Tuesday, June 29, 2010

where is my mind?- limonlu bahçe episodu

Kendimi çok dağınık biri olarak tarif edemem (Gülme anne!). Dağınıklık diyerek, odada üst üste yığılan kıyafetlerden değil, orada burada eşya unutmaktan bahsediyorum. Evet Nevra'da defalarca kolye, küpe, makyaj malzemesi, hatta bir keresinde nasıl olduğuna hala akıl erdiremediğim şekilde çamaşır sepetinde parfüm şişesi unutmuşluğum var ama yine de telefon, cüzdan ya da kimlik gibi önemli şeylerime hakim olmayı becerebiliyorum (sanıyordum). Yakında hepinizin malumu olacak şekilde, bir süredir aklım bir karış havada ve düşünceler içinde olduğumdan dolayı olacak, resmen arkasında ekmek kırıntısı bırakan Hansel ve Gretel gibi, bıraktıklarımla izim sürülebilecek hale geldim.
*
Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul'a gittiğimde artık kim bilir güzelim bloody mary'lerin de mi etkisiyle, güzelim güneş gözlüğümü Limonlu Bahçe'de unutmuşum. Bunu ancak Salı günü Ankara'ya gelince fark ettim. Allahtan, Limonlu Bahçe'yi aradığımda gözlüğümün orada olduğunu ve gelip almam için saklayacaklarını söylediler. Benim de içime su serpildi. Hatırlar mısınız bilmem vaktinde o gözlüğü bulmak için ne kadar zaman harcamıştım. Siz diyin portakal, ben diyim elma kadar bir suratım olduğu için kendime uygun bir güneş gözlüğü bulma konusunda ciddi problemlerim var. Bir de üstüne üstlük siyah kemik çerçeveli koca koca gözlükleri sevdiğim için gözlük almak, suratımda komik durmayacak bir gözlük bulmak, samanlıkta iğne aramak gibi (Mübalağa sanatı). Neyse, bu hafta sonu tekrar İstanbul'a gittiğimde hem bir şeyler yemek, hem de gözlüğü teslim almak için Limonlu Bahçe'ye gittik. Yemeğimizi bitirdikten sonra gözlüğümü sordum. Çekmecelerde aradılar aradılar bulamadılar. Sonunda işletmecisi olduğunu tahmin ettiğim kişi gelip "Kusura bakmayın ama arkadaşlar o gözlüğün sahibi olduğunu bana söylemediler, ben de çöpe attım" dedi. Aynen böyle dedi, çöpe atmışlar! Bırakılmasının üzerinden 1 hafta bile geçmemiş... Dedim "Nasıl atarsınız güzelim Chanel gözlüğü?", "Ne bilelim artık hepsinin bire bir taklidini yapıyorlarlar, ben de taklittir sandım."
*
Neyse, sonuç olarak benim gidip bir gözlük almam ve faturayı Limonlu Bahçe'ye getirerek ödemesini almam konusunda anlaştık. Benim için bu, zaten gitmeme sınırlı saatler kalmış olan İstanbul'da suratıma uygun bir gözlük daha bulmak demekti, ki bunun hiç kolay olmadığını önceki tecrübelerime dayanarak adım gibi biliyordum. Ammavelakin yapacak bir şey yoktu. İnanılır gibi olmasa da, sahip olduğum en pahalı şeyler listesinde kayda değer bir yere sahip zavallı Chanel gözlüğüm şimdi çöpteydi. Pazar gününün çılgın kalabalığında İstiklal Caddesi'nde optik aramaya başladık. Dünyanın merkezi olan İstanbul, İstanbul'un merkezi olan Taksim ve Taksim'in merkezi olan İstiklal Caddesi üzerinde tek bir optik bile bulamadık. Dikkatinizi çekiyorum, açık bir optik bile değil, sadece bir optik. Girişimci arkadaşlara önerimdir, bu cadde üzerine optik açın, parayı bulun. Sonunda Cevahir'e gittik. Oradaki üç optiğin ikisini gezdik. İkincisinde çok şükür ben 500 gözlük denedikten ve Doruk "Bu güzel, bu değil, bu büyük, bu küçük, bu kaba" şeklinde devam eden kelime dağarcığının sonuna yaklaşırken ben kendime D&G bir gözlük buldum. Eski gözlüğüme mümkün olduğunca çok benzeyen ama onun kadar güzel olmayan bir gözlük. Bu arada hiçbir yerde Chanel satılmıyor ve artık sadece özel belgeli yerlerde satılacakmış, optikten öğrendiğim bilgi bu oldu. Boğazıma bir yumru da burada oturdu.
*
Sonuç olarak gözlüğü bulduk, acaba faturayı onlar adına mı alsak ne yapsak diye bize telefonuu vermiş olan gözlüğümü çöpe atan kişiyi aradık. Aramamıza havalara uçan beyefendi, gözlüğü bulduklarını, kendisinin çalışanlara "Atın bunu" dediğini ama gözlüğün atılmadığını ve çalışanlardan birinin gözlüğü beğendiği için kız arkadaşına götürmüş olduğunu biz mekanda çıktıktan 2 dakika sonda itiraf ettiğini söyledi. Ben gözlüğümün bulunduğuna mı sevineyim, 2 saatimi gözlük arayarak geçridiğime mi üzüleyim, bana gözlük bulma gibi zor bir misyonu başarıyla tamamlamış optik çalışanının boşa giden emeklerine mi yanayım bilemedim. Şimdi birkaç gün başkası tarafından kullanılmış gözlüğüme kavuşmayı bekliyorum. Umarım üzerinde bir hasar yoktur. Biz fatura detayları hakkında konuşmak için aramasaydık, gözlüğümü çöpe atmış olan müessese bu yeni gözlüğün masrafını giderleştirebilir mi diye düşünen saftirik yaratıklar olmasaydık ne olacaktı çok merak ediyorum. O yeni gözlüğü karşılayacak ve diğer gözlüğü o kız arkadaşın kullanımına mı teslim edeceklerdi, o çalışanın başına ne gelecekti? İşte böyle ilginç bir hikaye yaşadık Limonlu Bahçe ile. Henüz gözlüğümü göremediğim için hikayenin mutlu sonla bittiğini müjdeleyemiyorum, bakalım inşallah yakın bir gelecekte..
*
Eeee Ayşe, unutmayacaksın sen de gözlüğünü filan, malına sahip çıkacaksın! değil mi? Ah sevgili okuyucu ah. Bana neler oldu bilmiyorum. Meğersem Pazar günü sokaklarda fellik fellik gözlük ararken, sevgili fotoğraf makinem de sırra kadem basmış. Bunu ne zaman fark ettim? Çantamda güneş gözlüğümü ararken mi? Hayır. Bugün sabah. Devam edecek.

damat şafak :)

Şafak'ın düğünü hayatımda gördüğüm en güzel düğünlerden biriydi. Düğünlerde, ne kadar özenilmiş ve ne kadar para akıtılmış olursa olsun ne yazık ki aşılamayan, üstesinden gelinemeyen bir kıroluk oluyor. Bu düğünü bu kadar harika yapan şey, bir gıdım bile kıroluk barındırmamasıydı. İkisini de tüm organizasyon için kutluyor, bütün şık detaylar için tebrik ediyorum. Bir düğünde insanlar ayakkabılarını fırlatıp çıplak ayak dans ediyorsa bence o iş olmuş demektir! Bizi harika müzik (Abone bile çaldı!), şahane manzara ve nerede yaptırıldığını sormayı kesinlikle unutmamam gereken cupcake düğün pastaları eşliğinde saatlerce eğlendirdikleri için teşekkür ederim!
*
Fotoğraf makinemi Karaköy'de, deniz kıyısındaki o plastik sandalyeli balıkçıda unuttuğum için bir süre fotoğraf yok. İstanbul'a bir hafta önceki gidişimde de gözlüğümü unutmuştum zaten; ki bu başlı başına bir hikaye olarak azzz sonra burada olacak.
*
Günler sonra anca şimdi yazabildiğim için Can'ların düğünü için fazla bişey anlatmamış bulundum. Onlar da canımin içi ama hafıza sonra gelenleri üste koyuyor. Amaaa önceden bilgisayara kaydettiğim fotoğraflar sayesinde Can'ların düğünün büyük olayı penguen sağdıçları huzurunuza getirebilirim :) İşte en sevdiğim penguenler!



Friday, June 25, 2010

spolier! bihter'in ruhuna el fatiha

Behlül kaçar ne ya? Yuh. Olmamış, olmamış.

Bak Behlül, sana diyor Digitürk.

*

Sonunda Bihter'i sonsuzluğa uğurladık. Kaşar olabilir, kocasını boynuzlamış olabilir ama aşkı için sonuna kadar mücadele vermesi de sağlıklı olmasa da çok cesurcaydı; nedense böyle tutkulu tipleri seviyorum. Beşir'in 88 doğumlu olmasına şaşırdık, Nihalcik kafayı sıyırmasa iyiydi diye düşündük. Matmazel'le Ednan Bey'in muhtemelen başlayacak olan birlikteliğinde, Ednan Bey'in o kadar adrenalinden sonra nasıl da sıkılacağı malum. Kabak gerçekten de Firdevs Hanım'ın başına patladı. Kadıncağız 18lik genç kız heyecanıyla evlenme planları yaparken, hepimizin Ednan Bey'in başına geleceğini düşündüğümüz şekilde çarpılıverdi. Noel Baba Çetin Bey de arabaya binmedi işte kadının yanına. Hayatımızı mahvedeceksin diye boşu boşuna söylenip durmuyormuş kadın.

*

Diziden çıkardığım dersler:

1. Gidip de ultra zengin bir holding patronuyla evlenirsen, onun çok yakışıklı yeğeniyle fingirdemeyeceksin. Özellikle de o yeğenle aynı evde yaşıyorsan ve ayrıca o yeğen önceden ablanla yatmışsa. Kocanla mutlu mesut yaşa. Gez toz. Tamam, kocan çok yaşlı ve hatta bıyıklı bile olabilir. Ne yapalım. Sen de yalıda oturuyorsun. Ya da hiç evlenme, o da bir seçenek.

2. O yeğenle illa ki fingirdeyeceğim, elimden başka türlüsü gelmiyor diyorsan, bari birazcık yürekli olanından bulacaksın. Seninle çekip gidebilecek, her şeyi arkada bırakabilecek. Haliyle bu durumda o yeğenin sponsorunun senin kocan olmaması gerekiyor.

3. Deli ve kafasında sürekli kırk tilki dolaşan bir annen varsa onu holding patronu kocanın evine sokmayacaksın. Nihal'le Behlül'ün aklına evlilik işini Firdevs soktu, bak sonra neler oldu.

4. Kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği masasına sürekli tuvaletlerle otursan bile istediklerini elde edemeyebilirsin.

5. Ne yap ne et, mürebbiye ol. Yalıda oturup bütün gün çocuklarla piyano çal, evden ayrılmak istersen git İstinye'de müthiş bir evde otur. Mühendis olma, mürebbiye ol.

Bu dersler eminim ki hayatımın bundan sonrasını ciddi biçimde şekillendirecek. Aşk-ı Memnu'ya teşekkürü borç bilirim.

Thursday, June 24, 2010

İstanbul'da

O kadar turistik ve dolu dolu bir İstanbul gezisi oldu ki, fotoğraflara bakarken bunların hepsini 3 gün 4 geceye nasıl sığdırmışız diye şaşırdım. Gidişimizin asıl amacı çok sevdiğimiz, ilişkilerine en başından beri şahit olduğumuz Can ve Büşra'nın düğünüydü. Üniversitenin başından beri birlikteler. Bu kadar kişi kalkıp hep beraber Ankara'dan İstanbul'a gidelim tatil yapalım diye uğraşsak beceremezdik. Can'ın düğünü elbette herkese bir arada bunu yaptırabilecek sayılı doğa olaylarından bir tanesiydi. Biz cümbür cemaat 15 kişi kalkıp İstanbul'a gitmiş olduk, haliyle olaylar birbirini takip etti.



*


Cuma iş çıkışı uçaktan inip Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan dışarı adım attığımda saat akşam 21:00, Nişantaşı'na vardığımda saat 23:30'du. Bu trafik macerası hayatımda bir ilkti. İki buçuk saatlik bir konvoy, "Ara Gelsin Burger King"leri neredeyse köprü yoluna gelmeye ikna etmemize sebep olacaktı. Normal saatlerde öğle yemeği yedikten sonra, saat 10 civarlarında İstanbul'da yemek masasında olmayı planlayan ben, hain İstanbul trafiğinin komplosuna rağmen oldukça rötarlı da olsa gece 12'de Asmalı Mescit'te masaya oturdum. İstanbul'un güzellikleri numara 125: Yemek masasına 12'de oturabilmek, gece 2:30'da tıklım tıklım sokaklarda geçerek eğlenceye başka yerde devam etmek ve -yok artık- saat 4'te sokakları dolduran bir akşamüstü kalabalığıyla eve dönmek- bir yandan ıslak hamburger yiyerek tabii - (Bizim yok napalım!). Bayılarak uyumak.


Cumartesi daha önce de gidip sevdiğim Den'de kahvaltı. Nişantaşı Kırıntı'da düğün öncesi Can ve Büşra toplantısı. Selçuk, Baran ve Erdem'in "sağdıç" olacakları için smokin kiralama maceraları, hangi taşı kaldırsan altından çıkan smokinci Levon amca hikayesi, Prada'nın önünde protestolar, İstanbul'un 500 derece ve nemli havasından hepimizin yapışık yaratıklara dönüşmemiz, Pera Müzesi'nde Botero sergisi ve şans eseri Kaplumbağa Terbiyecisi, Suada 360'ta yemek -vuuu, ayrıca bir yazı yazılabilir, tam turistim, suada'ya ilk gidişimdi!-, gece Taksim'de Mask diye bir yer, Olacak O Kadar'dan tanıdığımız ve belli ki biz görmeyeli şarkıcı olan çocuğun söylediği güzel şarkılar, Fireball isimli, tanımlanamayan bir içkinin Selçuk sayesinde bir slogana dönüşmesi, ve bir biz klasiği olarak abuk subuk danslar.. Haliyle bayılarak uyumak.

Anlatırken yoruldum, yaparken hiç yorulmamıştım! Son 2 gün de sonraya kalsın artık. Asıl turistik kısım oydu. Hayatımda ilk defa Sultanahmet'e gittim, evet çok ayıp.

Bu arada inanılmaz ama Ayşegül yine Brüksel'e taşınıyor. Bu şehre ve bir süre sonra tekrar Ankara'ya taşınmayı huy haline getiren canım arkadaşım, Pazar günü başka bir ülkede, farklı bir medeni hal ile, yeni bir evde yaşamaya başlayacak ama kendisi sanki köşedeki Migros'a gidiyormuş gibi bir rahatlık içinde. Pazartesi onunla baş başa bir gün geçirmek çok keyifliydi. Bu akşam ona veda yemeği yapıyoruz ama benim içimden bir ses, evet belki bu sefer kocasıyla (!) gittiği için eskisi kadar çabuk gelemeyecek de olsa, yine sonumuzun beraber olacağını söylüyor. Bense Cuma öğlenden burada da sık sık gördüğünüz Şafak Bey'in düğünü için tekrar İstanbul'a gidiyorum. Biraz buraya yazamayacağım bir ruh haline büründüm. "Salla" diyebiliriz özetle :) Bakalım ne olacak.

Friday, June 18, 2010

safe harbor

Ortaokul ve lise hayatımın, aslında notlarımın hiçbir zaman kötü olmamasına rağmen, pek de iç açıcı olmadığından daha önce bahsetmiştim. Notlarım iyi olmasına rağmen zavallı annem her veli görüşmesinde öğretmenlerden "Derslerinin iyi olduğuna hiç güvenmesin, çok konuşuyor, etrafındakileri konuşturuyor, bla bla bla" gibi cümleler duymaktan bezmiş, sonuç olarak da son senelerde veli görüşmelerine katılmaktan vazgeçmişti. Öğretmenlerin böyle bir önyargısı vardı; hala var mıdır bilmiyorum. Derslerin iyi oldu mu, haşarı olamazsın. Ben hem matematikten 100 almak, hem de saçlarımı kırmızıya boyayıp okula öyle gitmek istiyordum. İşin açıkçası da öyle yapıyordum. Orta sonu bitirdiğim yaz İngiltere'deki yaz okulundan göbeğimde bir piercing ile döndüğümde annem delirecekti (ama piercingi çıkarmamayı başardım!). Sonsuza kadar gideceğini düşündüğüm bu denge, bir süre sonra bozuldu. Kırmızı saç, geometriyi yendi. Lisenin başından sonuna, yumurta kapıya dayanıncaya kadar geçen zamanda artan biz azalmayla okulla hiçbir ilgim alakam kalmadı. Neyse sonra toparladım bir şekilde. Bir de tabi orta okul bahçesinde bir İngilizce öğretmeni kırmızı saçlarımı kavrayıp beni müdür yardımcısının odasına sürüklediği zaman aklım başıma gelmişti. Bu olaydan sonra okul içinde kırmızı saçlarımı hep topladım.
*
Durum böyleyken, anlaşabildiğim, sevdiğim pek de fazla öğretmenim olmadı. Öğretmenlerin, belki de karşıam çıkanların, tek tip öğrenci sevdiğini düşünüyorum. Ya tembel, ya inek. Tembeli de sevmiyorlarlar tabi ama en azından skaladaki yeri belli. Tembeller gibi davranıp, inek gibi not alıyorsan öğretmenler seni pek sevmiyor. Defalarca sınıftan atıldım, öğretmenlerin hoşuma gitmeyen haddini aşan kızgınlıklarını bana yönelik olmadığı zamanlarda dahi oturup dinleyemedim ani çıkışlar yaptım, kılık kıyafet davranış bilmemne sebepli uyarılar aldım. Ders ile hayatı ayırma konusunda başarılı olan, ders saatleri haricinde seni bir öğrenci değil de bir insan olarak görmeyi başarabilen bir öğretmen tanıdım, o da şansıma hiç dersime girmedi. TED'de okumuş çoğu öğrenci, dersine girse de girmese de Melih Narlı'yı tanır. Öğretmenden çok öğrenci gibidir, öğrencileri anlar. Facebook'ta günlerdir okulların kapanması için geri sayım yapıyor, ilk gördüğümden beri gülüyorum. Geçenlerde "SON 14 :))) Son günü, son gün olduğu için saymıyorum :)))" yazmış, buna resmen kahkaha attım. Elbette aslında öğretmenler de geri sayım yapar, onlar da tatile girecekler sonuçta ama belli etmezler işte. Bu sabah Melih Narlı Facebook'una Mark Twain'in bir sözünü yazmış, kendisini ne kadar sevdiğimi bir kez daha hatırladım:
*
"Twenty years from now you will be more disappointed by the things you didn't do than by the ones you did do. So throw off the bowlines! Sail away from the safe harbor. Catch the trade winds in your sails. Explore. Dream. Discover"
*
Akşam iş çıkışı eve uğramadan direk İstanbul, Pazartesi İstanbul'da bomboş bir gün, Pazartesi akşam İstanbul'da Can'ın düğünü.

Thursday, June 17, 2010

Galiba bu sefer gerçekten kararımı verdim.

Monday, June 14, 2010

Ayşe Scofield


Prison Break hayatımı istila etti. Hiçbir şeyde orta ayar davranamayan bir bünyem olduğu için elbette bunun da suyunu çıkardım. 10 gün kadar bir sürede 2.sezonun ortasına geldim. Aklım fikrim Michael'da. Acaba ben seyretmezken başlarına bir şey gelmiş midir diye çok endişeleniyorum. Michael, aslında açık renk saçların ve mavi gözlerinle hiç de tipim sayılmazsın ama senin için bir istisna yapacağız artık mecburen.

Friday, June 11, 2010

Sabah radyoda Moon River çaldı,

benim de aklıma bunlar geldi.
*

Breakfast at Tiffany's

Audrey gözlüğü
elbette Tiffany diyince parlak bişeyler..

Tiffany mavisi




ve bu.
*
*
Bir filme, bir şarkıya, bir kadına, bir markaya ait her şey bu kadar güzel olabilir mi?

sushili küpelerim..

..sayesinde kulağımdaki kullanılmayan deliklerin hala açık olduğunu keşfettim. (Küçükken Nevra ile böyle zevkimiz vardı. Karanfil Pasajı'na gidip kulak deldirmek bir hobiye dönüşmüştü!) Neyse, kulağımda bir sushi menüsü taşımaktan memnunum!
*
Yalnız biraz fazla çocuksu olduğu için bir tek yaz tatilleri ve Pazar günleri için uygun sanırım. Açılışı Antalya ve bikini kombinasyonu ile yapan sushili küpeler hayatlarından memnun görünüyorlardı!
*

p.s: İnsanın dik açı ile kulağının fotoğrafını çekmesini çok zor bir şeymiş :)

Wednesday, June 09, 2010

Antalya- yaz sezonunu açtım

2 günlüğüne gidiyorsunuz ama hiç de 2 günlüğüne gitmiş gibi olmuyor diyerek, oldukça tuhaf bir cümle yazmalıyım. Çünkü öyle. Üşenmeyin. Cuma'dan kalkıp gidin, Pazar akşamına kadar yüzün, uyuyun, kitap okuyun. Kalkıp gitmek çok işmiş gibi geliyor ama inanın öyle değil. Cuma akşam saat 10'da keyif yapmaya başlarsınız. Pazar akşam 6'ya kadar da sizin olur. Yaz iznine daha çok varsa, ya da hiç öyle bir şans yoksa, bu 2 günlük tatil seçeneğinin ne kadar kurtarıcı, arındırıcı, dinlendirici vs. olduğunu akılda tutmakta fayda var.
*
4. senedir üst üste Antalya tatili yapıyoruz. Genelde Nisan gibi gidiyorduk. Bu yüzden bu tatil denize girebildiğim ilk sefer oldu. Antalya'nın Temmuz ve Ağustos hali malum. O yüzden bunalmayayım ama deniz keyfi de yapayım diyorsanız, en iyi zaman Haziran ya da Eylül.


Turunç için "Kopardığına değmez, tahmin ettiğin kadar güzel bişey değil." diyor ağaçlar. Biz de koparmadık. Çok söz dinlerim. Ağaçlar müthiş kokuyor. Benim aklımaki Antalya kokusu bu.


Devasa limonatalar en çok yaza yakışıyor. Yeşille sarı bir arada harika oluyor. Naneyi limonataya katmayı akıl edenin alnından öpülebilir. Tavlada 6-0 galibiyetine şahit olan limonata ise en mutlu limonta.


Sahilin en güzel hali boş hali, o da akşama doğru. Antalya'da yaz başlamış. Deniz, Çandarlı'nın denizinin vardığı en yüksek sıcaklıktan 2 kat daha sıcak. Eğer tatili 2 güne, sadece bir hafta sonuna sığdırmışsanız o zaman deniz daha bir kıymetli. 2 gün de sabah erken kalkıp kahvaltıdan önce denize girdim, ki bu benim için kesinlikle bir ilkti.

Disko disko partizani. Burayı seviyorum.

Friday, June 04, 2010

çıkarın kağıtları, yazılı yoklama var!

1. Aşağıdaki cümlenin öznesi nedir?

Gülben Ergen: Beni alsalar, ipe koysalar, dayanamaz yine kadere salsalar.

2. Aşağıdaki cümlede anlatılmak isteneni açıklayınız.

Ajda: Hayat aynı gökteki gibi, uçuyor anılar.

3. Aşağıdaki cümlede ima edilen nedir?

Emre Aydın: "Yaptım çünkü aşık oldum" deme, konuşma. Ona öyle demezler buralarda.

Süreniz başladı!

Thursday, June 03, 2010

MAG Haziran tüm mecmua bayilerinde!!

Wednesday, June 02, 2010

çok önemli çelişkiler ve Ayşe'nin lüzumsuz lise hayatı üzerine bir yazı

Ben herkesin aylar öncesinden kıyafetler baktığı, saçımı nasıl yaptırsam diye dergi sayfalarını yıprattığı, kiminle birlikte gidileceğinden, eğlenceye nerede devam edileceğine kadar başlı başlı başına bir mesele olan lise mezuniyet balosuna gitmemiştim. Lisede fazla arkadaşım yoktu. Kendimi -şimdi nedense eskisine göre daha fazla sevgiyle andığım- TED'den kurtarma derdinde olduğumdan da olabilir, baloya gitme fikri çok saçma gelmişti. Bu insanların hepsine gıcık oluyorum, bir de şimdi süslenip püslenip onlarla eğlenmeye mi gideceğim? Ayrıca, bütün bir sene kafayı kaldırmadan, bir zamanlar ÖSS olarak anılan ve bir süredir ne olarak anıldığını takip etmeyi bıraktığım sınava çalışmaktan kafam bulanmış haldeydi ve sınav biter bitmez hemen Ankara'dan ayrılmak, bir an önce Çandarlı'ya gidip, iskelenin ucunda saatlerce gökyüzüne bakarak "Bitti işte, bitti işte, bitti işte" diye içimden sakince mırıldanarak keyif yapmanın hayalini kuruyordum. Ve bunu yaptım. Sınava aynı sene girdiğimiz Şafak'la o iskelenin ucunda yattık, gönlümüzce ve saatlerce bulutlara baktık, sınav hakkında da hiç konuşmadık. Ben o baloya gitmediğim için hiç pişman olmadım.
*
Sonradan TED'li arkadaşlarım oldu. Hatta diyebilirim ki lisedeyken etrafımda olan TED'li insan sayısı sonradan hayatıma girip de yakın arkadaşım olan TED'lilerin onda biri kadardır. Özellikle Baran bu konuda enteresan bir örnek çünkü aslında lisede yan sınıfımda olmasına rağmen bir kez bile merhabalaşmışlığımız yokken sonradan üniversitede yakın arkadaş olduk. Ayşegül ve Selçuk ise benim bir alt dönemim.
*
Yıllar yılı TED etkinliklerine hiç katılmadım. Haziran ayında meşhur Kurufasulye Günü olur, Mezunlar Derneği'nin etkinlikleri olur, hiçbirine gitmek gelmedi içimden. Anca arada bir TED'in lokali olan Torch'a gitmişimdir. O da hakikaten güzel bir yer olduğu için. Neden sonra sonradan edinilmiş TED'li arkadaşlarımın zorlamasıyla bazı etkinliklere katılmaya başladım. Aman Ayşe saçmalama gel işte, sanki herkes kendi 3-F sınıfıyla durmak zorunda, bizbize eğleniriz işte! Gittiklerimin kötü geçtiğini de söyleyemem, eğlenceliydi ama benim için lise arkadaşlarıyla tekrar bir araya gelmek için bir fırsattan ziyade herhangi bir konsere gitmek demekti. Hatta geçtiğimiz günlerde Kızılay'daki efsanevi binanın yıkılacak olması (Jelatin Hanım siz haklıymışsınız, hakikaten yıkıyorlarmış bu arada) nedeniyle "Okulumuza Veda Gecesi" vardı, ona gittik. Sanki ODTÜ'de kortlarda oturuyormuş gibi Selçuk, Ayşegül, Gülsüm birlikte takıldık döndük. Pek de fena değildi. Birkaç kişiyle merhabalaştım, birileriyle konuşmak istemediğim zaman -biliyorum iğrenç ve hiç medeni değil ama- kafamı çevirdim.
*

Bu kadar lafı şunun için ettim - Girizgah problemlerim var-. Bu Cumartesi 2000 yılı mezunları için (buyrun benim) 10. yıl balosu düzenleniyor. Sadece 2000 değil ama 5i'in katları yıllarda mezun olanlar için.. Bu aslında oldukça gelenekselleşmiş bir şey, herkes önemsiyor. Bu da yetmezmiş gibi bir de ertesi gün Kurufasulye günü var. Şebnem Ferah konsere geliyor. Ben baloya gelmeyi baştan reddettim. Mezun olurken gitmedim şimdi mi öyle tuvaletler giyip gideceğim? Elbette Baran ve herkes yine Aman Ayşe saçmalama gel işte, sanki herkes kendi 3-F sınıfıyla durmak zorunda, bizbize eğleniriz işte! dedi. Ertesi günkü Şebnem Ferah konusuna ise sıcak bakıyordum, yine de kararsızdım. Neden bu kadar yabani bir insan olduğum hakkında da galiba oturup düşünmem gerek.
*

Derken, bütün problemler çözüldü, hafta sonu Antalya'ya gidiyorum. İstesem de gidemem hiçbirine, yaşasın!