Thursday, January 29, 2009

parole parole parole

Changeling'in kelime anlamı küçükken bebek değiştirilmesi imiş. Dile bak. Bunun için ayrı bir kelimeleri var. Ayrıca aptal insan da demekmiş. Bu da ilginç tabi.

Seven Nation Army var ya, bana nedense her zaman 7 kısım tekmili birden demekmiş gibi geliyor. Evet evet 32 ben de biliyorum.

Figen diyince aklıma salyangoz geliyor. 5 yaşımdan beri. Anaokulu öğretmenimin adı Figen'di. Salyangoz kelimesini ondan öğrenmiş olmalıyım. Kadın duysa amma şaşırır birine 20 senedir salyongozu hatırlattığını.

Parola, İtalyanca'da kelime anlamına geliyor. Yani öyle Türkçe'deki gibi gizli giriş kodu manasında değil. Parole de, parolanın çoğulu. Ben senelerce bir zamanın tüm yabancı şarkılarını arakladığımızdan bihaber, parolenin palavra demek olduğunu sandım.

Tuesday, January 27, 2009

Ayşegül tatilde!

Ayşegül ani bir kararla vatana dönüyor kısa bir süreliğine de olsa! Çok mutluyum. Onu öyle çok özledim ki..

Ne kadar sık konuşsak da aslında hiçbir zaman yanyanaymış gibi olmuyor uzaktayken. Konuşacak o kadar çok şey var ki. Hep ufak tefek, gündelik şeyler ama sabah olan olayı akşam anlatırsan öyle olmuyor, o an anlatmak gerekiyor. Alakasız bir yerden eve dönerken arayıp da hadi halk bişeyler yapalım diyebilmenin lüksünü özlüyorum. Plan program yapmadan hadi demeyi özlüyorum, sanırım en çok da Ayşegül'e şaşırmayı özlüyorum. Çünkü bir insan ancak bu kadar farklı olabilir! Tanımadan anlaşılmayacak bir insandır kendisi, hatta tanıyarak da anlamak çok kesin değil :) Bizim cuk diye oturan bir tarafımız var, ama orası neresi kimse bilmiyor :)

Biraz önce birbirimize yazdığımız yıllık yazılarına baktım, buraya bir kısmını koysam mı dedim, her baktığımda aptal aptal üzülürüm diye koymadım. Hayat insanı gerçekten farklı yerlere savuruyor, biz seçimler yapıyoruz sonuçlarını tahmin etmeden. Okuldan sonra neye uğradığını şaşırıyor insan seçimler silsilesi sonucu. Ama sanki korumaya çalıştıklarımızı kendimize yakın tutabiliyoruz bir şekilde. Mesafeler filan hikaye olabiliyor. Ne güzel ne güzel.

Ayşegül geliyor. Lalalala.



p.s: Babam yanımdan geçerken çiçeklerin fotoğrafını görmüş olacak ki, çiçekleri benim aldığımı da yazarsın heralde, dedi. Efendim çiçekleri babam aldı, kışın ortasında canlı renkleriyle uyum içindeki vazolarıyla bizimle dalga geçer gibi duruyorlar salonun ortasında :)


Sunday, January 25, 2009

yılın buluşu etc.

1. Havai fişekler patlasın, bando kutlama marşına başlasın, konfetiler yağsın! Mükemmel cheesecake'e ulaşmış bulunuyorum. Vatana millete hayırlı olsun. Şu an tarifi yazmaya çok üşeniyorum ama bir ara kesin yazacağım. Labne, Pınar beyaz ve yoğurt var içinde, bunu söyleyeyim şimdilik. Normalde sadece labne kullanıyordum, üçünü karıştırınca harika oluyormuş.

2. Lost tekrar başladı. Bir proje kendini anca bu kadar mahvedebilir. Heves bırakmadılar ya. Bitir başlat, yeterince kafa karışıklığı yokmuş gibi hala karıştır dur, zamanmış şuymuş buymuş. Madem bu kadar beklettiniz, bari avunacak birkaç şey verin, bir süre idare edelim. O neydi bu neydi, bu kimdi diyerek seyrettik, yine bir halt anlamadık. Neyse ki bu duruma bir süre önce alışmıştık! Birkaç küçük detay sayesinde seyretmeye devam :)) Altyazı çok yaratıcıydı bu sefer ama. "Hay ebenin örekesi" dedi Sawyer mesela. Şaka yapmıyorum!!

3. Güz Sancısı'nı tavsiye ederim. Beren Saat'i eleştiren çok ama ben beğeniyorum oyunculuğunu. Filmde de beğendim, rolüne cuk diye oturduğunu düşündüm. Onu, Okan Yalabık'la tekrar aynı işin içinde görmek nostaljik bir keyif veriyor. Okan Yalabık ise bu jenerasyonun en başarılı erkek oyuncusu ödülünü hak ediyor bence. Belçim Erdoğan'a neden bir türlü ısınamadığımı ise bilmiyorum. Filmin sonunda gördüğümüz gerçek fotoğraflar ve dinlediğimiz şarkı bende film kadar iz bıraktı.

4. Nada - Ma che freddo fa günün şarkısı olsun. Ve Cumartesi gecesi Hoks'ta hafif alkol etkisindeyken Kurtuluş'un iteklemesiyle konuştuğum İtalyan kızlara gitsin :)) Kim İtalya'dan kalkıp tatil yapmaya Ankara'ya gelir ki? :)

Hava sıfının üzerinde seyrediyor, yaşasın. Kışı yarıladık sayılır, ha gayret!

Friday, January 23, 2009

anne naaaptınnnn :)

ve Doruk şu an sınavda. Umarım her şey yolunda gidiyordur..


Yağ mantısını bilir misiniz? Bilmelisiniz!

Annem mutfakla pek alakası olmayan bir insan olmasına rağmen, yaptığı şeylerin hepsini süper yapmayı başarıyor. Daha önce bahsettiğim gibi, ben mutfağa girip 5 saatte 25 adet kurabiye yaparım, annem 2 saatte 20 kişilik misafire şölen hazırlar. Bir yandan da benimle de dalga geçer.

Dün durup dururken "Ben yağ mantısı yapacağım!" dedi. (Pek sık yaşadığımız olaylar değildir bunlar. Ben sürekli mutfakta bir şeylerle uğraştığım, uğraşmayı düşündüğüm ve ortalığı dağıttığım ve babam da sürekli yemek hakkında konuştuğu için sanırım kadıncağız mutfaktan soğudu bizim yüzümüzden.) Yağ mantısı son icraatı oldu. Bir kısmıyla ben de meşgul olduğum için karar verdim ki, yağ mantısı bulaşılacak iş değil. Bana hamurunu yapmak, mayalamak çok çok zor geldi. Açması zor, kıvamını tutturmak zor, kapatması bile zor. Ama zor olan her şey gibi inanılmaz lezzetli. Sarımsaklı yoğurt, kırmızıbiber sosu ve nane ile yeme de yanında yat. Oturup 6 tane dev mantı yediğim için yerimden kıpırdamam biraz imkansız sanırım. Ama hala gözüm mutfaktaki mantı kabında. Yağ mantısı bizim evde 10 yılda bir filan piştiği için mümkün olduğunca çok yenmeli, depolanmalı!

Hamur ilk denemede başarılı olmadı. Maya ile ilgili bir problem vardı ve kabarmadı. O hamur boşa gitmesin diye annem şipşak çözüm üretti. Hamurun içine soğan ve patates koyup, fırına verdik. Daha sonra üzerine domates dilimleri ve fesleğen serpip 5 dakika daha fırınladık. (Domates sonradan aklıma geldi. Hamura gömülü mini mini cherry domatesler harika olurdu aslında taze fesleğenle.)

Böylece "patatesli bir kekimsi" elde ettik. Tadı da çok güzel oldu. Başarılı olmamış hamurlar için iyi bir çözüm.

Bu çok verimli günde bir de çilekli cheesecake yaptım ama şimdi dolapta uyuyor, yarına hazır olacak.. Umarım bu sefer o sihirli kıvamı yakalamışımdır!

Yarın akşam Selçuk'un askerden dönmesi şerefine rakı-balığa gidiyoruz. Yavrucum 15 kilo vermiş nerdeyse. 10 yaş küçülmüş. Beslensin, kilo alsın biraz tabii.

Wednesday, January 21, 2009

Lasciatemi Cantare!*

Herkesin farklı farklı yetenekleri var. Bazıları enstrüman çalmayı çok daha çabuk kıvırır, kimisi hiç ölçü kullanmadan harika yemekler yapar, kimi ise kafasından 4 haneli sayıları çarpar. Benim yeteneğim ise Fransızca, İspanyolca, Almanca olsun fark etmez, hiç bilmediğim dillerdeki şarkıları hiçbir şey anlamadan söyleyebilmektir. Elbette uydurarak ama neredeyse birebir. 2-3 kere dinledikten sonra şarkının büyük kısmına hakim olurum ve sanki dili biliyormuşçasına söylerim. (Günlük hayatta ne kadar çok işime yaradığını tahmin ediyorsunuzdur!)

Bu sıralar Belle Perez - Hijo de la luna konusunda çok başarılıyım (ayrıca biraz önce süper dandik bir klibi olduğunu da görmüş oldum). Gerçi gerek İspanyolca ile İtalyancanın benzerliği, gerek bir kur sürmüş İspanyolca maceram sayesinde bazen kendi başına bir kelime, ya da tesadüfen bir cümle bile çıkardığım oluyor. İşin ilginç yanı, sonradan açıp bakıyorum tek tek şarkı sözlerine ve şarkının ne demek istediğini mutlaka öğreniyorum. Ama önceden asla! Zaten ezberlemiş oluyorum şarkıyı anlamını öğrendiğimde :) La llorona ve Piensa en mi de favorilerim. Chavela Vargas her zaman iyi gider, anlamışız anlamamışız ne fark eder! Yine de Lasciatemi Cantare (a.k.a Laşantamikantare) söyleyen Gülben Ergen'den pek de farklı değilim. Ki ona da ne anladın desen pek bir şey diyemez muhtemelen.

Oldukça başarılı şekilde icra ettiğim bir diğer eser de çok sevdiğim Everything is Illuminated filminin soundtrackinden Sunflowers'dır. Ki bu şarkı benim yeteneklerimi gerçekten zorlar; çünkü Ukraynacadır. Yine de merak etmeyin, söylemeyi başarıyorum! Bilirsiniz ki Kill Bill'de O-ren Ishi'nin kafasının yarısı uçtuktan sonra çalan çok güzel bir Japonca şarkı vardır. Meiko Kaji - The Flower of Carnage. Bilin bakalım bu şarkıyı kim söyleyebiliyor? :) Ama hayır, bu şarkının neden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yok!

Bu çok önemli postumu aklıma daha fazla lüzumsuz şarkı gelmeden tamamlamak istiyorum. Yarın sabah ah şunu da yazsaydım diyeceğim muhtemelen arabada tuhaf tuhaf söylediğim bir şarkı için :))

Bir gün Shirley Manson, Emiliana Torrini ya da Josh Groban gibi şarkı söyleme konusunda sınırsız hayaller kurmak serbest. Ya da Emilie Simon, Isobel Campbell, Tori Amos.. Tamam, tamam sustum. Böyle gider bu.

*italyanca. bırakın şarkı söyliyim.

Sunday, January 18, 2009

Ben bugün hayatımda ilk defa yeni doğmuş bir bebek gördüm. Tuğçe ile Evren'in bebekleri Özgü idi bu. Hani bir süre önce nişanlandıklarını yazdığım arkadaşlarım.. Gerçekten o kadar küçük ki, insan korkuyor. Bir de bugün şunu gördüm ki, kadın ve erkeklerin bebeklere karşı yaklaşımı çok farklı. Ben bebek karşısında tanrının son model mucizesini görmüş olduğum için gözyaşlarımı tutmakta zorlanırken, Baran ve Togan arkadaşlarım olayı mantık çerçevesinde karşılamayı bildiler! Tanrım, bebeğin burnunun küçüklüğü gözümün önünden gitmiyor! Tuğçe pek ağlayacak gibi görünmüyordu ama ben kenimi tebrik ediyorum ağlamadan atlattığım için!!

Fotoğraftakiler de benim bitanecik kızım Masti!! Bu isim de mini mini Ece'den çıktı. Maksi diyemediği için Masti diyordu küçükken, artık biz de öyle diyoruz! Masti'nin kendisine köpek diyip geçmiyoruz, 18 yaşını devirmiş, 19 yaşından gün alan bir yaratıktır kendisi; rekor üstüne rekor kırıyoruz yani. Hala hayattaki en büyük tutkusu yemektir (Aaa!) ve laptop tuşlarına basmayı çok sever. En büyük aşkı yandaki fotoğrafta göründüğü gibi babamdır. Laptopla babamın arasındaki küçük boşluk ise evdeki favori mekandır!

Şu an Selby, O'Sullivan'ı yeniyormuş. Bizim için (ev halkı olarak O'Sullivan sevenler olarak söylüyorum) bu büyük bir olaydır ve ben kardeşimi bu büyük olaya şahitlik etmek için odasından çağırmak durumundayım. Size iyi gecelerr!

Friday, January 16, 2009

A Sorta Fairytale

Patates püresi aslında sadece patates püresi değildir. Kendisine hak ettiği değeri veriniz. Oldukça renklendirebilirsiniz püreyi küçük değişikliklerle. Benimkinin içinde fesleğen var. Fesleğen hayatımın merkezinde yaşıyor! Mümkün olan her şeye katmaya çalışıyorum çünkü tadına bayılıyorum. Çok kolay püre tarifi: (En güzel neyin yanında gidiyor? Kadınbudu köfteee!)

5 adet patates
1 1/4 bardak süt
2 yemek kaşığı kadar tereyağı (zeytinyağı koymayın rica ediciim, tereyağı ile çok daha güzel oluyor, bu kadarcıktan bişey olmaz!)
1 demet feslegen ya da 1 avuç kadar kuru fesleğen
Tuz
İsteğe bağlı karabiber ya da varsa beyazbiber

Kabuklarını soyduğunuz patatesleri üzerini geçecek kadar tuzlu suda yumuşayana kadar haşlayın.
Haşlandıktan sonra patateslerin suyunu süzüp tencerede parçalayın (masher varsa onunla daha güzel olur, bende yok)
Üzerine tereyağını ekleyip, yağ eriyene kadar karıştırın. Tuzunu da ekleyin.
Üzerine sütü de ekleyip, iyice karıştırdıkta sonra mikser yardımıyla püre haline getirin.
(Önemli püf noktası : Patatesler sıcaksa sıcak süt, soğuksa soğuk süt kullanıyoruz.)
İnce ince doğranmış fesleğenleri ya da kuru fesleğenleri de ekleyip son bir kez karıştırıyoruz.
Püre hazıııır!


Tığ projem ilerliyor. Şu an yandaki karelerden 20 adet yapmış bulunuyorum. Sanırım 200-250 tane olunca battaniye olacak. Bir kareyi yapmak yaklaşık yarım saat sürüyor. Bu hesapla önümüzdeki 3 yıl içinde battaniyemiz hazır olur! Yapmak çok zevkli aslında. Ama annem de tığ yapmayı bilmediği için tek başıma mücadele ediyorum :) Eserimi devamlı yere yayıp yayıp, seyrediyorum.. Hayrına yardım etmek isteyen varsa yün gönderebilirim!!

Sevgili Tijen İnaltong'un yeni kitabı "Mutfaktaki Yaban /Anadolu'nun Yenen Otları"nda bir fotoğrafım yer alıyor. Kitabı bana gönderme inceliğini gösterdiği için kendisine bir de buradan çok teşekkür ederim! Rengarenk ve çok faydalı bu kitaba bayıldım. Pek aşina olmadığımız otları keşfedip, yeni tatlarla karşılaşmak için harika bir kaynak! :)

Tuesday, January 13, 2009

deneme 1-2

Bu blog benim yazma alışkanlıklarımı değiştirdi. Ben eskiden, 95'ten beri tuttuğum o deftere denemeler yazıyordum. Şöyle ki, aşağı yukarı bir sayfa boyutunda herhangi bir konu üzerine yazılar.. O denemelerde o kadar çok soru cümlesi vardır ki, bunu fark edince bu yazı bir şey söylemiyor, sadece soru soruyor diyebilirsiniz. Öyle değil. Neyse, bahsetmeye çalıştığım şey, aynı konu üzerinde bir yerden girip bir yerden çıkabiliyormuşum. Aslında sadece bunu yapıyormuşum. Artık bunu yapamaz oldum. Gerçi elime kağıt kalem alınca yine oluyor ama burada olmuyor. Pek sık almam elime o defteri. Yılda bir. Bana raftan bağırınca.

O deftere bakınca bazı yazdıklarım bana inanılmaz komik geliyor; özellikle de aşk hakkında yazdıklarım. Bir zamanlar oldukça arabesk bir insanmışım ben. Her şeyi bildiğimi sanıyormuşum. Hatırlıyorum da gerçekten öyle sanıyordum. Bildiğimi sandığım şeyler pek işime yaramamış olacak ki, şu an kendimi bir bilgeden daha çok bir balık gibi hissediyorum :) Tahmin edersiniz ki, on sene önce yazdıklarımın bana komik gelmesi, o defterin benim için dünyanın en büyük hazinelerine eşdeğer olması gerçeğini değiştirmiyor.

Genel olarak mutsuzken daha çok yazabildiğim bir gerçek(ti). O yüzden o defterdeki yazıların çoğu karanlık. "Tüm dünyadan nefret ediyorum" tınısında değil ama genel bir karamsarlık ve yorulmuşluk hali var. Neden yorulmuşum o yaşta o kadar şimdi bilmiyorum; ama o yazıları tüm samimiyetimle yazdığımı hatırlamama dayanarak, gerçekten yorulmuş olduğuma kanaat getiriyorum. Bir de 99'da doğumgünümde yazdığım bir yazı var. Onu atlarım hep o deftere göz gezdirirken. Gerçekten o kadar keyifsiz oldum mu hiç diye düşünmeme yol açar. Ben lise iki ve lise son boyunca bir aydınlanma dönemi yaşadım -Bakın nasıl da aydınlanmışım!- ve bu dönem oldukça sancılı geçti. Öyle intihara teşebbüs filan etmedim ama kendini tanıma, hayatta ne istediğini bulma konusunda ciddi hesaplaşmalar yaşadım kendimle. Önemli kararlar verdim. En önemli kişiler dışında çevrem değişti. O dönem aldığım yol, temelini oluştudu birçok şeyin. Onun üzerine koyuyorum artık ne koyuyorsam. Her şeyi bildiğimi düşünmeyi de o sırada bıraktım galiba. Rahatladım.

Ara ara yazıyorum o denemelerden artık. Daha çok yazabilmek isterdim. Burası daha çok cezbediyor beni sanki; her zaman kalemi ve kağıdı klavyeye tercih edecek olsam da.. Artık mutluyken daha çok yazıyorum ama sanki aynı şekilde değil. Blog kendi yolunu çizdi, ben müdahale etmedim belli bir çizgisi olması için. Sevgili günlük oldu. Zaman zaman aklımdan farklı formatta bir blog açma fikri geçti ama bölmek istemedim, tek bir büyük defterim olsun istedim. Burayı seviyorum. Beni hiç tanımadan okuduğunuz için de gerçekten teşekkür ederim(bühühühü-ciddiyim ben!). Bloga başlarken hiç aklıma gelmezdi bile birilerinin beni okuyacağı. Çünkü inanmazsınız ama ben öyle çok da dışa dönük, girişken bir kişi değilim. O defterdeki yazıları on küsür senedir tek bir kişi bile görmedi, okumadı. Ve öyle kalsın istiyorum.

Monday, January 12, 2009

elişi blogu

Baran'ın doğumgünü şenliklerle kutlandı. (Aralık ve Ocak aylarında ne çok doğumgünü var! 9 ay geriye gidersek bahara mı denk geliyoruz?) Uzun süredir göremediğim okul arkadaşlarımı görmek için de bir fırsat oldu bu, uzun zamandır yenmemiş burritolara geri dönüş için de.. Doğurmasına 10 gün kalmış olan Tuğçe'nin de katılımıyla gece çok renklendi. Şayet, zaten incecik olan Tuğçe hamileliğinin 9. ayında sadece 8 kilo almış durumda (normal halinde de o kadar alsa kilolu olmayacaktı) ve karnı haricinde vücudunun hiçbir yerinden belli olmuyor bu durum. Gerçekten plastik top yutmuş gibi, ya da küçükken zevzevklik olsun diye kazağımızın içine soktuğumuz top görüntüsü gibi.. Masada onunla ilk kez tanışanlar aradan geçen uzun zaman sonra hamile olduğunu (ve daha doğrusu doğurmak üzere olduğunu!) öğrendiler ve tabii ki buna şok oldular. Bu durumları seyretmek çok komik. Tuğçe oldukça problemsiz bir hamilelik geçirdiğini söyledi. Umarım son ana kadar öyle devam eder.

Tığ işini öğrenmiş bulunuyorum. Şu ana kadar 10 adet yaptım yandaki küçük karelerden. Sanırım yüz milyon tane daha yaparsam battaniye olacak! (Foto flickr'dan "granny square" diye aratınca çıkan sonuçlardan.) Benimkinin renkleri birebir bu şekilde değil ama yine de 11 renk kullanarak yapıyorum. Ortaya rengarenk bir şey çıkmasını umuyorum. Umarım sonucu görmeye ömrüm vefa edecek!

Vicky Cristina Barcelona'yı çok sevdim. Woody Allen'ın muhteşem diyaloglarını, bir de Penelope Cruz'un pejmürde halini görmeyi özlemişim.. Konuyu ve oyuncu seçimlerini çok beğendiğimi söylemeliyim. Scarlett Johansson'a tahammül etmek çok da zor olmadı yani :) Film elbette bir komedi filmi değil ama benim en çok eğlendiğim filmlerden biri oldu bu. İnsanda şarap içme isteği uyandırıyor, bir de Barcelona'ya gitme isteği! :) Vicky Cristina Barcelona belki Woody Allen filmografisinde en çok akılda kalan filmlerden biri olmayacak ama yine de kesinlikle izlemeye değer. Filmden çıktıktan sonra da yarım saat boyunca, nedense suratımdaki sapşal gülümsemeyi silemedim. Giulia y Los Tellarini - Barcelona ise arşivimizdeki nadide yerini alıyor.

Pazar günü kızlarla ev toplanması yaptık. Gizem de sonunda bana geçen doğumgünümde aldığı waffle makinesinin ürünlerinden tadabildi. Farklı bir tarifle yaptım, yine çok güzel oldu, napalım işte her türlü güzel oluyor :) Onların yanında da yukarıdaki projem üzerinde çalıştığım için biraz dalga konusu oldum ama yabancı değiller, idare ediyoruz işte :)

Thursday, January 08, 2009

impazzire

Bence hepimiz delireceğiz yakında bu ülkede. Ve bu konuda ne yapmak gerek bilmiyorum. O yüzden bence hepimiz kendimizi Veronika Ölmek İstiyor'da seneler önce okuduğumda bana çok mantıklı geldiği üzere gönüllüce bir akıl hastanesine bırakabiliriz. Orda canımızın istediği gibi saçmalayabiliriz ve kimse bunu tuhaf bulmaz.

Dün akşam küçüklüğümden beri ilk kez operaya gittim. Cosi Fan Tutte. Salona varınca 3 saat süreceğini öğrenmemiz bende hafif paniğe yol açtıysa da başladıktan sonra nasıl bittiğini anlamadım. Hem çok beğendim, hem de çok eğlendim. Tüm operalarda yapılıyor mu bilmiyorum ama operanın tamamı İtalyanca olduğu için projektöre Türkçe sözler yansıtılmıştı. Üst yazılı opera yani :) Bu yüzden takip etmek de çok kolaydı. Eğer projektör olmazsa nasıl anlaşılıyor olan biten ona akıl erdiremedim. İtalyanca anlamak yeterli değil ben size söylemiş olayım :)

Bir de oradayken vatani görevini yapmakta olan Selçuk'un anne ve babasını görünce, kendisine mesaj atıp, etrafındaki herkes bu kadar sanatsal aktivite içindeyken nasıl böyle kazma olabildiğini sordum. Kahkaha dolu bir mesaj aldım :)

Vicky Cristina Barcelona'yı büyük merakla bekliyorum. Elimdeki kopyayı filmi sinemada izleyebilmek için beklettiğim için kendimi çok tebrik ediyorum. Woody Allen'ı her zaman çok sevmiş biriyim. Javier Bardem'e karşı ibadete yakın hisler besliyorum, her ne kadar Penelope Cruz'u İspanyolca oynarken daha çok beğensem de, yine de çok seviyorum, ayrıca taş gibi buluyorum! Barcelona ise kalbimde bir yaradır. Eh, haliyle benim için bu kadar çok çekici unsur barındıran filmde hiç yetenekli bulmadığım (ve koca kafalı, dar omuzlu, insanların neresini beğendiğini anlayamadığım) Scarlett Johansson'a da (amma bindirdim, neyse) göz yumacağız artık. Ah Javier, Penelope varken sen git Scarlett'le, tövbe tövbe. Eh Penelope peki ben sana ne diyeyim, sen de git... Tamam tamam sustum. Sabırsızlanıyorum.

Ve yarın çok mutlu bir olay daha var: piinat hanımla buluşacağız ikinci kez!

Herkese iyi bir haftasonu diliyorum şimdiden ve aklına mukayet olma gücü.. Olmazsa da hep beraber akıl hastanesine gideriz, boşverin.

Tuesday, January 06, 2009

Telaşlı Kovboy


İddia ediyorum ki bu topraklarda yaşayan en yaratıcı beyin Ayşe Tüter. Geçenlerde Vatan gazetesinin verdiği Kış Yemekleri ekini karıştırırken her ayrı sayfadaki yemek isimleri beni benden aldı. İnanmazsan resme tıkla ve büyüt. Ayşe Tüter'in yaratıcı zekası önünde eğiliyorum ve hayatı boyunca yaptığı yemeklere isim uydurmak zorunda kalan bir insanın bizimle gizli gizli (Kış yemeği de neymiş! Yap kerevizini güzel güzel. Neden macera peşindesin? dercesine) dalga geçtiği ve intikamını böyle aldığı hissine kapılıyorum. Kolaysa sen bul her gün 10 ayrı yemeğe isim. Di mi ama?

Sunday, January 04, 2009

2009'un ilk yazısı

2009'a son bir senedir evimize dönüşen Hoks'ta girdik. Yılbaşı benim için çok mühim bir olay değildir ve çooook eğlenme beklentisinde olmam genelde. Tek anladığım da tombalada 3 milyon kazanmaktır. Bu benim ideal yılbaşım için yeterlidir! Bu yüzden de aslında arkadaşlarla beraber evde olmak daha cazip gelir bana. Ama bu seneki kutlamamız fikrimi değiştirdi. Çok çok eğlendik. Sofra harikaydı. Müzik harikaydı. Saatlerce dans ettik. (Nevra bile sürekli dans etti ki bu alışılageldik bir durum değildir!) Baran'ın çok ilginç dans figürleri, eski 45likler ve maskelerimizle 2009'a çok eğlenerek girdik.. Bir süre sonra ayakkabılarımı çıkardım, ayaklarımın altı simsiyah oldu :) Ayrıca şunu deneme yanılma yöntemiyle görmüş olduk ki zatürre olmak çok da kolay bir şey değilmiş. Naylon çoraplardan nefret eden bir insan olarak elbisemi çorap giymeden burnu açık ayakkabılarımla tamamlamayı ve -10 derecede o şekilde dışarı çıkmayı başardım. Evden çıkarken kendimi deli sanmama sebep olan bu davranış gecenin sonunda beni çok da etkilemedi :) Gecenin ilerleyen saatlerinde de mercimek çorbası, sandviç ve profiterol (sanırım bugüne kadar yediklerimin en iyisiydi) yedik. Umuyorum ki senenin geri kalanı da güzel geçecek. Test edelim bakalım gerçekten de seneye güzel girince devamı da öyle geliyor muymuş?

Geç saatlerde çorapsız halimi hiç takmamama sebep olan faktörler sabah kalktığımda midem ve başım üzerinde de farklı etkiler gösterdi. En yakın arkadaşım yandaki maskeli tipler değil apranax fort :) Yarım saatte hayatımı kurtardı. O son kadehi içmeyecektim sendromu. O kocaman fanustan pipetle içtiğimiz pembe renkli şey yüzünden oldu, biliyorum :)

Yeni yıl kararlarım yok. Hayallerim var. Tüm sevdiklerimi yanımda istiyorum. Daha heyecanlı ve umutlu olmak istiyorum hayata karşı (nasıl olacak bilmiyorum durum böyleyken ama..). Odamın daha az dağılmasını ve ne giyeceğime daha çabuk karar verebilmek istiyorum. Film izlemeye ve kitap okumaya daha çok vakit ayırabilmek ve aklımı başımdan alan şeylerle karşılaşmak istiyorum. Pilates'e başlamayı ve bunun bel, sırt ve boynumda başlamış olan garip ağrılara iyi gelmesini umuyorum. Bir de aptal takıntımdan tamamen kurtulmak istiyorum. Biraz daha sağlam durabilmek istiyorum, daha çok güvende hissetmek istiyorum kendimi, biraz daha somut sonuç görmek istiyorum..

1 Ocak gününün öğleden sonraki kısmını televizyon karşısında üzüntü,kızgınlık ve hırs içinde ağlayarak geçirmiş olabilirim. Ama benim hala umudum var. Ertesi gün hakkında fikir yürütemedeğimiz bir ülkede yaşarken umut kavramı daha bir anlam kazanıyor.