Sunday, December 27, 2009

Geleneksel yıl sonu muhasebesi No:4

- 20 Haziran'da Maksi'yi kaybettik. Evimizin 19 yıllık neşesi bizi bırakıp gitti ama uzun ve mutlu bir ömür sürdüğüne inanarak teselli bulmaya çalışıyoruz.

- İş değiştirdim. İşimden aldığım tatmin arttı ama kendime ayırabildiğim vakit oldukça azaldı. Bir şey artınca biri azalıyor :)

- MAG'da yazı yazmaya başladım. Sonunda yazdıklarımı elime alıp okuyabildim ve bir hayalim gerçek oldu. Bu yönde bir şeyler yapmaya devam etmeyi çok istiyorum.

- Ayşegül Brüksel'den Ankara'ya geri taşındı, ben havalara uçtum.

- Doruk iş için geçici olarak ama uzun bir süre İstanbul'da yaşayacak. Ayrı şehirlerde yaşamak berbat bir şey. Bunu yıllarca nasıl yapıyor insanlar?

- Yurtdışı gezilerinin biri iş, biri tatil içindi: Viyana ve Atina'ya gittim. İkisini de daha önce görmemiştim.

- Diğer tatiller için İstanbul, Antalya, Çeşme, Cunda, Çandarlı, Amasra'ya gittim. Yani yeni bir yer görmemişim aslında ama hepsi çok eğlenceliydi.

- Arkadaşlarımla her zamankinden daha fazla birbirimizin değerimizi bilir olduk. İyice kardeş gibiyiz artık koskoca bir grup. Kendimi çok güçlü hissetmeme sebep oluyor bu. Bol bol güldük, eğlendik, yedik içtik.

- Almanca öğreniyorum. Biraz yol aldım. Eğer doğru düzgün öğrenebilirsem, İngilizce ve İtalyanca yanında konuştuğum bir dil daha olabilecek. Eğer seçme şansım olsa muhtemelen Almanca'yı seçmezdim (iş sebebiyle öğreniyorum) ama yine de böyle bir şansım varken sonuna kadar faydalanmak istiyorum. Biraz boş vaktim olursa İspanyolca'yı ilerletmek isterdim.

- Yemek kursuna aylarca devam ettim. İnanılmaz keyif aldım. Sanırım kendim için yaptığım en faydalı şeylerden biri buydu. Paha biçilemez bir arşivim var şimdi. (Ama yemek yapacak zamanım yok tabi, o ayrı.)

- İlk defa Michelin yıldızlı bir restoranda yemek yedim. Benim ufakcık minicik gurmelik tarihim için koskocaman bir adımdı bu.

-Çok güzel filmler izledim, kitaplar okudum, hiç izlemediğim kadar tiyatro oyunu, bale gösterisi ve opera izledim. Bunları nasıl listelesem de ilerde unutmasam hala bir yol bulamadım. Ajandamdaki post-itlere yazılı kaldılar.


Bu yıl bir tek Maksi'nin gidişi beni çok üzdü, başka başka şeyler beni sevindirdi. Öyle çok büyük dönemeçlere gelmedim, büyük heyecanlar da yaşamadım, en mutlu zamanlarım deniz kenarında, Ege sahillerinde olanlardı. Şanslı doğduğuma inanıyorum, hayat bu yıl da iyi yüzünü gösterdi bana hep. Şükredecek çok şeyim vardı. Ailem ve sevdiğim hiç kimse ciddi bir sağlık sorunu yaşamadı. Genel olarak huzurumuz, keyfimiz yerindeydi. Kendi paramı kazanmaya devam ediyorum; istediğim şeyleri yapmama, yememe ve satın almama yetiyor. Pek biriktiremiyorum ama yetiyor :)

Diğer taraftan, bu yıl hayallerimden biraz uzaklaştığımı hissettim. Sanki büyüyünce daha kolay gerçekleştirebileceğimi düşündüğüm şeyler, aslında gitgide daha da mı uzaklaşıyor hayatın koşturmacası içinde? Bu yıl yapmak istediğim şey, kendime koyduğum amaç bununla ilgili.. Ne istiyorsam onu yapmak, hayattın dayattığı şeylerden kendimi tutabildiğim kadar uzak tutmak istiyorum. Ne kadar becerebilirim veya nereden başlamam gerek bilmiyorum ama sürekli "E herkes böyle yaşıyor işte, yapacak bir şey yok" diye bahsedilen "herkes"ten biri olmak istemiyorum. Zaten öyle olursam mutlu olamıyorum. İstediğim aya çıkmak değil ama kendimi monotonluktan biraz dışarıda tutmak. Bunun için kendimi ve şartlarımı zorlamak konusunda daha kararlı ve cesur olmalıyım. Bir zamanlar yapmıştım, yine yapabilmeliyim.


Her şeyin ötesinde 2010'un aileme, sevdiklerime ve bana sağlık, mutluluk, huzur ve şans getirmesini diliyorum. Muhtemelen zaten insanlar tarafından icat edilmiş bir zaman biriminin böyle şeyleri alıp getirme kabiliyeti yoktur ama en azından gelecek sene bu yazıyı yazarken (Türkiye'de blogger kullanımı hala serbest olursa!) geçirdiğim yılın benim için bunlarla dolu olduğunu görebilmek en güzel şey olur. Gerisi aslında teferruat.

Thursday, December 24, 2009

il desiderio

Ne noel ne de yılbaşı bana fazla bir şey ifade etmiyor olsa da rengarenk ışıklar çok güzel.
*
İnsan gerçekten bir günde çok şeyler değişecek filan sanabilir; ki bu bayağı tehlikeli.
*
Günler su gibi akıp geçiyordu ve ben 2010'dan neler istediğime bile karar veremedim. İşte bu benim umudumu kaybettiğimin ilanı gibi bir şey. Çünkü ben plan yapmıyorsam, hayal kurmuyorsam demek ki gerçekten bir şeylerden yorulmuşum.
*
Ben tutkulu ve heyecanlı olamazsam nasıl ben olacağım ki? Çok sıkıcı bir ben olurum ve sanırım hep eski halimi özlerim. İnsanın kendisinden sıkılması da herhalde çok fena bir şey olur.
*
İtici bir kuvvete ve hayata karşı eski heyecanımı geri kazanmaya ihtiyaç duyuyorum ilk defa.
*
Yeni yıldan dileğim de bu olsun bari.
*

Wednesday, December 23, 2009

bu sıralar başıma gelen 2 komik olay

1. Bazı sözcüklerin Türkçe karşılığı olmasına rağmen İngilizcesinde ısrarcı olmak ne kadar salakçaysa, aynı şekilde bazı şeyleri de illa ki Türkçe'ye çevirmeye çalışmak da bir o kadar salakça. Bunun en son örneğine göz makyajı temizleyicisi almak için girdiğim Strawberry.net'de rastladım. İsimli bilmediğim bir markanın -Bourjois imiş- aşırı komik isimli "wish you were here" serisine ait makyaj malzemelerinin çevirisini görmemle gülmeye başlamam bir oldu. "Burada Olmanı Arzulardım" olarak çevrilmiş artık mecburen hafif erotik çağrışımlı makyaj paleti benim yine "Ulan hayatta birilerinin işi bunların ismini çevirmek" diye düşünmeme sebep oldu.
*
2. Kuruyemişçinin önünden geçerken "Aşureniz mübarek olsun" yazısını bir an "Yılbaşınız mübarek olsun" olarak okudum ve gülme krizi tuttu. Vitrine bakarak güldüğümü -ki sanırım tüm olay 3 saniyede gerçekleşti, elbette vitrinin karşına geçip kahkahalar atmadım- nasıl olduysa fark eden kuruyemişçi "Neden güldün abla, ne oldu birden?" dedi -Ben bu insanların medeni cesaretine hastayım-. Ben de elbette aklımdan asıl geçeni söylemeyip, "Aşure zamanı gelmiş ya, bilmiyordum, ona sevindim" dedim salak gibi. Aptal mısın Ayşe ya, "Size ne pardon? Allah Allah, cık cık cık " filan de yürü git, ne açıklama yapıyorsun sokaktaki adama. Deli miyim neyim anlamadım. Ya da kuruyemişçi deli. Beni gafil avladı. Aşureyi de bir sevmem, bir sevmem ki sorma. Boşuna yalan bak!

Tuesday, December 22, 2009

sushi lego!

Anaokulundayken öğrendiğim, bana çok gerizekalıca gelen bir şiir vardı:

*

Sebzelerden sevdiklerim: Havuç, domates, oyun
Meyvelerden sevdiklerim: Elma, şeftali, oyun
Bence en iyi besin oyun
Çünkü hiçbir şey yemesem bile bazen oynarken doyuyorum.
*
*
Şiir bana şimdi o kadar da gerizekalıca gelmedi.
*
Aslında evet, oyun oynarken doymuyorum elbette ama sanırım bu şiir de aslında doymaktan bahsetmiyor. Daha felsefik bir derdi var. Hayatta en sevdiğimiz şeyleri yapıyorsak eğer, oynuyorsak yani, "diğerleri" tarafından hayati fonksiyon olduğu addedilen şeylerin eksikliğini de daha az hissedebiliriz. Oyundan aldığımız tatmin bizi hayatın pürüzlerini daha az görmeye, daha az hissetmeye teşvik ediyor olabilir mi? Bence olabilir.
*
Ben şimdi bugünkü aklımla küçük olsam kesin şu lego sushi en sevdiğim oyuncağım olurdu. Hem lego, hem yemek. Hem küçük, hem de büyük Ayşe'ye hitap eden oyuncak! Az sonraaa: Çiğ balık yemeyi seven minik Türk kızı! Annem yazıyı görürse pişmişini bile yemiyordun, çiğ olanı yediğini düşünemiyorum diyecek. Şimdiki aklımla diyorum zaten anneee.
*
Yemeklerden sevdiklerim: Yaprak sarma, sushi, oyun :)

Friday, December 18, 2009

bisküvi çok lazım çünkü

Bu aralar kafamın içi şöyle:

Yetişmiyor

Yetişecek

Yetişmeyecek

Yetişmezse yetişmesin

Yetişmek zorundayım

Yetişmiyor

Yetişir yetişir

*

Kesin bir şey var ki ben artık hiçbir şeye yetişemiyorum ve bu koşturmaca içinde yakında sürmenaj olacağım.
*
Neyse ki haftasonu İstanbul'a gidiyorum.
*
Erken yaşlanırsam sorumlusu şu sıralar.

Wednesday, December 16, 2009

göz çevresi bakımı

Haha! Başlık nasıl da sahtekar değil mi? Elbette bu konuda benden tavsiye alabileceğinizi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz ama herhalde artık benim böyle bir konu hakkında bilgi sahibi olamayacağımı bilecek kadar tanıyorsunuzdur beni. Neyse..
*
Bundan 3-4 sene önce, -ki ben o zaman nemlendirici bile kullanmıyordum- concealer almaya girdiğim mağazadaki gıcık satıcı kadın bana göz çevresi nemlendiricisi kullanıp kullanmadığımı sormuş ve haliyle benim ters bakışlarımın hedefi olmuştu. "Ben 24 yaşındayım ya, ne göz çevresi ne gerek var panikletmeyin beni, cık cık cık" demiş ve hanımefendinin beni tüm yaşıtlarımın bu ürünlerden kullanıyor ama benim dünyadan haberim yokmuş gibi hor görmesine de izin vermiştim. Aradan geçen yıllarda ben büyüdüm. Şu sıralar dev aynasında yaptığım çalışmalara göre de yüzümün çeşitli yerlerinde bir süre sonra belli olmaya başlayacak mini mini çizgiler var. Kimse bana o yakınlıktan ya da bir büyüteç kullanarak bakar mı bilemiyorum ama galiba 27 yaş artık satıcı kadını dinlemek için uygun. Göz çevresi kremi kullanmaya karar verdim.
*
Elbette bu kararımı takiben yüzlerce ürün incelemesi okudum, o marka mı bu marka mı diye araştırma yaptım. Sonra da kendime yakışır şekilde gidip avokado yağı aldım. Evet binlerce kozmetik arasından! Göz çevreme avokado yağı sürmeye başladım. Gördüğüm en güzel kokan yağ bu çıktı. Aslında gözlerimden değil de, kaşlarımın arasından korkuyorum. Sanki ben orada kalın bir çizgi barındıracakmışım gibi görünüyor. Yaşlanmayı bir istemiyorum, bir istemiyorum ki sorma. Her yerine dikkatlice kremler filan sürebilen biri de değilim ki, nasıl uğraşacağım onca şeyle. Umarım genlerin sağlamdır.
*
Konu hakkında söyleyeceğiniz şeyler varsa kendinizi tutmayınız. Özellikle "avokado yağı yüze sürülmez ki, her yerin yara bere içinde kalır" gibi şeyler söyleyeceksiniz buraya kadar durduğunuz kabahat.

Monday, December 14, 2009

neredesin ömer özsipahioğlu?

- Bugün şunu fark ettim ki günümün sadece 4 saati bana ait. Ohooo harca harca bitmez, di mi? Çok trajik, çok.
*
- Elif Şafak'ı neden hiç de eskisi gibi sevmediğimi bilmiyorum. Önce Aşk'ı sevmedim, sonra köşe yazılarından eski tadı almamaya başladım. Kitaplarını İngilizce yazmasına anlam veremedim. Yine de bugün Kağıt Helva'yı görünce satın aldım. Alıntı, aforizma vb bana her zaman çekici geliyor. Elif Şafak'ın sadece kendi yazdıklarından bir altıntı kitabı çıkarması ise bana garip geldi. O romanların geri kalanına ayıp değil mi? Sanki çocuklarını ayırmak gibi. Bir yazar kendine bunu neden yapar hiç anlamadım. "Para kazanmak istiyorum" diye başlayan bir önsöz çıkar belki içinden.. Belki de Aşk'ta kitabı kalbine koyup fotoğraf çektirdiği gibi, bu kitaptaki kağıt helvayı da yiyerek poz verebilir. Evet çok söylendim, farkındayım. Tamam. Daha önce okuduğum Elif Şafak kitaplarından beğenip de aforizma defterime yazdıklarımla, kendi kitabındakiler örtüşüyor mu diye merak etmiş olabilirim, itiraf ediyorum.
*
- Hayatını sadece yazı yazarak kazananlara çok imreniyorum ama yukarıdaki sözlerim hasetten değil. Vallahibakcidden.
*
Yukarıda yazdıklarımın hepsini Doruk'a biraz önce telefonda da söylemiştim. Düşündüm de onun için garip oluyordur bir şeyi iki kere dinlemek. Devamlı deja vu.

Sunday, December 13, 2009

Friday, December 11, 2009

puf

Hani bazı günler bir türlü bitmek bilmez ya, bu haftanın tamamı öyleydi benim için.
*
Ufak tefek, hem de benim kontrolümde olmayan şeylere canımı sıkmamak konusunda kendimi ne kadar zorlasam da bazen bunlar beni ele geçiriyor.
*
Aslında beni üzen bu ufak tefek şeyler değil; hayatımın hep böyle geçecek olması konusundaki endişem. Çünkü böyle olmaması gerekiyor. Sürekli bunlarla uğraşılmaz ki. Herkesin böylesine pasif olması da kendimi değişim konusunda çok hayalperest bulmama yol açıyor.
*
Şu an öyle gerginim ki, oturduğum yerden fırlasam google earth'teki yer gösterme çubukları gibi gidip de bir yere saplanbilirim. Tercihen İspanya ya da Arjantin olabilir.

Monday, December 07, 2009

ayşe'nin flickr macerası çok kısa sürmüştü ve bu yüzden kendine çok kızgındı

Flickr hesabımın şifresini kaybettim. İşin kötüsü kullanıcı adımı da bilmiyorum. Nasıl oldu bu iş, e sen daha yeni açmadın mı o hesabı derseniz verecek cevabım yok. Benim hiçbir zaman yahoo hesabım olmadı ki? Acaba ben o fotoğrafları nasıl yükledim? Gerçekten oldukça şaşkınım şu anda. Yüz yıllar önce bir yahoo hesabım var mıydı acaba diye düşünmeye çalıştım ama hotmail hesabımı, msn'i filan bile öyle uzun süredir hiç kullanmadım ki, bunlardan da önceye isabet edebilecek bir yahoo hesabı anca fi tarihi anısı olarak canlanıyor gözümde. Yani canlanmıyor. Denenebilecek tüm yöntemleri denedim ama elbette nasıl saçma sapan bir posta kodu yazdıysam hesabı açarken, şimdi o kod hayati önem taşırken aynı uydurma kabiliyetini gösteremedim. Neyse, birden bire kendi kendine açılacağını umuyorum. Vaktinde bunu yapmış olmalı, ben de o fotoğrafları yüklemiş olayım değil mi? La havle. Bu kadar bulanık kafaya da pes diyorum. Eskiden kitap unutunca öğretmenler "E yavrum kendini de unutsaydın bari" gibi şeyler söylerlerdi ya, bir gün bir yerde kendimi unutacağım gerçekten.

unla sütü karıştırdım önce

Simit benim yemediğim birkaç şeyden biri. Aslında simidin kendisine bir lafım yok ama üzerinde susam olmasıyla problemim var. Susamdan nefret ediyorum. Azıcığına bile tahammülüm yokken üzeri görünmeyecek kadar susamla kaplı bir şeyi yemem de mümkün olmuyor. Defalarca simitlerin üzerinden bıçakla susam kazıdığımı bilirim. Neyse ki artık buna gerek yok! Çünkü bu haftasonu babam sayesinde fotoğrafta görünen harika simitle tanıştım! Üzerinde çeşitli tahıllar ve ay çekirdeği var. Susam ise çok çok az. Olanlar da beyaz susam; koyu renklilerden hiç yok! Biliyordum! Dünyada simidin susamlı olmasının farz olmadığını düşünen birilerinin daha olduğunu biliyordum! Çandarlı beyaz peyniri, Atina'dan getirdiğim dilimli gouda ve domates-fesleğenle beraber bu simit, benim ideal kahvaltım oldu. Yıllar sonra üzerinde uğraşmadan bir simidin keyfine varabildim!
*
*
*
*
*
Bir de armutlu kek yaptım. Kek konusunda çok tecrübesizim. Yapılması en basit şeylerden biri olduğunu biliyorum ama bizim evde hiçbir zaman kek kültürü olmadığı için alışkın değilim, kek çeşitlerini de bilmem. Ama nedense bu aralar kafayı keklere taktım. Yeni aldığım kek kalıplarını da denemek için haftasonu armutlu kek yapmaya giriştim. Kek yapmak gerçekten çok kolay. Fazla malzeme kullanma gereği yok. Genelde evde bulunan malzemelerle yapılıyor ve en fazla 1 saat içinde hazır oluyor. Kekle ilgili olası tek problemin "kabarmaması" olduğunu düşünüyordum. Bir işim de beklendiği gibi gitsin, ya da ne biliyim en azından tahmin edilen problemlerle karşılaşayım değil mi? Benim kek beklenenin aksine kabardı da kabardı. Ama iyi şekilde değil. Sonuç olarak da böyle çatladı.. Neyse ki ben sonradan üzerine glazür ve pudra şekeri ile daha adam akıllı bir görüntü verdim ve artan kek harcı ile de küçük kalp şekilli kalıplarımda daha şirin ve çatlamayan kekler elde ettim ama asıl kek beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Denettiklerim tadını çok beğendi. Ben de böyle düşündüm. Özellikle armutla ceviz birbirleriyle çok harika uyum sağlıyormuş.. Bir sonraki sefer neyi değiştirip daha güzel şekilli bir kek elde edebilirim bilmiyorum. Fırın ayarlarına mı yeterince hakim değilim? Keki alt kısımda ve fırın ayarında daha uzun pişirmek orta kısımda turbo ayarda pişirmekten daha iyi bir fikir olurdu galiba, değil mi? Öğreniyorum, öğreniyorum.

*

Evdeki internette bir problem var. Çok yavaşladı. Eskiden internet böyle yavaşken nasıl dayanıyormuşuz? Bir de galiba dünyada Farmville oynamayan tek kişi benim.
*
*
*

Atina yazısını yazamadığımın farkındayım. Ama şunu söylemeden duramayacağım; Atina'da sonunda Cadbury Flake buldum ve yıllardır süren özlem sona erdi. Şu an masamın üzerinde koskoca bir paket Flake var. Ama ben ona kıyamadığım için mini Milkyway'leri yiyorum. Eğer böyle davranmaya devam edersem, ben yiyemeden Flake'ler bozulduğunda kafayı yiyebilirim. O yüzden son kullanma tarihini masamın üzerine post-it'e yazmayı düşünüyorum. Kafayı şimdiden yemiş de olabilirim tabi, bu da bir ihtimal.
*
Cümlelere "ama" ile başlamayı ne de çok seviyorum bugün.

Friday, December 04, 2009

Konuk yazar: Ayşegül!

Selçuk'tan sonra konuk yazar olarak canım cicim Ayşegülcümü ağırlıyoruz. Ben onunla ilgili çok sık anlatıyorum bir şeyler; takipçiler mutlaka hatırlayacaktır. Ayşegül benim için çok farklı bir yerdedir. Tanıştığımızdan beri böyle bu, hiç değişmedi. Kendisi şu an evde domuz gribi sebebiyle (diye diye kızı gerçekten yapacağız) istirahat etmekte. Israrlarım üzerine komik hayatının bir parçasını yazdı. Zaten onun hayatı hep hiper ötesi aktif, heyecanlı ve maceralıdır. Hayatınızda Ayşegül'le bir kez tanışmışsanız, onu unutmanız mümkün değildir. Ayşe's World kendisini ağırlamaktan onur duyar; huzurlarınızda Ayşegül!!!


Merhaba millet. Ben Ayşe'nin blogunda sık sık adı geçen Ayşegül'üm ve evet domuz gribi olduğum için evde yatıyorum. Ayşe ile dostluğumuz üniversite yıllarına dayanır. O zamandan beri hayatımızın büyük bir bölümü paylaştık. Onu çook seviyorum. Zaten evde yatarken Ayşe'nin blogu için bir seyler yazdığımdan da, onu ne çok sevdiğimi anlayabilirsiniz.. (Ayşe'nin notu: Çok kıymetli evde yatma zamanından fedakarlık göstererek, buraya insanlık adına yazı yazan arkadaşıma teşekkür ederim!) Birazdan okuyacağınız hikaye ve kahramanlar gerçek hayattan alıntıdır. Çok gülmeyin :) Ben hep çok gülünce başıma geliyor. (Şekil 1a altta) Bu arada Ayşecim, sevgili dostum, bana bu tertemiz blogunda yer ayırdığın için teşekkürler. (Ayşe'nin notu: Tertemiz bloglar teşrif ettiğiniz için teşekkür ederler. Hep bekliyoruz.)


Bayrama birkaç gün kala artık iyice tatil havasına girmiştim. Zürih ve Milan'ı keşfedeceğim için çok mutluydum. Günler öncesinden biletler bulundu, booking.com’dan oteller ayarlandı, arkadaşlardan tavsiyeler alındı.
*
Zürih uçuşumuz için arife olan Perşembe günü Sabiha Gökçen'e gittik.. Ve o an, işte o andan itibaren tatil başlamıştı benim için. Tatil başlangıcını biraz özetleyeyim.
*
Havaalanında grev = pasaport memuru yok = 2 saate denk gelen uzun, çok uzun bir kuyruk= Zürih'e 2 saat geç gitmek.
*
Ama elbette moral bozmuyoruz, tatile çıktık sonuçta. 2 saatin hesabını mı yapacağız, bizi burada harika günler bekliyor! İndik ve Zürih’teki harika otelimize yerleştik. Maceramızın ilk günü güzel, soğuk ve bit kadar pişiye 10 TL verecek kadar pahalı olmuştu; şehir çok küçüktü. Neyse ki sonraki gün, Milan günüydü :)
*

4 saatlik soğuk tren yolculuğundan sonra Milan’a vardık ve otelimize gittik. Otel nasıl mıydı? Soğuk, duşu çalışmayan ve acaip gürültülü bir yerdi ama önemli değildi nasıl olsa otelde az zaman geçirecektik. Ayrıca, her şey ucuz gelmişti bize Zürih ile karşılaştırınca. Bir dolu yedik, şarap içtik sadece 18 TL verdik :) (Ayşe notu: İtalya’yı özledim!) Hiç bir şey beni mutsuz edemezdi. Akşam otele gittik, her şey aynıydı. Duş hala bozuktu. Ben de artık pes edip, ortak duşu kullandım. Ve sanırım bu noktada artık herkesin korkulu rüyası olan gribi oldum.
*
Sonraki gün müze, pizza ve alışveriş günüydü. Bu güzel ama gripli günün ardından akşama otele döndüğümüzde ise o akşam benim için: öksürük, ateş, halsizlik vb akşamı oldu. Sabah tekrar Zürih'e geri döndük. Şehir aynı bıraktığımız gibiydi; sadece daha soğuktu. Tam bana göre (!) Kaldığımız otel süperdi Allahtan. Minik mutfağı ve altında da bir süpermarket vardı.Hiç bir şey beni mutsuz edemezdi :) Duşu çalışıyordu, sıcaktı, temizdi ama sonra Zürih’te bir ilk yaşandı ve elektrikler kesildi. Bilirsiniz ki sıcaklık, mini mutfak kullanımı... her şey elektriğe bağlı. Yaşamaya mecbur olduğum sınırlı alanda daha da hasta oldum, üşüdüm, duş alamadım ve artık çok pistim. Hahaha! E o kadar da değil, siz de her şeye inanıyorsunuz, elektrik filan kesilmedi elbette ama olsa da şaşırmamam gerekirmiş çünkü beni bekleyen maceraların yanında bu ufak bir badire olabilirmiş sadece! Zürih’te elektrik filan kesilmedi ve o gün hep otelde takıldım. Aslında Zürih’te takılmaktansa odada takılmak daha iyi geldi bana. Odada her şey vardı :) Hiç sıkılmadım. (Ayşe notu: Ayşegül her şartta kendini eğlendirmeyi becerir. Ben olsam kafayı yerdim otelde tıkıldım kaldım diye.)
*
Artık ben ve sevgili domuz gribimin için eve dönüş vakti gelmişti. Sonraki gün havaalanına gittik. Zürih-İstanbul uçağı 2 saat boyunca kalkmadı. En sonunda kalkmayı başardı ama o kadar geç kalktığı için İstanbul - Ankara uçağını kaçırmış olduk. Sonraki uçakların hiçbirinde de yer yoktu. Havayolu yetkilileri ertesi sabah 7’deki Ankara uçağına bineceğimizi ve bizi İstanbul’da konaklatacaklarını söylediler. Macera sona ermiyordu! Otele gittik. (Hala domuz gribi olduğumu hatırlatırım.) Saat 5 gibi havaalanına tekrar gittik, uçağa bindik ve 35 dakika sonra Ankara’ya geldik. Geldik ama inemedik çünkü Ankara’nın üzerinde sis vardı. Dolaştık, dolaştık ama sis bir türlü gitmedi. Ankara’yı tepeden 5 dakika gördüm ve tekrar Sabiha Gökçen’e yol göründü. Anlatırken baya komik oluyor tabii ki ama inanın yaşarken pek de komik değildi. Ben ise yine de mutlu olmaya çalışıyordum. Neyse, Sabiha Gökçen’de tatil boyu ne kadar zaman geçirdiğimi hesaplamak istemesem de, tekrar Sabiha Gökçen’e indik. Birkaç saat sonra tekrar uçağa bindik ve Ankara'ma indik. Meğer ne çok severmişim! :) Bundan sonra zaten başımıza gelebilecek her şey geldi ve artık her şey yolunda devam etti mi sanıyorsunuz? Hayır! Uçaktan indik bekledik, bekledik, bekledik ama valizlerimiz ortada yoktu!
*
Valizlere ne mi olmuştu? Peki domuz giribim ne durumdaydı?
*
O da bir sonraki yazıda.
*
*

(Vay! Ayşegül beni de şaşırttı bu arkası yarın hamlesiyle. Ben heyecanla bekliyorum!)

Wednesday, December 02, 2009

süpürge

Ben Atina ile ilgili upuzuuun bir yazı yazmıştım. Ne görmek lazım, ne yemek lazım hepsini anlatmıştım. Sonra bir baktım hepsi silinmiş. Baya kötü bir durum oluyormuş, sanırım ilk kez başıma geliyor. Benim hafızam biraz zayıftır da.. Yine de bu iğrenç hissi unutmak mümkün mü bilmiyorum.

Neyse, şimdi hepppsini en baştan yazmaya hiç halim yok, sanki hınçlandım gibi. Bir yandan da burada bir Atina yazısı olsun çok istiyorum. Malum, bu blogun amacı benim ilerde bakıp, ne yapıp ne ettiğimi hatırlayabilmem. Hafızamın çok zayıf olduğunu söylemiş miydim? Ama çok yorgunum. Hadi hokus pokus, geri gel yazı geri gel.
*

Ben yazıyı tekrar yazmak için zaman + kudret toplarım toplayamam belli olmaz ama bu vesileyle vakti zamanında söz verdiğim gibi bir flickr hesabı açtığımı ilan edeyim. Orada Atina'dan birkaç fotoğraf var. Bundan sonra güncel tutmayı ve vakit buldukça da eski yerlerden klasörler yapmayı istiyorum. Amin.
*

Back to reality:

Selçukcuğumla sanatsal aktivitelerimiz hız kesmiyordu. Akşam Şinasi Sahnesi'nde bir oyun seyredeceğiz. Selçuk'un bu durduk yere ortaya çıkan biletleri çok eğlenceli.
*

Bu arada Ayşegül'ün domuz gribi (teşhis kendisine ait) macerasını eğer ki kendisi üşenmez de yazarsa buradan hep beraber okuyacağız. Ben telefonda dinlerken gülme krizine girdim (elbette gülünecek bir şey değil!), bu yüzden bu hikayenin sadece birkaç kişi arasında kalması insanlığa büyük haksızlık olacak.