Thursday, February 26, 2009

tak etti canıma bu maskeli balo.

Sevgili günlük ve okuyucu,

Bugün yarım saat loto sırası bekledik ama loto bu hafta tekrar devretti. Bir sonraki sefer kuponları yatırmayı son saate bırakmıyoruz. Gerçi herkesin kafasında görünmez hayal baloncukları varken sırada beklemek hoşuma gitti. Ben kupon yatırırken, ikramiye yüzde yüz bana çıkacakmış gibi hissediyorum. Sanırım çok hayalperest ve saftirik bir insanım. Şansımın milyonda bir olduğunu bilerek nasıl böyle hissediyorum inan bilmiyorum.

Önümüzdeki Çarşamba akşamı kostüm partisi /doğumgününe gideceğim. En son ilkokuldaki yerli malları haftasında ayva olmuş olabilirim. Kostüm tecrübem bu. Şimdi de ne olacağım hakkında en ufak bir fikrim yok. Aslında e-bay'de harika Amy Winehouse perukları var ama Türkiye'de bulamadım ben. Amerika'dan da peruk getirtecek halim yok elbette. Amy Winehouse saçını kuaförde yaptırmak da mümkün ama galiba benim pırasa saçlarım o topuzu daha eve varamadan kafamın sağına ya da soluna sarkıtıverir. Şu an kartonlardan bişey yapma planımız var Dorukla, belki o olur. Mühendislik bilgimi bu konuda sınayacağım! Gitti gidiyor'da kostüm konusunda fazla bir şey yok (Tanrım ne önemli sorunlarım var! Aylardır yaptığım tek alışverişi de gitti gidiyor'dan gerçekleştirdim. Bu konuda yok olmaya yaklaşan heves limitim beni mutlu ediyor. Yine de ısmarladığım elbisenin Efe ve Didem'in düğününe giymeye uygun olup olmadığına emin değilim, buna düğün eksperi Nevra karar verecek). Neyse, gitti gidiyor'a kostüm yazınca genel olarak fantazik ve benim gideceğim yerde giyilemeyecek şeyler çıkıyor. Hemşire olmak kostüm partisi için iyi fikir olabilir ama gitti gidiyor'daki hemşirelerden değil elbette! Ki bu kostümlere yapılmış teklif sayısı hiç de az değil, ben baya şaşırdım. Arı Maya'yı fantazi malzemesi yapan zihniyete de bravo diyorum, yaratıcılığını tebrik ediyorum. "Benim yaratıcılığım bunları aşar da geçer, usturuplu bir yere de giyilebilir kostüm fikrim var" diyorsanız, durduğunuz kabahat. Blogu oku oku nereye kadar, interaktif özelliğinden, etinden sütünden faydalanalım biraz da, di mi çok sevgili okuyucular?

Ben bu hafta nasıl geçti anlamadım. Güzel bir haftasonunu hak ettim sanırım. Yemek kursunda beğendili kebap yapacağız. Sanırım bu sefer gerçekten başım göğe erecek. Resimdeki de bahsettiğim haşhaş tatlısı.

Bilgisayarım bozuldu. Yakın zamanda yine bana esmer günler düşecek.

Sevgilerimle,

Ayşe.

Tuesday, February 24, 2009

eureka!





Ben de diyorum kime benzetiyorum kime benzetiyorum :)


*


*


*


*


*


İşte:

*

Javier Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ol!

Monday, February 23, 2009

fantastico.stupido.

Geçtiğimiz günlerde, biri okuldan çok sevdiğim ama artık pek görüşemediğim bir arkadaşım, biri de yemek kursumdaki şeflerimden teki olmak üzere iki kişi bana blogumu okuduklarını söylediler. Bu durumlarda sanki suçüstü yakalanmış gibi hissedip, davranmaya ne zaman son vereceğim merak ediyorum. Kızarıp bozarıp, "hımm evet var öyle bişeyler" derken kendime ben de şaşırıyorum.


Süper bir şey oldu! Ayşegül tekrar Ankara'ya taşınıyor! Galiba bir şeyi yeterince istersem oluyor tezim bir kez daha ispatlandı. Ortada hiç ihtimali yokken, severek yapacağını düşündüğüm bir iş için geri dönüyor. Havalara uçuyorum. Birlikte yapacağımız şeyleri konuşa konuşa bitiremiyoruz :) Bir sonraki hedefim kendi hayatım üzerinde bir şeyler isteyip, onları gerçekleştirmek olacak! Maden bu kadar işliyor, haydi benim için de işe yara!

Geçen hafta cümbür cemaat bowling oynamaya gittik. Bu kadar eğlenceli olacağını bilmiyordum. Artık daha çok oynamak istiyorum! Ben hayatımda en son 5 sene önce, da hayatımın 3.oyunu olarak bowling oynadığım için dağlara taşlara fırlattığım toplarla herkesi çok güldüreceğimi düşünürken 7 kişilik grupta ikinci oldum. Ve devamlı strike yaparak sinir bozan Baran'ı takip ederek. Ömrü hayatımda yapabildiğim bir spor buldum, bu konuda kariyer yapmayı düşünüyorum. Gerçi bilmiyorum bira içerek oynayınca da spor sayılır mı? Kol kası yaparım en azından. Spor müsabakalarında (aslında bowing'in spor olduğundan bile şüpheliyim ama bilardo sporsa bu da spordur herhalde) böyle başarılar elde etmem pek sık rastlanan bir durum olmadığı için anı ölümsüzleştirmek farz oldu.

İf! bu hafta Ankara'ya da uğruyor. İstanbul'daki kadar kapsamlı olmasa da buna da şükür diyoruz. Sanki geçen seneki programı daha çok sevmiştim ama seyretmeden karamsar olmamak gerek. Nevra'yla geçen sene ne göreceğimizi tahmin edemeden gittiğimiz ve kendimizi kahkakalarla dışarı zor attığımız sado-mazo şaheseri gibi bir macera yaşar mıyız bilmiyorum ama bu sene Nevra'nın benim seçtiğim filmlere daha temkinli yaklaşacağı kesin!

Oh God it is Monday. Dün haşhaş tatlısı yaptım. Kocaman sarı bir kiviye benziyor ve tadı çok güzel ve yapması da kolay.

Tuesday, February 17, 2009

spritz*

Şimdi Venedik'te karnaval zamanı. Hava soğuk; ama kimsenin umrunda değil çünkü her yer rengarenk. Binlerce maske, binlerce gösterişli kostüm size gerçek dünyada olup olmadığınızı sorgulatıyor. Zaten anca bir masala ev sahipliği yapabilecek, gündelik yaşam için fazla güzel, fazla gerçekdışı bir şehire saygı gösterisi yapılıyor adeta. Ve ben burada, sular şehrinden binlerce kilometre uzakta, evimdeyim..

Hayatımın renklerini hep ben yaratıyorum sanki. Ben uğraşmasam sanki her şey gri. Zaten burası Ankara, yani her şey gri. Ondan belki bu blog böyle rengarenk, o yüzden yıldız şekilli silikon kalıplarım rengarenk, o yüzden tırnaklarım kırmızı. Çünkü ben eğer sıkılırsam, çok sıkılıyorum. Kendimi oyalamak zorundayım. Hep yeni bir şeyler bulmak zorundayım. Ben bırakırsam duracak hayat çünkü. O kadar belli ki. Sanki öyle durgun durgun yaşarım hayatımın sonuna dek ve kimse fark etmez, kimse rahatsız olmaz. Ama ben olurum..

Keyfim yerindeyse mutfağa girerim, keyfim yerinde değilse önceden yaptıklarımı seyrederim. Panna Cotta yaparım. Dibine haşhaş tohumları, damla çikolata serperim. Panna Cotta İtalya'ya tribute olsun. Pişmiş Krema manasına gelir ama bu basit isme aldanmamanız gerek. Heryer tarifle dolu, bulun yapın bir yerlerden, bugün yazamayacağım, halim yok. Ama mutlaka haşhaş, mutlaka damla çikolata, mutlaka file badem kapların dibine. Bir de toz jelatin değil, illa yaprak. Dolapta bekledikten sonra da ters çevirip çıkarırsınız, şekilli panna cotta'larınız olur. Parmaklarınızı da beraber yersiniz.

Kontrol delisi değilim ama biraz bişeyler de benim kontrolümde olsun artık. Böyle düşünürken bir yandan vicdan azabı çekmekten de sıkıldım. Evet çok şükür, evet. Ama hiçbir şey dilemeden devamlı elimizdekilere şükrederek, o aptal döngünün içinde kendimizi kandırıp hamster gibi hababam tekerlek çevirerek yaşanır mı?

Ve umarım bu yazdıklarımdan tek derdimin kalkıp da Venedik'e gidememek olduğu anlaşılmamıştır.
*
*
*
*
*
*
*
*
*

Ben keyfimi düzeltene kadar siz de orada neler oluyor bir bakın isterseniz.





*Özellikle İtalya'nın kuzeyinde yaygın olan, içinde aperol olunca muzizevi bir hal alan şaraplı, sodalı, turuncu renkli içki. ah.

Sunday, February 15, 2009

And the Oscar goes to.. - Vol 2 (Filmler sayısı)

81. Oscar Ödülleri inceleme yazıma kaldığım yerden devam ediyorum. Daha önce oyunculara bakmıştık, şimdi sıra filmlerde.


En iyi yönetmen:
En iyi film ve en iyi yönetmen kategorileri dramatik sahnelere yol açacak, şimdiden belli. Daha önce söylediğim gibi, bu sene uzun süredir izlemediğimiz kadar heyecanlı bir törenle karşı karşıyayız. Slumdog Millionarie ile Danny Boyle adayların arasında pırıl pırıl parlıyor ama The Curious Case of Benjamin Button ile David Fincher da göz kırpıyor. David Fincher hak etmiyor değil ama Danny Boyle çok daha sağlam. Bu senenin kim alırsa alsın, hepsi hak ediyor kategorisi bu olsa gerek. The Reader, Frost/Nixon ve Milk yönetmenleri ile bu iki filmin yanında biraz sönük kalıyor olsalar da hepsi güzel filmler. Ben Oscar’ımı Danny Boyle’a verdim gitti.

En iyi film:
En iyi film adayları en iyi yönetmen adaylarıyla aynı. Bu dalda da favorim Slumdog Millionaire. İlginç hikayesi, rengarenk görüntüleri ve bildiğimiz Hollywood klişeleriyle uzaktan yakından alaka göstermemesiyle bu ödülü alarak emsal teşkil edebilir. Tamamı Hindistan’da geçtiği için ödülü almasından yana endişelerim var, malum film dediğin şeyin içinde Amerikan bişeyler olmalı. Eğer Slumdog Millionaire olmazsa, ödülün The Curious Case of Benjamin Button’a gideceği garanti. Bu ikisinden herhangi biri alabilir, benim gözüm arkada kalmayacak ama Slumdog Millionarie alamazsa hakkı da bir güzel yenmiş olacak. The Reader çok başarılı olmasına rağmen, yanlış zaman, yanlış yer seçiminden dolayı gümbürtüye gidiyor.

En iyi orijinal senaryo:
Wall-e bu sene en sevdiğim filmlerden biri oldu. 6 dalda adaylığı var, en iyi orijinal senaryo bunlardan biri. Hepsini bilemem ama en iyi animasyon ödülünü alacağı kesin. Nedense insanların sevdiği ve benim izlerken sıkıntıdan patladığım Happy-go-Lucky alabilir diye düşünüyorum. In Bruges’ün adaylığı beni çok şaşırttı, bu filmin bu kadar ses getirme sebeplerini anlayamıyorum. Frozen River alsın ödülü, gerçekten iyi bir film, törenden eli boş dönmesin. Zaten en iyi animasyon Wall-e için yeterli ve yerinde bir ödül olur.


Notlar:

- Üç Maymun da en iyi yabancı film dalında ilk beşe girmiş olsaydı, ne kadar heyecanlı ve anlamlı geçecekti bu tören. Hevesimiz kursağımızda kaldı, Altın Palmiye’yle yetinmek durumundayız. (Avrupa gibisi yok, işte bu yüzden). Bu dalda The Class ya da Waltz with Bashir (İsrail'in günah çıkartma filmi olup, aynı zamanda da bu kategoriye girmiş ilk animasyon filmdir.) ödül alır görünüyor.

- Senenin amiyane tabirle armut toplayanları Australia, Gran Torino ve The Dark Knight (imdb her zaman doğruyu söylemez!). Changeling de gidip anca sanat yönetimi ve sinematografi dalında aday olduğu için, Clint Eastwood bu işe en çok üzülen kişidir diye düşünüyorum.

- Frost/Nixon’a hiç ödül vermediğimin farkındayım, içimden gelmedi.

- Revolutionary Road'un önemli hiçbir dalda aday olmaması beni hayal kırıklığına uğrattı. Filmden hiç beklemediğim şekilde çok etkilendim, günlerdir de kafamı meşgul ediyor. Leonardo DiCaprio'nun en iyi erkek kategorisinde olmaması, filmin en iyi film kategorisinde olmaması kadar tuhaf. Kate Winslet en azından The Reader'daki kadar başarılı. "Scrambled or fried eggs" sahnesi kadar afallatıcı bir şeyi uzun süredir görmemiştim. Filmin hakkının yenmesini bir yana bırakalım, benim kalbimde nadide yerine yerleşti.

- Rebecca Hall ne zaman fark edilecek? Vicky Cristina Barcelona’dan sonra hala adı geçmiyor hiçbiryerde. Her zaman gölgesinde kalacağı birilerini bulup, onlarla aynı yapım içinde yar aldığı için kendisini tebrik ederim. Prestige’den sonra Vicky Cristina Barcelona’da tekrar Scarlett Johansson’la beraber izledik onu. Frost/Nixon’da da oldukça kayda değer bir rolü olmasına rağmen transparanlığını koruduğu için üzülmesin diye senenin umut vaad eden oyuncusu seçiyorum onu.



22 Şubat gecesi Kodak Theatre’dan canlı yayınlanacak tören, son yılların en renkli Oscar gecesi olacağa benziyor. Heyecanla bekliyoruz.

Thursday, February 12, 2009

And the Oscar goes to.. - Vol 1 (Oyuncular sayısı)

Bir Oscar yılı daha geçti gitti ve 81. Oscar töreni için çanlar çalmaya başladı. 22 Şubat gecesi her zamanki gibi Kodak Theatre'dan canlı yayınlanacak tören bu sene çok heyecanlı! Akademi, bağımsız filmleri çiğ çiğ yiyip, büyük bütçeli filmlerle Hollywood çığırtkanlığı yapmaya devam ediyor olsa da, sinema dünyasının büyüsüne kapılmış kimse Oscar’ların cazibesinden koruyamıyor kendini. Geçen sene en iyi orijinal senaryo dalında altın heykeli kapan Juno dışında yüreğimize su serpen başka bir ödül olmamıştı. Bir de Javier Bardem, aldığı ödülü fazlasıyla hak ediyor olsa da, zaferi ise belli ölçüde No Country for Old Men ve haliyle Coen kardeşlerle dayanmıştı.

Bu seneki filmler ve adaylar geçen seneye göre hem daha heyecan verici, hem de Hollywood tarzı yıldızlı hikayelere oldukça meyilli. Geceyi, filme sadece kostüm dalında bir adet adaylık getirmeyi becerebilmiş büyük hayal kırıklığı Australia’nın başrolü Hugh Jackman’ın sunacak olması ironik bir durum. Hem aynı sene büyük beklentiler yaratmış bir filmde oyna ve yere çakıl, hem de son iki senedir Ellen deGeneres ve Jon Stewart gibi bu işin ustası kişilerce sunulmuş bu törenden alnının akıyla çık. Cesaret işi, bu kararı için kendisini tebrik ediyorum.

Bu sene beşer onar adaylıkla gümbür gümbür gelen filmler var. Kırmızı halıdan flaşlar en çok bunlara patlıyor: The Curious Case of Benjamin Button, Milk, Slumdog Millionaire, Frost/Nixon ve The Reader. İlk iki film yüklü adaylıklarla senenin “Ben-Hur”ları.

Tahminlerimize başlayalım!!


En iyi erkek oyuncu:
En iddialı yapımlardan biri elbette 13 dalda adaylık kaparak Nirvana’ya ulaşmış The Curious Case of Benjamin Button. Bir insanda (bu kadar mı) her türlü olumlu özelliğin toplanabileceğinin kanıtı olan Brad Pitt, 13 yıl aradan sonra tekrar Oscar adayı (bkz. 12 maymun,1996). Hem de bu defa yardımcı değil en iyi erkek oyuncu olarak. Bu 13 yılda sadece dünyanın en eli yüzü düzgün kişilerinden biri olarak ün yapmakla kalmayıp, aynı zamanda da dikkat çekici yapımlarda önemli ve akılda kalıcı rollerin altından kalkmayı başaran Pitt, bu sene evdeki rengarenk ufaklıkların yanına bir de altından olanını katabilir, sürpriz olmaz. Filmin yönetmeni David Fincher ise, Seven ve Fight Club (Brad Pitt’in uğuru mu demeli?) gibi kült filmlere imza atıp, bu sene ilk defa adaylığa layık görülmüş sevdiğimiz bir kişi. Fincher ve Pitt bu sene bir elin nesi var, iki elin sesi var şeklindeki önemli deyişimizin canlı örneği olabilirler. Yine de Brad Pitt’in işinin çok da kolay olmadığını söylemeliyiz. 8 dalda Oscar adaylığı ile senenin bir diğer iddialı yapımı olan Milk’deki rolüyle Sean Penn var karşısında. Penn, kadrolu Oscar adayı. 2-3 senede bir mutlaka listede adı geçiyor ve 2003’teki Oscar kucaklaşmasından sonra dönüşü muhteşem olabilir. Milk, SanFransisco'lu eşcinsel politikacı Harvey Milk'in gerçek hikayesi ve hepimiz biliyoruz ki Amerika böyle şeyleri çok sever (no.1). Aynı dalın “yaşlı” adayları Richard Jenkins ve Frank Langella ise, içinde yer aldıkları yapımlar çok iyi olmasına rağmen gölgede kalıyorlar. Diğer aday Amerika’nın kötü çocuğu Mickey Rourke ise çok ses getiren (ama benim neden olduğunu anlayamadığım) The Wrestler ile bir nevi jübile yapabilir. Daha önceki ödüler silsilesi bunu gösteriyor. Zamanının büyük yakışıklısı, şimdinin botoxlu kaybedeni Mickey, ödüle herkesten yakın. Ben Brad Pitt’e gitmesinden yanayım ama ödül Mickey Rourke’a gidecek gibi hissediyorum.

En iyi yardımcı erkek oyuncu:
Amerika’nın hoşuna gidecek bir diğer olay da elbette ki intiharından beri konuşulduğu üzere, Heath Ledger’ın en iyi yardımcı oyuncu dalındaki Oscar’ı (yukarıdan biryerlerden) almasıdır. Joker rolünde onu ben de çok beğendim ama nedense bu Oscar’ın onun işine hiç yaramayacak olması fikri ile Oscar tarihine geçmiş bir oyunculuğun atlanmış olması fikri bende çarpışıyor. Ve hepimiz biliyoruz ki Amerika böyle şeyleri çok sever (no.2) ve Akademinin kararı büyük ihtimalle bu yönde olacak.

En iyi kadın oyuncu:
Kadın oyuncu adaylarına gelirsek, bu sene Kate Winslet’in The Reader’daki rolüyle pek rakibi yok gibi görünüyor. Ki gerek Kate, gerekse filmin bunu hak etmediğini söylersek çarpılabiliriz. Altın Küre ve Bafta’dan mütevellit kendisine bir de Oscar teslim edilecektir. Neredeyse en garanti ödül budur. Melissa Leo ve (artık ihtiyacı yok ki) Meryl Streep’in ödülü alacağını sanmıyorum (bence asıl hak eden o ama), Anna Hathaway’in Rachel Getting Married’deki performansı iyi ama gerçekçi olalım değil mi? Frozen River’da döktüren Melissa Leo'ya yazık oldu diye düşünüyorum, başka filmlerde darısı başına olsun. Ammavelakin beklenmedik şekilde Angelina Jolie sürpriz bir kararla ödülü kapabilir. “America’s Sweethearts” olarak Brad Pitt’le birlikte ödüllerini alabilirler ve hepimiz biliyoruz ki Amerika böyle şeyleri çok sever (no.3). Bu olursa, ben Akademi’nin saygınlığından ve objektifliğinden daha bir şüphe duyarım. Changeling güzel bir film (ama anca Clint Eastwood’un parmağı olan her şeyin olduğu kadar) ve Angeline Jolie de iyi (diyelim iyi olsun) bir oyuncu ama filmde öyle yerlere göklere sığdırılamayacak bir şey görmediğimi de söylemeliyim. Sadede gelirsek, benim ödülüm Meryl Streep’e gider, heykelcik Kate Winslet’e.

En iyi yardımcı kadın oyuncu:
Yardımcı kadın oyuncu roundu çok da heyecanlı geçmeyecek. Cümle alemin bildiği şekilde kalbim Penelope Cruz’dan yana (ki öncü depremler de bunu işaret ediyor) ama Doubt, iki aday birden yerleştirdiği bu kategoriden eli boş dönmeyebilir. Amy Adams, Doubt’ta muhteşem oyunculuğuyla adından söz ettirse de (kendisiyle tanışmak için Junebug’ı tavsiye ederim), Penelope canımız ciğerimizdir ve Maria Elena karakteri bir dişi olarak benim bile aklımı başımdan almayı becermiştir. Woody Allen’ın Penelope’ye hediyesi olsun bu heykelcik.

Efendim incelememizin ilk kısmı burada sona eriyor. İlk bölümde oyunculuk adaylarına baktık, ikincisinde de filmlere bakalım. Kırk yılda bir bütün filmleri, bütün adayları sevdim, bunun tadını çıkarmak gerek değil mi? :)

Biliyorum ki birçok filmi törenden önce sinemalarımızda görme şansımız olmayacak, bu da bizi farklı yollara itiyor. Neyse, millet fezaya gitsin biz de gidip Recep İvedik 2 ile salonları dolduralım, rekorlar kıralım yarın. Sonra da otur düşün bu kadar kazma nereden çıkıyor diye. Neyse konudan sapmayalım. Tavsiyem, sonradan "Yapma ya! Kaç tane ödül aldı film, biz nedir bilmiyoruz!" diye üzülmek istemeyenler için Slumdog Milllionaire, The Curious Case of Benjamin Button ve The Reader'ı izlemeleridir.

Sonraki bölümde görüşmek üzere esen kalın sevgili izleyiciler! :)

Monday, February 09, 2009

ben seni sevduğumi dünyalara bildirdum.

Bu ara hayat hareketlendi.

Ceren ve Ömer nişanlandılar! Çok eğlenceli bir nişan oldu. Hep çok mutlu olmalarını diliyorum! Benim çook sevdiğim bir çift onlar.. Nişanın yemekten sonraki eğlence kısmında liseden 100 kişiyi gördüm. Sanki TED lokali gibi olmuştu Hoks :) Elbisemin üzerine biraz şarap döküldü ama pek belli olmadı.


Çok güzel filmler seyrediyorum. Ardı ardına gelen Slumdog Millionaire, The Curious Case of Benjamin Button, The Reader, Doubt, Milk, Frost/Nixon gibi filmler bu sene Oscarların, uzun zamandır mahrum kaldığımız şekilde çok eğlenceli ve kapışmalı geçeceğini müdjeliyor. Ben de ağzım kulaklarımda hergün film seyrediyorum. Evet evet, geleneksel Oscar tahmin yazısı geliyor. Azz sonra.



Annem geçen gün ilginç bişeyler yapmış. Bir tanesi maş fasulyesi salatası, bir tanesi de yalancı içli köfte. Yandakini tanıştırayım, maş fasulyesi salatası. Süper bişey ve yapmak da çok kolaymış annemin dediğine göre. Kaşık kaşık derken koca kaseyi biritebilirsiniz. Maş fasulyesini sevelim koruyalım. Kırmızı ve sarı biberlerle renk katabilirsiniz ama temel maddeler yeşil soğan , maydonoz ve limon. Haşlanmış fasulyeye ekleyin, mucizeyi görün :)

Bir de 3 süper dikkatli okuyucuyu tebrik ediyorum. Nasıl anladınız bilmiyorum ama evet Star Haber'deki bendim :)

Maksi'nin sağlık sorunları yüzünden neredeyse hiç uyuyamadım dün gece. Bu gece umarım güzel bir uyku uyuyacağım. İyi geceler!

Friday, February 06, 2009

ondan bundan diye yazı label'lamaktan ben de bıktım sevgili okuyucu

Bu gece kızlarla önce Quick China'ya oradan da Hoks'a gittik. Hoks'ta İtalyan gecesi vardı, ben bir sürü İtalyanı bir arada gördüm çok uzun zaman sonra.Bir de DJ'le de 5 dakika İtalyanca konuştum. Bir süre idare eder beni :) Yarın yine aynı yere Ceren ve Ömer'in nişanı için gideceğimiz için fazla abartmadan eve döndük. Muhtemelen çok eğlenceli olacak yarın!

Daha önce bahsettiğim üzere hastalıklı bir şekilde bilgisayarımdaki fotoğrafları ay ay dizdiğim için (şubat 2007, mart 2008, bayram aralık 2008 şeklinde) her şey oldukça düzenli şekilde elimin altında bulunuyor. Sevdiğim şeylerden biri geçen sene ne yapıyormuşum diye mesela ocak 2008 dosyasını açıp kurcalamak. Orada bulduğum bazı fotoğraflar hoşuma gitti. Sanırım koymamıştım onları buraya. Bari şimdi koyayım.

Geçen sene bu zamanlar Kale'ye gitmişim. Bir senedir tekrar gitmedim. Aslında gitmek gerek, oralar çok güzel. Bu kumaşlar çok hoşuma gitmişti. Ama ben kumaştan filan hiç anlamam, o yüzden elbette alamadım.. Gerçi bu kumaşları alsam ne yaparım o da ayrı bi konu.

Anladığım kadarıyla geçen sene bu zamanlar baya kar yağıyormuş. Bu sene bir ara yağdı, bir daha göremedik. Ben bu durumdan hoşnutum. Küresel ısınma konusunda bilinçli olmayı reddediyorum, sıcak kışlar bana cazip geliyor. Ankara'da kar yağsa da yağmasa da kışlar sıcak geçmiyor. Kutup mudur nedir anlamıyorum. 10 dereceyken bile sıcak olamıyor bu şehir. Neyse, az kaldı.

Internet Explorer bozulduğu için Mozilla kullanmaya başlamış bir insan olarak, sürekli Mozilla Çökme Habercisi mesajını görmekten nefret ediyorum. O da tamamen bozulursa ne halt edeceğimi bilmiyorum. Bütüm bunların farkındayken bir back-up almıyor oluşum inanılmaz.

Ooo geç olmuş, hadi yatalım.

Bi de Doruk's mission is completed diyoruz, wuhuu diyoruz!

Wednesday, February 04, 2009

yoğun istek üzerine çilekli cheesecake'imin tarifi

Ayşegül'ü biraz önce yolladım. Sanki bir daha bu kadar beklemeyeceğiz birbirimizi görmek için. Öyle düşünelim, öyle olsun.

Tuğçe ve Evren'e gelmiş geçmiş en gürültülü bebek ziyaretini yaptık 100 kişilik ordu halinde dün akşam. Ve inanmazsınız Özgü buna rağmen uyanmadı :) Çok şirin ve minik kendisi.

Şimdi hemen asıl bahsetmek istediğim konuya geliyorum!!

Bu yazıyı okumanın bir şartı var. Kabul etmeyenler için yazı şeffaflaşacak ve kendini 10 saniye içinde imha edecektir. Şart şu: Ben bir gün bu cheesecake üzerinden para kazanmaya başlarsam, bu sırrımızı koruyacağız. Bu formül defalarca denemenin üzerine keşfedilmiştir ve hazine değerindedir :) İnternetteki bir sürü tariften ve kurs tecrübelerinden derlenip, ekleme ve çıkarmalar yapılmıştır. Değerini bilelim, onu sevelim! :)) Şaka tabii ki, isteyen istediği şekilde kullanmakta serbest. Umarım deneyenler memnun kalırlar. Bana da haber verin :) Hatta önerileriniz olursa onları da söyleyin!

Çilekli Cheesecake

Tabanı için:
50 gr tereyağı
1,5 paket Eti Burçak bisküvi

Cheesecake için:
2 paket labne
1 paket Pınar beyaz
1 su bardağı yoğurt
1 su bardağı şeker
4 yumurta
3/4 su bardağı un
1 su bardağı süt
2 limonun suyu

Üzeri için:
200 gr çilek
1 paket çilekli jöle (olmasa da olur)

1. Taban için yumuşamış tereyağı ve bisküviyi beraberce robottan çekiyoruz ya da da bisküviyi tereyağıyla beraberce ufalıyoruz. 26 cmlik kelepçeli fırın kabının dibine elimizle yayıyoruz. 1 cm kadar kalınlıkta olacak şekilde tabana yerleştiriyoruz. İsteğinize bağlı olarak yanlara da taşırabilirsiniz. Sertleşmesi için yarım saat kadar buzdolabında bekletiyoruz. O sırada cheseecake'in içini hazırlıyoruz.

2. Cheesecake'in içi için labneyi, pınar beyazı ve yoğurdu 5 dakika kadar çırpıp, üzerine şekeri de ekleyip çırpmaya devam edin. 1-2 dakika sonra unu eleyip, karışımın üzerine ekleyin. Oda sıcaklığındaki yumurtaları teker teker bu karışıma ekleyin. En son limon suyu ve 1 su bardağı sütü de karışıma ekleyin.

3. Dolapta bekleyen tabanı çıkarın ve hazırladığınız iç malzemesini üzerine dökün.

4. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 40 dakika pişirin, daha sonra 160 dereceye indirip 10 dakika daha pişirin. (Olup olmadığını anlamak için bıçak batırmayın!) Fırından çıktığı zaman ortasının hafif sallanıyor olması normaldir. Bekledikçe kendini toplarlayacaktır.

5. Fırından çıkardığınız cheesecake'i soğuyana kadar dışarıda tutun, daha sonra 1 gün bekletmek üzere dolaba kaldırın. Sabredin, çıkarmayın.

6. Hayır, dokunmayın, yarına kadar beklesin. Evet biliyorum zor ama gerçekten çok fark ediyor.

7. Ertesi gün üzerini çilekle süsleyin ve eğer istiyorsanız hazırladığınız jöleyi çileklerin üzerine döküp, soğuduktan sonra servis edin. Ben jölesiz, sade halini daha çok seviyorum. Hatta çileklerin saplarını bile üzerinde bırakıyorum.

not: Tereyağı ve yumurtaların oda sıcaklığında olması ve unun elenmesi bu tip tarifler için oldukça önemli. Yapıma başlamadan yarım saat kadar önce tereyağı ve yumurtları dolaptan dışarı çıkarırsanız oda sıcaklığı kıvamına gelirler.

not2: Annem "Hanım kadınlar kendi jölelerini kendi hazırlar" buyurdu :) Siz de jöle kullanmak istemiyorsanız, nişastayı sulandırıp kendiniz doğal bir jöle hazırlayabilirsiniz. Ben denedim ama tamamen şeffaf olmadı, tadı da pek bir şeye benzemiyordu, o yüzden kullanmadım.

not3: Benim kelepçeli kalıbım 26 cmlik olduğu için bu ölçüleri kullandım. Eğer 22 cmlik kullanıyorsanız ölçüleri biraz azaltıp aynı kalınlıkta bir cheesecake elde edebilirsiniz.

Sunday, February 01, 2009

ben de bu Davos'un nesine geldim

Birisi Cumartesi akşam yemekteyken benim makinamla bu fotoğrafı çekmiş. Kimse çok teşekkür ederim, fotoğrafı çok sevdim! Margaritaları içenler çok memnun kalmadılar aslında. Ben Esra'nın ev yapımı margaritasını tek geçiyorum!

Ayşegül burada. Ve görüldüğü üzere re-union oturumları devam ediyor. Cumartesi akşam Las Chicas XL'in gürültülü ortamında konuşmaya çalışmaktan sesim kısıldı. Sonrasında karaoke için gittiğimiz barda karaoke olmadığından dolayı (!) geceyi Starbucks'ta Türkiye'yi kurtararak sonlandırdık. Ki bu Ayşegül'le beraber yapılınca en sevdiğim şeylerden biri.

Facebook'ta açılan sosyal sorumluluğumsu (Gazze katliamını protesto ediyoruz, Eminim Türkiye'nin soykırım yapmadığını düşünen on yüz bin milyon kişi bulurum, Hepimiz Ergenekonuz vb.) gruplarına katılarak üzerine düşeni yaptığını sanan gençliğimiz gibi "Ayşegül yuvana geri dön!" isimli bir grup kurmayı planlıyorum. (Ben de anti-melih gökçek'e üyeyim, unutmuşum. Zaten şu an ülkenin gidişatını aval aval seyretmekten ve bu konuda bol bol çene çalmaktan başka bir şey yapabildiğimi de iddia edecek değilim.) Ayşegül grubunu kurarak beyin göçünü önlemek (valla tek derdim bu) konusunda insanlık için büyük bir adım atmış olabilirim.

Şubat olmuş. Günleri bırak, yıllar akıp gidiyor resmen. Ki bu da aval aval seyrettiğim diğer bir konu.