Tuesday, April 28, 2009

i just don't know what to do with myself

Ben
bi
dükkan
açıp
bu
inekli
cupcake'lerden
yapsam,
Selçuk
kesin
hergün
gelip
yer.
*
*
*
*
*
*
*
Sevgilim
böyle
olsun
istemem.
Çok
yumuşak
olsa da
yine de
çok
garip
olur.
Ya
bana
da
bulaşırsa?
Bulaşırsa
bende
pembesinden
çıksın.

*
Her
şeyin
makinasını
almayı
neden
bu
kadar
çok
istiyorum?
Bu
primitiv
sushi
sarma
düzeneğini
çok
sevdim ve
resmi
nereden
kaydettiğimi
unuttum.
*
*
*
*
*
O kadar yorgunum ki, inşallah rüyamda 10 saat uyuduğumu görüp o kadar dinlenmiş olarak uyanırım.

Sunday, April 26, 2009

la lettera

Ciao cara,

-

Periyodik olarak yere düşerek, merdivenden yuvarlanarak, vücudumun belli bölgelerine elimdeki nesneyi düşürerek kendimi yaraladığım bilinen bir şey. Çok sakar biri değilim ama yaptım mı tam yapıyorum. En son yazın Çandarlı'dayken ayağımda kocaman bir borcam kırmamdan sonra başıma gelen kayda değer bir olay yoktu. Zaten o olayın etkisi de hala geçmiş sayılmaz çünkü ayağımda sanırım artık hayat boyu taşımaya mahkum olduğum bir yara izi var. Muhtemelen dikişlikti, atladık ama pişman değilim. Bir de dikişle filan uğraşamazdım yazlıkta.. Neyse, sonunda kendi rekorumu egale ettim ve tuhaf düşmelere nihayet bir yenisini ekledim. Merdivenden inerken yüz üstü düşmeyi başardım. Sanırım artık konuda pratiklik kazanmış olmalıyım ki, birkaç basamak sonra durmayı başardım. Hayatta öğrenecek şeyler hiç bitmiyor. Siz muhtemelen biliyorsunuzdur ama ben yine de söyleyeyim: Sabah daha afyonumuz patlamadan evde topuklularla gezmiyoruz. Merdiven ineceksek ayakkabılarımızı çıkarıp alıyoruz. Bu sefer daha önce yaralayamadığım bir yerimi yaraladım. Sol baldırımının ön tarafının en kemikli bölümü şu an mor, yeşil ve mavinin tonlarına bürünmüş halde! Hem kim istemez ki gökkuşağı gibi bir bacak, değil mi ? :) Bir süre etek giyemiyorum. Bu da bana ders olsun. Artık, bir zahmet.

Nevra olmayan herkes için yazı devam ediyor. Nevracım hadi sen burda kapat. Hem işte blog mu okunur, ne ayıp aaaa, hadi iş başına!

-

Nevra iş için şehir dışında olduğundan 4 gündür kaplumbağalarına ben bakıyorum. Daha önce bu konu hakkında detaylı bir yazı yazmıştım. Nevra'nın kaplumbağaları, bu hayvanların Burj Al Arab'ında kalıyorlar. (Nevra bak hala okuyorsun, kapat!) Kocaman bir akvaryumları ve sularını temizleyen bir filtreleri var. Bir tanesi devasa boyutta. O daha uzun süredir Nevra'da olduğu için, Nevra onu besleye besleye carettaya carettaya çevirmiş. Öbürü bunun yanında plankton gibi kalıyor yavrum. Hakkını yememem gerek Nevra bana fazla sorumluluk yüklemedi. Sadece sabahtan sabaha yemek veriyorum ve su azaldıkça üzerine su ekliyorum. Yani sularını değiştirdiğim bile yok. Yalnız Nevra bunlara normal evcil hayvan gibi değil de çocuğu gibi yaklaştığından hayvanlar suya atılan yemleri yiyemiyorlar, çünkü alışmamışlar. Elden besleniyorlar. Oh yes. Nevra demişti de inanmamıştım. Ama ilk gün yemleri suya atıp da hayvanların hiç oralı olmadığını görünce ben de kolları sıvadım :) Böle yukarıdan yem uzatınca ağızlarını kocaman açıyorlar fok gibi! :) İkisinin yemeği ayrı. Tahmin edileceği üzere semirmiş olan kaplumbağa, diğerinin yemeğine de saldırıyor ama ben onu itekliyorum. Küçük olanın yemeğini yediğinden emin olana kadar da başlarından ayrılmıyorum. Robin Hood gibiyim maşallah. Nevra onları bugün yarın alacak, alışmıştım vallahi. Yandaki resim Nevra'nın su kaplumbağasının yakın gelecekteki görüntüsü.

-

Eğer bir kişi daha ben bankamatikten para çekerken dibime gelirse sizlerin huzurunda söz veriyorum ki dönüp çemkireceğim. Bu nasıl bir iş ya? Biz sokakta aramızda 15 santim aralıkla mı yürüyoruz ki sıradayken neredeyse birbirimizin nefesini duyacağımız mesafede bekleyelim? Ne o kadar ilgiyle ekrana bakmanı gerektirecek kadar param var, ne de bana 20 santim daha yakın durursan işini daha çabuk halledebileceksin. Bankamatik sırasında en az bir metre aralıkla beklenmesi konusunda kampanya başlatmak istiyorum ve hatta yurt dışında olduğu gibi, bankamatiklerin önüne biri işlem yaparken geçilmemesi gereken mesafeyi belirten bir çizgi çekilmesini öneriyorum. Yoksa olacaklardan sorumlu değilim.

A presto. Un bacione,

Ayşe.

Saturday, April 25, 2009

hello cupcake!








Sana aşık oldum.
















Thursday, April 23, 2009

nato kafa nato mermer

Bohem doğduysan yapacak bir şey yok. Hayatın karmaşasını dışardan izlemek düşüyor sana. Kendin içinde olsan da. Tuhaf hakikaten. Etrafta olan biten bir şeyler var, sen de film karesinden çıkmışcasına dikiliyorsun olan bitenin ortasında. Hem çarkın parçası ol; hem de çark sen olmadan, senin yokluğunu hiiiiç hissetmeden dönebilsin, var mı öyle? Ne anladım ben bu çarkın parçası olmaktan o zaman? Bir yandan sisteme bağlı, bir yandan kafa ohooo uçmuş gidiyor. Çelik'in yıllar önce keşfettiği gibi: Gitsem gidemem, kalsam kalamam, sevsem sevemem şaştım bu işe! Yani illa çemberin içi ya da dışı değil; bazıları da orada kiriş olabiliyor. Diyorsun ki bu koşturmacalı hayatı yaşamak benim varoluşuma ters. Ki çevremde gerçekten mütemadiyen koşuşturarak, devamlı kendine hedefler koyarak yaşayamaktan keyif alan insanlar olmasa, bunun kimsenin hoşuna gitmeyeceğini savunabilirdim. Sen koştur, ben seyredeyim. Bana uyar. Görünen o ki, sana da uyuyor.


Ben öyle değilim. Başarılar elde etmek elbette çok gurur verici ama beni yaşatan daha fazla başarı elde etme hevesi değil, daha güzel şeyler keşfedek olmanın heyecanı. Bu heyecan salakça duruyor bir yerlerde. Hiç buna dair bir emare olmasa bile, içinde bir parça bunu bekliyor. Bu yüzden güzel filmlerle karşılaşmak, bu yüzden aklımı alan kitaplar okumak bu kadar keyif veriyor. Hepsi bu "daha güzel şeyler keşfetme heyecanı"nı ucundan kıyısından tatmin ettiği için uyuşturucu vazifesi görüyor, o daha büyük heyecanların varlığına biraz daha ikna olmamı sağlıyor. Büyük heyecan derken neden bahsediyorum? Mesela devasa Vittorio Emanuele II'yi birden karşında bulursun, görkemine inanamazsın, büyülenirsin. Bu işte.

Hayatımda birçok güzel şey oluyor. Ama ben büyüdükçe ne çok sorumluluğum oldu; ne de çok koşturuyorum. Nefes alacağım zamanları bile ajandama yazacağım neredeyse. Toplumun bu koşturmaca hadisesini normal bellemek için bulduğu bahane çok ilginç: Şimdi yapmayacaksın ne zaman yapacaksın? Sanki bunun bir zamanı varmış gibi.

Neyse işte,yarın cuma. Ben yeni işimde mutluyum. Hala alışmaya çalışıyorum. İlk işe girdiğim hafta 23 Nisan sebebiyle 1 gün tatil oldu, galiba şanslı bir insanım. 1 Mayıs da tatil mi? :)


Deli Deli Olma'da ikinci yarının tamamını ağlayarak geçirip, salonda verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. Filmlerde kolay kolay ağlamam, kayıtlara geçsin.

Sunday, April 19, 2009

ciao

yeni bir iş nokta kom.

umarım her şey güzel olur. çok heyecanlıyım.

bir de spora yazıldık. benim mahallemizde 6 aydır bulamadığım spor merkezini ayşegül ankara'ya taşınıp 3 günde buldu, hadi bi gidip bakalım diyip, üye olarak çıktık.

bir anda baya bi değişiklik.

ama güzel değişiklikler.

umarım yani.

antalya'da da her şey güzeldi. antalya'ya daha sık gitmek istiyorum ve artık bir defa da şu şehre gittiğimde denize girebilmek!

işte böyle durumlar.

Wednesday, April 15, 2009

teneffüs

Keşke bir yerlerden Flake bulabilseydim. Senelerdir yemedim, hala nasıl canım isteyebiliyor, hala nasıl unutmuyorum bilmiyorum. Hem de tatlıyla, çikolatayla pek alakası olmayan biri olarak.. Aşermek denen şey sanıyorum bundan daha öte değildir.
Tamamen alakasız olarak ise:
Ben bir süre gidip, geliyorum.

alavere dalavere








Burada olmak çok bunaltıcı olmaya başladı, öyle değil mi?



Zeitgeist.

Monday, April 13, 2009

Los lunes al sol / Güneşli Pazartesiler

Neden yazmıyor bu kız?
Ben de bilmiyorum.


Neler yapıyor:

- Cupcake broş yaptı.

- Shot & Bite'ı beğendi.

- Knowing tahmin ettiğinden iyi çıktı, hatta baya korktu.

- Antalya'ya gidecek.

- Tığ battaniye projesini yarıladı.

- Üst üste yığdığı kitaplarla arası iyi.

Wednesday, April 08, 2009

Sunday, April 05, 2009

renk

Kalpli kelepçeli kalıpları denemek için elbette cheesecake! Üzerine bu sefer değişiklik olarak çilek değil, portakal ve haşhaş sosu. Değişik bir formül denedim, fena olmadı ama en güzel formül benim formül :)
*



*



*


Rengarenk keçelerim. Şu an henüz yayıp yayıp seyrediyorum, harekete geçemedim. Yapılacak broşları listelemekle meşgulum. Ankara'dakiler bunları Şık Düğme'den bulabilir!




Kursta yaptığım iki renkli yin yang çorbası. Evet biliyorum biliyorum, sanat eseri :) Közlenmiş biber ve ıspanak; ki yıllar sonra dayanamayıp ıspanak yememe sebep olmuştur!

Thursday, April 02, 2009

bu sıra hayatımda olan çok önemli şeyler

- Sonunda bir makarna yapma makinesi aldım. Artık neredeyse adağa dönüşmüş isteğimi yan taraftaki wishlist'ten sonunda çıkardım. Tek taşımı kendim aldım gibi bişey.

- Hayatımda ilk defa bir yüzük satın aldım. Kendisine aşık oldum. Bu fırsatla yüzük ölçümün 8buçuk olduğunu öğrendim. Tezgahtar kız parmak ölçümle dalga geçti. E.T. parmaklarım var ne yapayım? Tek taşımı kendim aldım gibi bişey. 4 taş bu ama :)

- Kızılay'a gidip annemle bi sürü kumaş aldık. Metresi 1buçuk lira ile 3 buçuk lira arası değişiyor. Benim boyutumda biri için 2 metre yeterli oluyor. Keşke şu dikiş işinden anlasam da bir de terziye para vermesem, vallahi 1 milyon tane elbisem olurdu. Bakalım dikilen elbise nasıl oluyormuş? Aldığım elbise çıktılarını terziye hediye ettim, sevindiler. Geçen gün de google earth'ten aldığım çıktıları taksici amcaya verip baya hayır duası aldım. Hatta bir de NASA'da profesörmüşüm gibi muamele gördüm. Alan memnun satan memnun. Çıktılara çevre esnafının gönlünde taht kuruyorum!

- Sonunda aradığım keçeleri buldum. Rengarenk broşlar yapacağım. Casalinga Ayşe.

- Lahiri'nin üzerine tekrar bir Lahiri mi, yoksa Murakami mi? şeklinde çok önemli problemlerle boğuşuyorum.

- Hiç yemek yapmıyorum çünkü 3-4 kilo vermem gerek. Ne ekersen onu biçersin sevgili Ayşe. Bütün kış saz çaldın, şimdi de oyna bakalım. Anaokulu piyesinde bile ağustos böceği olmuştum zaten. O piyes kaderimi mi belirledi nedir?

- Etrafta ne çok hamile var. Geçen gün bir alışveriş merkesindeyken her tarafımı hamileler sardı ve ben birden panikledim. Hamile korkusu diye bir fobi var mı? Neden bana uzaylı gibi görünüyorlar?