Friday, December 31, 2010

2011

Herkese sağlıklı, mutlu, rengarenk bir yıl diliyorum!

Monday, December 27, 2010

Gingerbread kurabiye!

Yılbaşı kurabiye yapmak için iyi bir fırsat. Çünkü nereye sığdıracağımı bilmediğim yüzlerce kurabiye kalıbının arada bir ortaya çıkıp değerlendiği zamanlardan biri bu. Arada bir aklıma geliyor, yapıyorum ama sanırım bizim evde kek, kurabiye gibi yiyecekler pek popüler değil. Ben de buna rağmen her rastladığımda kurabiye kalıbı edinmekten kendimi alamıyorum. Evde yaşadığı popülerite eksikliğine rağmen, kurabiye pişirmeyi en sevdiğim şeylerden biri. Galiba bu aşkı biraz da o çeşit çeşit kurabiye kalıbına borçluyum. Bu kalıplar sayesinde aynı tarifi uyguluyor da olsam sanki her seferinde farklı bir kurabiye yapmış gibi oluyor.Bence Noel ve yılbaşının birbirine bu kadar yakın olması güzel bir tesadüf olmuş. Çünkü çoğunluğunun Noel'le uzaktan yakından bir ilgisi olmayan bir ülkede yılbaşı ağacı ve "gingerbread" kurabiyelerin yılbaşı zamanını şenlendirmesinin başka bir yolu yoktu heralde. Bu kurabiyeler Noel kurabiyesi olmayabilir, ne de o süslediğimiz ağaç Noel ağacı.. Bunlar yılbaşı kurabiyesi ve yılbaşı ağacı! Ve bence bu haliyle oldukça güzeller! Noel Baba konusu biraz karıştırıyor işi! Neyse, ben aile kurabiye kalıbı setimi bu fırsatla kullanmış oldum. Baba ve anne o kadar büyüklerdi ki sadece tek bir büyük erkeği kullandım. Kedilerimiz bile var! (Evet kuyruklarına bakınca köpek olduklarına dair bir şüphe oluşmuyor değil ama bıyık yaptım kedi oldu!)

Asıl niyetim Bahar ve Merve'nin tarifini uygulamaktı ama ani bir kararla bu sefer pekmezi işin içine katıp Gingerbread kurabiye yapmak istedim. (İtiraf edeyim gingerbread ev yapmayı hayal ediyordum ama zorluğuyla ilgili o kadar çok yorum okudum ki, caydım. Hem de ben o evi hayatta kimseye yedirmezdim ve öylece süs olarak bozulurdu. Madem bir şey pişiriyorum bari insanlar da yesin di mi? E hadi Ayşe o zaman hem ondan hem ondan yap! O konuya da She Who Eats'den bir çözüm buldum. Evi ekmekten yapacağım. Hadi bakalım!) Yabancı kaynaklardaki tariflerde gingerbread için genelde reçetede verilen "molasses", bizdeki pekmezi tam karşılamıyor ama yine de pekmezli tarifler hem lezzetli oluyor, hem de şahane bir koku veriyor. Ben Martha Stewart'ın tarifini kullandım. Tarifteki un 6 cup olmasına rağmen benim karışımıma çok az geldi. Daha önce Martha Stewart'ın birçok kurabiye tarifini denemiş ve hiçbir aksaklık olmadan sonuç almıştım. Defalarca un eklemek zorunda kaldım. Galiba o kadar çok un ekledim ki sonunda gingerbread rengi açıldı! Bu belki de renk farkı esmer şeker yerine normal toz şeker kullanmaktan olmuştur. Fark edebileceğiniz üzere kurabiyelerin bir kısmını hafifçe yakarak (!) renk konusunu çözdüm. Üzerini süsleyince koskocaman bir kurabiye koleksiyonum oldu!
Görünüşleri ve kıvamları güzel olsa da bana tadları kurabiyeden çok bisküvi gibi geldi. Biraz fazla kıtır kıtır. Kimse beğenmeyecek diye düşünürken üçer beşer gitti. Yine de bu tarifi bir daha kullanmayacağım çünkü milimetrik hesapla pişiren biri için "aldığı kadar un" yapılacak en beter eziyet! Bir taraftan da üzerinden kaç gün geçti ama hala o kadar güzel kokuyorlar ki.. Ben en iyisi kendime bol unlu, bol pekmezli bir tarfi daha bulup yılbaşı gelmeden bir de onu deneyeyim!

Friday, December 24, 2010

mırıldanma

Yeni yıl mı geliyormuş? Gerçekten haberim yok. Ben yine leyla devrine girdim ve kafamda bir milyon şeyle beraber etrafımdaki şeylere çaktırmadan uyduluk yapıyorum; onlar beni gezegen sanıyorlar. Garip bir dönem bu. Beyin fonksiyonları maksimumda, alınan yol sıfır. Arabama disko topu alıp astım ama, bu sayılır mı?

Arada İstanbul'a gittim geldim. Doruk ördekli cupcake'lerini üfledi ve yeni bir ondalık basamağa merhaba dedi. Itsume ve Obika'ya ilk kez gittim. İkisini de beğendim. Hiç fotoğraf çekmemişim. Leyla devri çocuklarıyız biz, aklımız neredeymiş bilmiyoruz Ayşe Hanım.

Sürekli House seyrettim. Hala seyrediyorum. Wilson'ı ve Cameron'ı çok seviyorum. D&R'da House ile ilgili bir sürü kitap gördük, ne komik. Hatta Hugh Laurie bile kitap yazmış ama kendi hakkında değil. Yılbaşı kurabiyesi yapacağım. Daha önce fotoğrafını koyduğum petibör yastık için gerekli malzemeleri aldım, onu imal etmeye başlayacağım. Tırnaklarımdaki gri oje hakikaten çok çirkin, onu çıkaracağım. (+ Önemli şeyleri düşünmeyi engellemek için tırnağımdaki ojenin rengini vs. suni gündem maddesi yapmayacağım.)Yeni yılda beni bekleyen on yüz bin milyon tane değişiklik olduğu için iyi düşünüp, dileklerimi iyi seçeceğim. Çünkü ben ne istersem olmuştu, bu sefer de olabilir.


Uzaylıları temsil ettiğine inandığımız için Ufo (aslında kuyruğu vücuduna sonradan yapıştırılmış gibi olduğundan Kuyruk da olabilirdi.) ve karnındaki minik beneklerden ötürü Benek kızkardeşler huzurlarınızda. Öyle tatlısınız ki, gerçekten yaşlanınca 100 kedili deli kadın olacağıma dair git gide şüphem kalmıyor. (Ufo'ya çirkin diyeni döverim.)

Thursday, December 23, 2010

Sydney 8 - The Boat House

Şimdi size harika bir restorandan bahsedeceğim. Daha kapısından girerken bayıldım. Sonra da birçok küçük detayla beni şaşırtmaya devam etti. Palm Beach'de yer alıyor. Palm Beach Sidney'e arabayla bile 1 saate yakın sürüyor ama açık ve net: sadece buraya gitmek için bile o kadar yolu gitmelisiniz. Yalnız aklınızdan çıkarmamanız gereken şey restoranın sadece öğlen 3'e kadar hizmet verdiği. Sonra buraya kadar geldik, hiçbir şey yiyemedik demeyin. Web sitesi burada, sizi hemen içine çekecek, biliyorum. Ben de fotoğraflar çektim ve buraya koydum ama sitenin galerisinde biraz gezinin, neden bahsettiğimi hemen anlayacaksınız.

Burası giriş. Rengarenk bitkilerin arasında, satın alabileceğiniz patlıcanlar, kabaklar var. Sanki harika bir evin verandasında gibisiniz. Minderler, tabureler çok sıcak. İnsanın yayılası geliyor hemen.

İçeri girince ise şeker ve kurabiye cennetindesiniz. Rengarenk her şey. Tüm mobilyalar, tüm aksesuarlar o kadar özenli ki, her bir parçayı dakikalarca inceleyebilirsiniz. Ben yemek masasına aşık oldum.

Siparişinizi verip arka verandaya, deniz kıyısına geçiyorsunuz. Biz gittiğimiz gün erken kapatıyorlardı çünkü akşama bir düğün organizasyonu vardı. Gerçekten hayal bile edemiyorum ne kadar güzel olacağını buradaki bir düğünün. Esra "İşte tamam bulduk senin mekanı, burada yapalım ne olacak!? Gelir herkes, o kadar da uzak değil!!" dedi. İkna olmama çok az kalmıştı :) Bununla ilgili bir galeri de var Functions kategorisi altında, merakı olan oraya da göz atabilir.
Menü çok geniş değil. Toplam 10-15 seçenek var ya da yok ama hepsi harika görünüyor. Yarı açık mutfak çalışıyorlar. Etrafın fotoğrafını çekme bahanesiyle bayağı dolaştım mutfağın önünde. Fish and chips ve beef burger yedik. Aslında etraftan anlaşılana göre burada en popüler yemek koca bir kasede gelen karideslerdi ama soğuk servis edildikleri için tercih etmedik. Ama sunumu gerçekten harika olan peynir tabağında aklım kalmış, bunu tabağı tüm detaylarıyla hatırlamamdan çıkarıyorum.



Veee Sidney'in merkezine 1 saat uzaklıktaki küçük bir kasabanın, küçük şirin restoranında karşıma çıkan çok şık Divan naneli lokum kutusu vurucu noktayı koydu. "Bu buraya nasıl gelmiş olabilir? Divan'ın lokumlarını Türkiye'de bile öyle her yerde bulmak mümkün değil, bu nasıl mümkün oluyor?" diye düşündüm düşündüm işin içinden çıkamadım. Eve gider gitmez de lokum fotoğraflarını Divan'ın şefi Ali Bey'e e-mail ile gönderdim.
TheBoat House hep aklımda kalsın istiyorum. Oralara tekrar gidebilirsem, yine buraya uğramak istiyorum.

Wednesday, December 22, 2010

Sydney 7 - Wildlife World & Taronga Zoo

Evet Sidney'den döneli 2 hafta oldu bile ama anlatacaklar bitmiyor. Galiba 10-15 yazı daha yazabilirim bu konuda. Gerçi fotoğraflar kendi kendilerine konuşuyorlar ve ben fazla bir şey yazmıyorum ama yine de albümü her açtığımda "Bunu atlamamam gerekiyor!" diyorum. Sidney macerası devam ediyor. (Nevra tamam güzel orası ama artık yuvana geri dön.)
Bu yazıda Darling Harbour'daki Wildlife World ve Circular Quay'den bir feribot uzaklığındaki Taronga Zoo'da çeşitli yaratıklarla olan karşılaşmalarımız var. "Hani kanguru, hani koala?" işte geliyorlar!

Tazmanya Canavarı!!!! Evet çizgi filmden tanıdığımız o varlık aslında bu şirin şey. Gündüz saatlerini genelde uyuyarak geçiren canavar geceleri felaket oluyormuş ve sürekli oradan oraya koşturup seyredenleri şaşkına çeviriyormuş. Tehlikeli bir hayvan olduğunu da eklemek gerek. Hiç öyle görünmüyor da olsa..


Tavus kuşu. Çok güzelsin.
Benekli geyikler. Sanki masaldan çıkmış gibi değiller mi? Gece olunca üzerlerindeki beneklerin fosforlu fosforlu parladığına inanıyorum :)
Dişi aslan. Vuuu.

Hayvanlara mola verirsek göstermek istediğim komik bir detay var. Hayvanat bahçesinin birçok noktasında aynı fotoğraftaki gibi puset park alanları vardı. "Stroller Parking" işaretli tabelalar ve altında park etmiş pusetler çok komik bir manzaraydı. Trafik kontrol altında!


Zürafalar bahçenin en manzaralı kısımlarından birinde yaşıyorlar. Yeni doğmuş bir zürafanın boyu aşağı yukarı 2 metre oluyormuş :)



Komik kabuklu kaplumbağalar! Kabukları sonrada yapıştırılmış gibi değil mi? Ama çok tarz sahibisin kaplumbağa, hakkını yememek gerek.

Dev iguananın tasarım harikası ayak parmakları!

Taronga Zoo'dan Sidney manzarası.
Kanguru!! Hadi sana torpil. İki tane foto.


Koala!! Ah bu garibim koala meğer günde 20 saat uyuyormuş. Bakıyoruz bakıyoruz nasıl miskin, sürekli bir uyku halinde. Bir öğrendik ki yapıları gereği sadece okaliptus yaprağı yiyebildiklerinden enerji seviyeleri her zaman çok düşük oluyormuş ve enerji tasarrufu için günde 20 saat uyuyup, neredeyse hiç düşünmüyorlarmış. Çok şirinler ama bu ne biçim hayat koala? Hep uyu, hiç düşünme, sürekli bir ağacın tepesinde..

Thursday, December 16, 2010

Sydney 6 - Plajlar

Kışı hiç sevmeyenler grubu dönem başkanı olarak, karlar altında geçirdiğimiz bu günlerde Sidney'den plaj manzaralarını huzurlarınıza getirmekten onur duyarım. İnsanoğlu kuş misali şekerim. Dün parmak arası, bugün buz temizleyici. Hiç de öyle her mevsimin ayrı güzelliği yok. Güneş olmayan mevsimden hayır mı gelir. Peh.
Sidney'in en güzel yönlerinden biri de hem kocaman bir şehir olup, hem de incecik kumlu plajlara ev sahipliği yapması. Hem sahil kasabası, hem metropol. İş çıkışı sörf tahtasını kapan plajda, böyle de garip bir yer. Mesela evden bikiniyle çıkıp, plaja belediye otobüsüyle gidebiliyorsunuz. Kimse de size uzaylı gibi bakmıyor. Ankara'da otobüse bikini üzeri plaj kıyafeti ile bindiğimi düşünüyorum da (Ankara'da hangi plaja gidiyorsam artık!), yüzde yüz akşam haberinde izlersiniz beni o gün. Ben deniz diyip duruyorum ama elbette okyanus kıyısında Sidney. O yüzden aslında yüzmek için çok dalgalı. Ya girip dalgalarla zıplayıp, oynayacaksınız, ya da sörf yapacaksınız. Gittiğimiz birkaç plajdan fotoğraflar geliyor. Geeldi.

Manly
Palm Beach
Palm Beach başka bir koy
Palm Beach'e giderken gördüğümüz, sokak lambasına tünemiş komik kuş
Ve Sidney'in en ünlü plajı Bondi


Sydney 5 - Sydney Opera House

Döndüm, ama daha o kadar çok yazacak şey var ki hala Avustralya hakkında.. Bir an önce tüm detayları verip zaman uyumlaması yapmam gerek! Mesela farkettim ki Avustralya deyince aklımıza ilk gelecek şeylerden hiçbiri ile ilgili bir şey yazmıyor burada. Hani nerede kanguru, hani nerede koala, hani nerede meşhur Opera House, e peki hani nerede Aborijinler? (Aborijinler nerede onu ben de bilmiyorum, şimdiden itiraf edeyim. Yerlilerden özür dilemek adına Aborijin dilindeki halleriyle bırakılmış semt isimleri hariç -Wooloomooloo, Kirribilli gibi- pek bir izleri yok şehirde..) Kanguru ve Koala'yı Wildlife World ve Taronga Zoo ünitelerinde işleyeceğiz o yüzden ilk durağımız Sydney Opera House.
Efendim Avustralya'dan tarafınıza ulaşacak envai çeşit buzdolabı mıknatısı, anahtarlık, kartpostal vb türü hediyelik eşyaların istisnasız tamamının üzerinde bir resmini görebileceğimiz Opera House anlaşılabileceği üzere sadece Sydney'in değil, Avustralya'nın da sembolüdür. Yeni yıla ilk giren olunca ne oluyor bilmiyorum ama Opera House'un bulunduğu koyda yapılan yılbaşı kutlamaları o kadar görkemli oluyor ki, her sene tüm dünyanın gözü buraya çevriliyor. (Hep böyle bir cümle kurmak istemiştim: Tüm dünyanın gözü buraya çevriliyor!) Denizin üzerinde yüzlerce tekne, rengarenk havai fişekler..

Bu şahane bina Danimarkalı mimar Jorn Utzon tarafından tasarlanmış ve inşası 1959'da başlayıp, 1973'te tamamlanmış. 2007'de Dünya Mirasları Listesi'ne girmiş. Kompleksin içinde birçok salon ve yıl boyu devam eden performanslar var. Satışa çıkış tariherini takip ederseniz uygun fiyatlı biletler yakalamak mümkün. Gösteri izlemeseniz de gidip binayı gezin.
Peki nasıl ulaşıyorsunuz? Aslında "kime sorsanız gösterir" ama Circular Quay'e giden herhangi bir otobüs ya da metro ile burası 5 dakika yürüme mesafesinde.


Opera House'un hemen alt tarafında Harbour Bridge manzaralı kocaman bir bar alanı var. Gün boyu canlı müzik.. Hatta 11'de şampanya kadehleri tokuşturulduğuan şahit olduk. Hayat sana güzel Sydney! Geçenlerde Nevra haber verdi. Opera House'un önünde Oprah (opera-oprah) Winfrey'in programı çekilmiş, konuk da Russell Crowe'muş, sonraki gün de Nicole Kidman ve Hugh Jackman. Hadi hepsini geçtim Nevra, Hugh Jackman çıkmış oraya, neymiş, sen orada manastır çiz, olacak iş değil. Bir daha bulursun da yaklaşırsın adamın yanına 300 metreden yakına.. Cık cık cık.

Sunday, December 12, 2010

Uzun bir yolculuktan sonra sonunda birkaç gündür evdeyim. Burda olmayı özlemişim ama evde beni pek de mutlu haberler beklemiyormuş. Geldiğimde öğrendim ki Bambam artık hayatta değilmiş. Hem de yeni değil, ben gittikten birkaç gün sonra kaybetmişiz onu. Bana söylememişler. Bambam hayatımda karşılaştığım hiçbir kediye benzemiyordu. Daha avuç içi kadar olduğu zamandan itibaren inanılmaz hareketliydi. Aslında galiba doğru kelime "deli". Bambam bildiğin deliydi. Enerjisi, sürekli atak ve firar halinde olması sizi saatlerce peşinden koşturuyordu. Onu evde zaptetmenin zor olacağını biliyorduk, bir gün çekip gider ve gelmeyebilir diye korkuyorduk. Çünkü kontrol edilemeyen bir dışarı sevdası vardı. Kimsenin yapabileceği bir şey yok, böyle olacakmış. Keşke biraz daha büyüseydi. Keşke Maksi gibi uzun yıllarını bizimle geçirebilseydi. Belki o zaman ölümü bu kadar keşke barındırmaz, biz de bu kadar üzülmezdik. Uzaktayken her görüşümde beni gülümseten, bilgisayarımın masaüstündeki Bambam fotoğrafını bakmaya dayanamadığım için değiştirdim. Şimdi evde sevgi ve ilgi bekleyen iki mini mini yavru var veterinerde kendine yuva ararken kendini bizde bulmuş. Avustralya'dan dönünce eve geldiğimde karşıladılar beni. Her baktığımda bana Bambam'ı hatırlatıyorlar. O yüzden hem içimi sıcacık yapıyorlar, hem de içim sızlıyor onlara bakarken. Daha isimleri yok. Maksi'den sonra biliyorum ki zaten hayatınızı paylaştığınız hayvanların yeri dolmuyor. Aynı hayatımızdaki insanlar gibi. Bu yavruları çok seveceğiz ama Bambam'ın sızısı hep orada duracak. Maksi'ninki nasıl duruyorsa. Aradan bu kadar kısa zaman geçmişken iyi bir fikir mi diye düşünür ve burada olsaydım karşı gelirdim muhtemelen yavrulara. Ama yanlış yapmış olacaktım. Bu minik halleriyle veterinerin muayenehanesi yerine evde geçirdikleri gece sayısı bir tane bile fazla olsa bu iyi.. Yaşam döngüsüne böyle şahit olmak ürkütücü ama gerçek.

İyi uykular Bambam. Seni çok sevdik, çok özlüyoruz. İyi ki bizim kedimiz oldun. Resmini koyamıyorum buraya, çünkü hala bakamıyorum. Galiba öyle de gidecek.

Monday, December 06, 2010

Melbourne 5 - Bi güzel bi komik

Çok sevdiğimiz, zeytinyağına buladığı elleriyle sebze meyve mıncıklamasına hasta olduğumuz Jamie Oliver'ın meşhuuur Fifteen'inin bir şubesi de Melbourne'de. Gitmeden bilmiyordum, alakasız bir ara sokakta karşıma çıkınca çok sevindim. Restoran ve menü gayet güzel görünüyor, denenebilir.




Bir de şu Scientology kiliselerinden birini bir daha görürsem vallahi içeri girip "Kardeş napıyorsunuz siz, okuyoruz anlamıyoruz, bi anlatın yahu" diycem.



Melbourne'de olan biten, gördüklerimiz elbette bu kadar değildi ama artık Sysney'e geri dönme vakti geldi! Melbourne serisi burada sona eriyor. Esen kalın.

Melbourne 4 - Eureka Skydeck

Skydeck garip bir yer. 92 katlı bir bina. Şaşırmaya daha asansörde başlıyorsunuz. Çünkü bu tuhaf asansör gözlem katı olan 88.kata 37 saniyede ulaşıyor. Kendinizi uzay mekiğinde hissediyorsunuz. Kulaklar tıkanıyor, insanın içi kalkıyor. (Bu arada güney yarımkürenin en yüksek binası demişim birkaç yazı önce, hiç sesiniz çıkmıyor. En yüksek "public vantage point" buradaymış, yoksa en yüksek değilmiş. Evet Kuala Lumpur'dakileri rüyamda gördüm birden! Sonra öğrendim ki Avustralya'da da bundan yüksek bir bina varmış ama gözlem noktası bununki kadar yüksek değilmiş.) Neyse, konuyu yeterince aydınlattık herhalde, devam.
Gözlem katını yere kadar camlı yapmışlar. İnsanın başı dönmeden yürümeye alışması biraz süre alıyor. Nevra kenarlara pek yanaşamadı bir süre :) Tahmin edersiniz ki manzaralar şahane, arabalar karınca, insanlar zaten yok vs. Şehir de aslında amma büyükmüş, ucu bucağu yokmuş. Alttaki fotoğrafta Eyfel Kulesi'ne benzeyen yapı The Arts Centre.




Denetim şirketlerine tepeden bakmanın zevki :)



Melbourne üzerinde Ayşe hayaleti!


Down to Earth! Bana çok komik geldi!

Saturday, December 04, 2010

Melbourne 3 - Crowne

Crowne Towers Hotel'e aslında bu şahane Noel dekorasyonu ve şov için gitmemiştik. Derdimiz kumarhaneyi görmekti :) Ama kapıdan girip bu renkleri görünce bayıldık. Bizi slot makinelerinden bir süre de olsa ayrı tuttuğu için otel yetkililerine teşekkür ederim. Yoksa bütün geceyi "5 tane karpuzu bir sıraya dizeceğim" diye çok manalı gayretlerle geçirmek mümkün. Gerçi ben kendimi çok kaptırırım sanıyordum, pek öyle olmadı. Hatta 5 dolar koyup 30 dolar kazandık bile. Görseniz sanki milli piyangonun büyük ikramiyesi bize çıktı sanabilirdiniz! Elbette haydan gelen huya gider, pek bir hayrını göremedik kazancımızın. Git git bitmeyen, ucu bucağı olmayan bir alandı sanki kumarhanesi. Ama durumda bir de garip taraf var. Her yer yaşlı teyze! Bir tek yaşlı teyzeler mi düşkün slot makinelerine? :)
*
Yolunuz bu taraflara düşerse, bir de Christmas zamanıysa mutlaka Crowne'ın içine girin, dev oyuncaklara bakın ve şovu seyredin. Ayaküstü bir sirk gezisi yapmış olursunuz! Elbette kumarhaneye de bakmadan çıkmayın. Çünkü onu size ben gösteremeyeceğim, fotoğraf çektirmediler. O koskoca alanda benim fotoğraf çektiğimi nasıl anladılar onu da bilmiyorum ama galiba çok fazla kumarhaneli film seyretmişim. Hiç direnmedim, hemen korkup, fotoğraf makinesini ortadan kaldırdım!


Bu da şovun bi kısmının videosu:

video