Sunday, October 31, 2010

ne var ne yok

Orda burda şurda:
*
- Obika açılıyor. Mozzarella bar. Bence son zamanların en mutlu açılış haberi bu. Fratelli La Bufala'nın kıymeti biliniyor mu İstanbul'da?
- Makarona bayılan biri değilim ama Laduree de açılıyor. Türk insanı yıllardır Laduree bekler dururmuş, makarona talep ne çokmuş. Her yerde bundan bahsediliyor!
- Cipriani İstanbul'a bir restoran açılıyormuş. Ben Cipriani'yi Venedik'in ultra turistik Harry's Bar'ından biliyorum. Orası ve sahibi Cipriani Bey (aslında şimdi her yerde bulunabilen) Bellini'yi icat eden ve ilk servis eden yer olmakla ünlüler ve mekan bu sebepten gece gündüz turist kaynıyor. Ben yemek yememiştim ama zaten İstanbul'da o kadar çok iyi İtalyan restoranı var ki, buradakine de yemek için gitmeye gerçekten değer mi bilmiyorum. Fiyatlar büyük sürpriz olmazsa komik derecede pahalı olacaktır.
- Salon Şubat'ta iptal ettiği Emiliana Torrini konserini ne zaman yapmayı planlıyor bilen var mı?
- You Will Meet a Tall Dark Stranger geliyor.
- Beverley Craven 2 Kasım'da Ankara'da konser verecek. Bu haber bana orta okul ve lise yıllarında nerdeyse her gece dinlediğim Capital Radio "all request and dedication hour"ı hatırlattı. "I was lost without you" gün aşırı çalardı o programda. Ne şahane bir radyoydu Capital Radio. O zaman iki kaset alan bir teybim vardı; tek gözün içinde de sürekli kayda hazır bekleyen bir kaset.. Capital Radio dinlerken "rec-pause" sistemiyle kasetler dolusu parçalar kaydedip, kendim kaset kapakları hazırlardım. O zaman internet yoktu -vay beee- o yüzden eğer şarkı sözleri Blue Jean'de yayınlanmadıysa play-pause yaparak şarkı sözü çıkarmak yaygın bir şeydi. Hakikaten düşününce çok manyakça bir şey. Dakikalar sürüyordu. Bir yeri bir türlü anlamazsın, bi daha bi daha dinlersin... Sözleri çıkarınca ne oluyorduysa artık :) Gerçi ben öyle İngilizce öğrenmiş olabilirim!
*
*
Bende:

- Hafta sonu başımızdan geçenlerle ilgili olarak, birkaç önceki postta söylediğim şeylerin hepsi 1 gün kala değişti, başka başka şeyler oldu :) İstemeyle kutlama aynı gece değil, birer gün arayla oldu. Kutlama evde değil, Ali Bey'in yaptığı tarihi jest ile önümüzdeki hafta açılışı yapılacak Çukurhan'da oldu. Bir günde çiçek, müzik, mum, cam vazo ayarlanabiliyormuş -Çoğunu Gizem ayarladı aslında!-. Ben de daha en baştan, son anda ortaya çıkan değişikliklerin de rahatça atlatılabildiğini görmüş oldum. Fotoğrafları Bahar çekti, çok yorduk onu, artık beni gördüğü yerde kaçabilir. Sanırım iki akşam da güzel oldu. Ben eğlendim, içime sindi. Listeye iki çizik atmış bulunuyoruz. Geçmiş olsun!
*
- Perşembe günü sushi kursum var, yuppi!
*
- Pazar günü Alper evleniyor. Hem ben gitmeden öncesine denk geldiği ve kaçırmadığım, hem de Erdem ve Can'ı iki hafta sonu üst üste görmüş olacağım için çok mutluyum!

Thursday, October 28, 2010

kanguru görücem!

Vizelerimiz çıktıııııı! 20 gün sonra gidiyoruz!

O 21 saatlik yolculuğun kaçta kaçında uyuyacak acaba Nevra?

İçecek yine Metpamidleri, bana gelsin filmler, kitaplar, gitsin sudokular, şehir rehberleri.. Sonra başlarım dürtüklemeye "Uyan artıııık" diye. Tek başıma dönecek olmayı ise düşünmek bile istemiyorum henüz!

Hayatımın bir kısmında Avustralya'ya gidecek olma fikri ne güzel, çünkü muhtemelen bir daha gidemem. Hem de orada yaz şimdi, buradaki kışı ne kadar bertaraf edersem o kadar şahane. Hala inanamıyorum, tahtalara tak tak.



Hayat ne garip vapurlar filan.

Wednesday, October 27, 2010

Kızım seni Edi'ye vereyim mi?

Evlenmekle ilgili ilk resmi aktivitemiz gerçekleşiyor, ben de bu adımı hatırlamak ve takıldığımız detayları belgeleyip sonradan rahatça dalga geçebilmek adına blogu kullanıyorum ve konuyu açıyorum. Aaaçtım.
*
Cumartesi akşam "isteme" var.
*
İsteme sonrası evde küçük bi kutlama yapacağız yüzükler de takılacağı için.
*
Ev oldukça kalabalık olacak. Umarım her şey yolunda gider.
*
*
"Evliliğe giriş 101-isteme" dersinde öğrendiklerim şu şekilde:
*
- Formaliteden bol bir şey yok ama aslında standartlaşmış bir usul de yok. Herkes kafasına göre, etraftan duyduğuna göre formalitelerden seçmiş beğenmiş almış ve aslına bakarsanız kimsenin uydurduğu şekil de tuhaf kaçmamış. Her şeyi yapmak isterseniz kafayı yiyebilirsiniz. Sırf isteme değil anlaşılan o ki evlilikten önceki tüm aşamalarda, gereksiz olan ritüellerden, ailelerin illa olsun diye ısrar ettiklerinin dışında tamamının saf dışı bırakılması en isabetli seçim olur gibi, çünkü hakikaten ucu bucağı yok. Benim tek favori geleneğim erkek arkadaşa tuzlu kahve içirilmesi!
*
- Söz denen şeyin ne işe yaradığını hala anlayamadım. Bizde de yüzük takılacak ama belli bir adı yok. Nişan mı söz mü bilmiyorum yani, ama alyansları aldık işte. Bir isim koymak şart mıdır? Yüzükler takıldı kutlaması! (Doruk'la hiç bir araya gelmeden, kuyumculardan fotoğraf çekerek alyans seçtik, ben yüzükleri herhalde o gün görebileceğim.)
*
- Kimine göre istemeyle yüzük takma birlikte olmuyor, kimine göre hepsi bir arada olsa da oluyor. Aslında galiba buna dışarıda bir nişan yapılıp yapılmayacağına göre karar veriliyor. Ne Doruk ne ben nişan istemiyorduk. Şu zamanda görücü usulü evlenmiyorsanız yani birbirinizi tanımak için ekstra zamana ihtiyacınız yoksa, düğünde yapılan şeylerin aynısının neden bir kez de önceden yapılmasına hiçbir zaman anlam veremedim.
*
Bizimkiler aynı gün yüzük takılmasının "isteme"nin doğasına aykırı olduğunu ve arada en azından bir hafta süre olmasının uygun olacağını düşünüyorlardı ama eş-dost-akraba çevresinde yapılan kamuoyu yoklamasında artık bu işlerin hepsinin bir günde olmasının çok yaygın olduğu konusunda fikir edindiler. Hem de yaşlıların ve şehir dışından geleceklerin hem isteme, hem de yüzük takılması için düzenlenecek ayrı bir kutlama için iki defa bir yerden bir yere getirilmesi zor olacaktı. (Biraz da zaman kısıtı söz konusu. Ben 3 hafta içinde yurt dışına gidip bir süre orada olacağım. Nevra daha uzun süre orada olacak, ne zaman döneceği belli değil; Ayşegül Brüksele'e geri dönecek ve bir daha ne zaman ülke topraklarına geleceği belli değil ve bir kutlama olacaksa onların ikisinin de yanımda olması benim için önemli. Ben gitmeden önceki haftasonu Doruk'un İstanbul'da girmesi gereken sınavları var vs. gibi ayrı şehirlerde yaşarken bu işleri halletmenin zorluğundan da dolayı ortaya çıkan problemler..) Haliyle elimizde topu topu tek bir hafta sonu kaldı ve her şey aynı gün olup bitecek, galiba daha iyi olacak. Ben kutlamanın evde olmasını istedim. Dışarıda olsa daha resmi olacağını düşünüyorum, evde daha samimi olacak bence. Hadi bakalım neler olacak.

Sunday, October 24, 2010

anahtar

Fotoğraftaki Bambam'ı bulunuz! Televizyon seyreden Bambam, entersandır ki ev halkının geri kalanının aksine Rasim Ozan Kütahyalı'ya tahammül edebiliyor. Babamın üç, benim eğer bir yandan başka bir şeyle ilgileniyorsam otuz dakika; anneminse ne hikmetse siniri bozula bozula saatlerce seyredebildiği bu program süresince Kütahyalı'nın (1.) sesinin desibeli, (2.) karşısında konuşanın lafını kesme skoru ve hatta (3.) aynen maçlarda ölçülen topa sahip olma oranı gibi "program boyunca konuşma yüzdesi" ölçülmeli. Karşısında sakin kalabilenleri tebrik ederim. Ben televizyon karşısında dayanamıyorum, yüzüme karşı öyle bas bas bağırsaydı nasıl dayanabilirdim bilmiyorum. Ne anlatıyorsa tam karşıtını savunma isteği uyandırıyor insanda. Bambam sen ne dersin? Ne gıcık biri, değil mi?
*
Milenyum serisinin sonuna geldim. Kitapları okumadım, filmleri izledim. İkincisine filmekimi'nde gidebilmiştim. Üçüncüyü kim bilir ne zaman izleyebilirim diye düşünürken evde korsan DVD'si karşıma çıkıverdi. Bizim evde bazen böyle şeyler olur. Babam ve Mert film ve dizi konusunda benim ne istediğimi benden iyi ve önce bilip karşıma çıkartıverirler. Piyangoyu hemen değerlendirdim. Sonunu çok merak ettiğim seriyi tamamladım.

Hafta sonu kısa kısa:

- Dolapta şöyle rengarenk biberler gördüm. Daha önce bu şekilde bir biberle karşılaşmamıştım, tanıştığıma memnun oldum.

- Baran'la Facebook'un kuruluşunu ve bu süreçte Mark Zuckerberg'in başından geçenleri anlatan The Social Network'e gittik. Ben neden bir şey icat edemiyorum diye canım sıkıldı. Dolaptaki biberlerle olan iletişimimle ilgili olabilir mi?
*
- Cumartesi akşam Sushico'da yemek, Cafe Bien (sitesine link vereyim diye google'a yazdım, ilk sayfada benim blog çıktı, uyuyor musun Cafe Bien? Hala web sitesi olmayan café kaldı mı?) sonra da If. GOP Sushico önümüzdeki Cumartesi (30 Eylül) Cadılar Bayramı partisi yapacakmış, bilginize. Edamame'yi (Kabuklu ve tuzlu haşlanmış soya fasulyesi) çok seviyoruz, her gidişimizde mutlaka yiyoruz. Ben markette satıldığını hiç görmedim, evde yapmak istiyorum. Buralardan mı alınıyor? -Al işte ben neden bir şey icat edemiyorum :) - Cafe Bien'e çook uzun süredir gitmiyordum, pek bir değişiklik olmamış, sadece çoook ama çoook kalabalıktı. Hatta eskiden daha sık giderken orada gördüğüm kişileri gördüm yine. Hayat durmuş gibi :) Sonra If'e gittik. Orası da artık saatin geç olmasına rağmen çoook ama çoook kalabalıktı. Ankara sokakta, ne güzel!
*
-Pazar günü yan gel yat, How I Met Your Mother son bölüme kadar izle! Birikmişti, özlemişim ama yüksek dozdan gidebilirim her an. Gözlerim de kıpkırmızı oldu.

Thursday, October 21, 2010

Eylül başı İstanbul'da leyleği havada gördüm. Bayağı bir leyleği. Öyle üç beş değil :)
Bakalım, göreceğiz hakikaten bir işe yarıyor muymuş leylekleri havada görmek?
Şu an vize almaya çalıştığım bir dünyanın öbür ucu ülkesi var. Evin altından delsem delsem nihayetinde oradan çıkabilirim. (Şuradan yapılabiliyor bu iş. Evet; yakın oluyormuş gerçekten!) Gitmeyi başarırsam hayatımın en uzun yolculuğunu yapmış olacağım. Çok heyecanlıyım. Gidebilmeyi çok istiyorum. Hem orada yaz. Kıştan ne kadar kaçsam o kadar güzel. Hadi leylekler, gösterin gücünüzü!
*
Bu akşam Gülsüm'lerde buluştuk. Gülsüm bi milyon tane şeyden oluşan bir sofra hazırlamış. 30 tane sarma yemişimdir herhalde. Baran'a da yüzüncü kez aynı "yalancı" hikayesini anlattırıp yine karnımıza ağrılar girene kadar güldük. Hikayeyi ilk duyduğumda okul kantinindeydim ve beklediğimiz derse girememiştik gülme krizi yüzünden. Aynı şeye her seferinde nasıl bu kadar gülebiliyoruz? Bazı şeyleri Baran anlatınca daha komik oluyor, galiba cevap bu. Yoksa sonunu bildiğin şeye neden gülesin deliler gibi?

Birkaç gün önce Kale civarına gittik. Oraya gidince Washington'da yemek farzdır. Ve Washington'da da Kale Spesiyal Kebap yemek farzdır. Yumuşacık et parçaları, ince doğranmış çoban salata ve kızartılmış pide üzerine yerleştirilir, yeme de yanında yat bir kebap olur. Öğlen öğlen yersen uyuma isteği dayanılmaz bir hale gelebilir. Biz de güya kumaş filan bakacaktık, yemekten sonra mecalimiz kalmadı.


Divan, Çengelhan'ın hemen yanına Çukurhan isimli bir otel açıyor. Yemek kursu hocam Divan otellerinin şefi. Onunla görüştüğümüzde bu yeni oteli gezdirdi bize. Her odası birbirinden farklı. Tamamı Rahmi Koç'un seçimleriymiş. Gördüğüm en güzel otellerden biri desem abartmış olmam. Hayran kaldık. İşte burada.

Ve yemek kursu demişken, sonunda bu konuda uzun süredir yapmak istediğim bir şeyi daha gerçekleştirebileceğim. Her gün yeni indirimler sunan fırsat sitelerinden ve www.sehirfırsati.com'dan muhakkak haberiniz vardır. Eğer yoksa hemen üye olmanızı tavsiye ederim. Şimdiden birkaç kez faydalandık bile. Geçenlerde oradan %50 indirimle satın aldığım Quick China Sushi Kursu için kaydımı yaptırdım. 3 Kasım Çarşamba sushi dersim var!

Bu ara her yer listelerle doldu yine.. 2 hafta sonra şimdiki listelerimdeki her şeyin yanına tik atmış ve gideceğim uzak ülke için yapılacak şeyler listesi hazırlıyor olmayı umuyorum.

Tuesday, October 19, 2010

kelek

Seneler önce uzaylı yiyecekler hakkında bir yazı yazmış ve konuyu belgelerle ortaya koymuştum. (Ben hep çok ciddi işler peşindeyimdir biliyorsunuz, hayatta herkesin bir gayesi var.) Bu da daha önce karşılaşmadığım yavru kavun. Ben evde bunu görüp "Aaa yavru kavun!" diyince ailem daha önce bunun la karşılaşmadığıma çok şaşırdı. Meğer bu uzaylı, dilimizde kendine nadide bir yer edinmiş, günlük diyaloglarımızın bir parçası olan "kelek"miş. Tanışmak bu güne kısmetmiş!

Kelekle oynarken kendimi Güliver gibi hissettim. Böyle şeyleri neden seviyorum bilmiyorum. Marketteyken de sürekli plastik kaplara yerleştirilip üzeri streç filmle kalanmış mini mini patlıcan, havuç ve kabakları sevesim geliyor. İnsanlar bebek seviyor, ben bunları seviyorum, yapı meselesi işte :)


Kelek soyarak yeniyormuş (ben öğrendiğimde biraz geç olmuştu). Ben kendisini elma yer gibi ısıra ısıra yedim, gayet güzeldi. Tadı salatalığa benziyordu. Bence soymadan yenebilir. Hem vitamini kabuğunda di mi?



Ayrıca daha önce Aşk-ı Memnu finaline istinaden yazdığım şu yazıda, Matmazel'in dizinin son güleni olması münasebetiyle artık kariyerimi mürebbiye olma yönünde geliştireceğimi bildirmiştim. Bu kadar kolay olmasını beklemiyordum ama hayatımın fırsatı geçen haftalardan bir IK ekinde karşıma çıkmış bulunuyor. Çocuk gelişimi mezunu olmayabilirim ama kendimi bildim bileli evde bir kardeşim var. Ayrıca hemen bu cümlenin üzerine hoş olmayacak olabilir ama evcil hayvan bakma konusunda 20 sene tecrübem var. Zaten markette de küçük sebzelere bayılıyorum. Problem yaratacak tek bir konu bile yok. Matmazel olacağım :)

Monday, October 18, 2010

bambam büyüyor! - kronolojik bambam

Bambam tahminen 2 buçuk aylık oldu ve günden güne büyümesini izlemek çok zevkli. Bir hafta gidip geliyorum, gözlerime inanamıyorum; iki katı boyuta ulaşmış oluyor.

Hayatımda gördüğüm hiçbir kediye benzemiyor. Galiba kafadan kontak. Sabit bir fotoğrafını çekebilmek için ya uyumasını beklemek zorundayım, ya da çektiğim 30 pozdan birinin düzgün çıkmasını ummak. Sürekli ama sürekli etrafta neye saldırsam diye geziniyor. Havalarda uçuyor. Parmak gördü mü aklını kaybediyor. 24 saat oynasanız sizinle oynayacak gibi bir enerjisi var.


Sürekli koşturup yoruluyor. O azıtık yaratık sanki çizgi film izliyormuşsunuz gibi pat diye uyuyakalıyor. Uyurken illa kucağa geliyor ve bluzun bir yerini tutup emmeye başlıyor. Cuk cuk cuk emerek uyuyor. Öyle masum, öyle tatlı ki, biraz önce evin içinde roket gibi hareket eden sanki o değil. Sonra uyanıyor.

Birden ama hakikaten çok ani şekilde karnı acıkıyor ve ciyaklamaya başlıyor. Sesini duysanız sanki kuyruğundan tuttum baş aşağı sarkıtıyorum sanırsınız. Sanki yüz yıldır aç, anında yemezse ölüverecek. İki ayağımız bir pabuca girerek yemeğini veriyoruz. (Bu konuda da çok enteresan zevklere sahip. Balık, ekmek ve kuru mama yiyor, süt içiyor. Tüm menüsü bu. Ne et yiyor, ne tavuk, ne ciğer.)


Adını öğrendi. -Annem Bambino diye seviyor; hayvan mecbur onu da öğrendi :) -Kendi kendine dışarı çıkıp geri gelmeye de alıştı artık. Bahçeden dışarı kaçmıyor. Dolaşıp geliyor. Zaten evde tutmak pek mümkün değil. O tiz viyaklama ile bize yaptırtamadığı pek bir şey yok. Bir süre görmeyince özlüyor. Kavuşunca viyaklayarak bir şeyler anlatıyor; henüz o kısmı anlayamıyoruz. "Nereye gittin be, nerdesin ne zamandır, sıkıldım hadi parmağını uzat da delireyim" filan herhalde :)

Bıyıklarıyla ilgili gizemli olaylar dönüyor. Bize geldiğinde upuzun bıyıkları vardı. Sonra bir farkettik, makasla kesilmiş gibi kısacık. (Hatta babam "Kim kestiyse ortaya çıksın yoksa eve kamera yerleştiricem!" diye tehditlerde bile savurdu. Neyse ki veteriner ara ara yavru kedilerin bıyıklarının böyle kırılabildiğini söyledi de zanlı durumumuz ortadan kalktı.) Şimdi uzuyor bıyıklar..

Bambam bülteni bu şekilde. Periyodik olarak yayınlanacak.

p.s: Pelur kağıdı satan bir yerler biliyor musunuz? Danke schön.

Friday, October 15, 2010

Aaaaa neler oluyorrr!

Geri geldim başlıklı yazı orada öyle şaka gibi duruyor; ben geldim sanmıştım, bir türlü gelemiyorum. Anlatacak şeyler biriktikçe birikiyor. Bu ara aklım bir karış havada. Hem mutlu, hem heyecanlı, hem de şaşkınım. Yani kafam çorba. Haydi başlıyorum, bakalım tek bir posta sığacak mı her şey. Assolist haber olmaktan çıkıp yurttan sesler korosuna dönüşen haberler silsilesine buyrun...
*
Biiiiiir: (Trampet sesleri) Doruk'la evleniyoruz!!! Aslında her şey bir süre önce biz Çandarlı'dayken oldu. Bizim henüz küçük çocuklarken tanışıp arkadaş olduğumuz, yıllar sonra bir yaz beraber olmaya başladığımız, "en mutlu olduğun yer"i soran bir ankette birbirimizden habersizce adını yazdığımız yer olan Çandarlı'da. Şimdi bir de böyle bir anlamı olacak Çandarlı'nın bizim için. Galiba henüz pek idrak edebilmiş de değilim, sanki tüm bunları başka biri yaşıyormuş gibi hissettiğim zamanlar oluyor ama sanırım bu şu aşamada normal :) Henüz tarih, yer, hiçbir şey belli değil. Konuyla ilgili yavaş yavaş içimden panikliyorum. Her şey netleştikçe alenen paniklerim artık. Aylar sürecek hazırlık süreci boyunca burayı bir evlilik bloguna çevirip içinizi baymamaya gayret edeceğim. Siz de beni arada idare edersiniz artık :) Konu hakkında pek fikir sahibi değilim. Siz de benim en güvendiğim kamuoyu araştırma grubusunuz, sordukça sorarım artık :) Aileler tanıştı. Şimdi isteme ile başlayacak bir furya bekliyor bizi. Bakalım nasıl komik, gergin ve heyecanlı zamanlar bekliyor bizi :) Çok eğlenerek hazırlanmak istiyorum evlenmeye ve bir süre sonra pek de umrumda olmayacak -perde rengi gibi konular- ile ilgili kafayı yemeden bu curcunanın tadını çıkarmak..
***


Verecek haberlerimin ilki, heyecanlı ve mutlu olan buydu.. Bunun bir de beni biraz korkuttuğunu itiraf etmem gereken yüksek dozda şaşkınlık içeren bir yüzü var. İşte şudur:
*
İkiiiiiii: Evlenmek, Doruk'un iş hayatıyla ilgili son gelişmeler nihayetinde İstanbul'a taşınmamız manasına geliyor. Normal plana göre Doruk Ekim sonu temelli Ankara'ya dönüyordu ve her şey rahat rahat ilerleyecekti ama birden böyle bir gelişme oldu. Ben de malesef İstanbul'da yaşamayı oldum olası hiç istemedim, o yüzden bünyem bu fikre direnç gösteriyor. İstanbul'a arada bir hafta sonları gitmekten, oranın koşturmacasındansa keyfini sürmekten, her gün trafikle filan hiç uğraşmadan sadece gitmek istediğim restoran, konser vb ne varsa birkaç gün içinde onlara uğrayıp geri gelmekten çok mutluydum. Bir şehri güzel yapanın o şehirde yaşadığın hayat olduğuna inanıyorum. Ankara'nın sevmeyeni çoktur, muhtemelen onlar beni anlamaz. Belki Ankara'da artık bana kardeş kadar yakın arkadaşlarım, beraber olmanın benim için ne kadar önemli olduğunu İtalya'da yaşarken iyice keşfettiğim ailem ve burada sürdürmekten böylesine keyif aldığım bir hayatım olmasaydı kalkıp gitmek daha kolay olurdu. İstanbul'da -henüz ortada olmayan- işime ve aynı zamanda onun işine yakın oturma gereği, evlere şöyle bir baktığımda Ankara'da oturulabilecek evlerin standardının çoook daha altındakilere üç katı fazla para ödemek zorunda olmak, benim İstanbul'da hiçbir iş halletmeyi bilmemem gibi pek de şipşak çözülemeyecek şeyler dönüyor kafamda. Yani aslında evlenmekle ilgili değil de İstanbul'a gittikten sonra hayatın nasıl olacağına dair sorular çok.. İstanbul'un bizden götürecekleri, bize vaad ettiklerinden daha çok gibi geliyor bana. Biz hep çok iyi vakit geçirdik Ankara'da. İstanbul'da yaşamanın zorluğu bunun eskisi gibi olmasını engeller diye korkuyorum. Değişikliklere karşı her zaman benden beş yüz kat serinkanlı tepki veren Doruk Bey her şeyin güzel olacağını söylüyor ama şu an karşıma Nostradamus'u oturtsanız ve aynı şeyi söylese ona bu kehanetini yedirecek yüz tane şey sayabilecek durumdayım :) Evet biliyorum "Ayol Ankara İstanbul arası kaç saat ki, istediğin zaman gider gelirsin!" Susunnn :)
*
Her şeyi hep Ankara'da olur diye düşünmüştüm, anlaşılan o ki o, bir seneden uzun süredir orada yaşamasına rağmen bu gelişmelere hiç hazırlamamışım kendimi. Şu anda bu bir zorunluluk, daha önümüzde kayda değer bir zaman var; o zamana kadar belki bir değişikliklik olur diye umudum var :)

*
İşte böyle uzun süre yazmayınca aynı postta hem çok mutlu, hem de biraz karamsarlıkla yazılmış haberler ardı ardına geldi :) Ruh hali raporu budur. Hep birlikte durumu idrak edişime ve önümüzdeki aylarda başıma gelecek şeylere şahit olacağız. Allahım beni manyak gelin adayı yapma. Amin.
*
Ya işte böyle sevgili blog. Evleniyorum ben :)