Monday, January 31, 2011

girebolu


Bu haftasonu uzun süredir yağmadığı kadar kar yağdı. Cuma günü bez spor ayakkabılarla dışarda gezerken, cumartesi sabah bembeyazdı her yer. Çok güzel manzaralar vardı. Karlar çamur rengini almadan hemen önce kışın Ankara'ya çok yakıştığını düşündüm. Dışarı çıkmak zorunda olmadan, evde iki minik kedi, elimde tığ ve etrafım rengarenk yünlerle kaplıyken kışı sevebiliyormuşum ben; bu da yeni bir bilgi.

Yarın çabuk geçsin istiyorum. Çabuk geçmese de güzel haberler getirmesini bekliyorum. Minik Benek iyi olsun..

Tuesday, January 25, 2011

83. Oscar adayları açıklandı!

Evet, yine senenin o vakti geldi. Geçtiğimiz sene Avatar'a rağmen The Hurt Locker'ı 9 dalda aday gösterip, bir de utanmadan bu filme "En iyi film" ve "En iyi yönetmen" ödüllerini layık görerek, zaten kendilerinin objektifliğiyle ilgili sallantıda olan fikirlerimizi E bu kadar da olmaz ki! noktasına taşıyan akademi, bakalım bu sene neler yapacak? Sinema konusunda gerçekten bir kıstas oluşturup oluşturmadığı bolca konuşulan, yine de görkemli töreninden midir, ışıltılı kırmızı halı geçişinden midir bilinmez, gözümüzü alamadığımız ve adaylar açıklanınca kendimizi pür telaş vaziyette henüz izlemediğimiz aday filmleri izlemeye adadığımız Oscar töreni bu sene de bir süreliğine gündemimizi meşgul edecek.

83. Oscar ödülleri için adaylar bugün açıklandı. Tören 27 Şubat'ta. Gecenin sunuculuğunu Anne Hathaway ve aynı zamanda "En iyi erkek oyuncu" kategorisinde adaylığı bulunan James Franco yapacak. Adaylıklarda çok büyük sürprizler yok. Akademi geçen sene "Up" ile yaptığını bu sene "Toy Story 3" ile devam ettirerek "En iyi film" kategorisini bir animasyon ile süslemiş. En iyi yönetmen kategorisinde Christopher Nolan'ı görememek, The Social Network'ün abartılmış sekiz adet adaylığı bu senenin ilk ukteleri. The King's Speech'i henüz izlemedim. Kayda değer olduğunu düşündüğüm eksik filmleri tamamlayayıp, geleneksel favori filmler piyangosunu düzenleyeceğim. Kendime gün belirliyorum: 15 Şubat!

Önemli dallardaki bazı adaylıklar şöyle:

En iyi film adayları:
127 Hours
Black Swan
The Fighter
Inception
The Kids Are All Right
The King's Speech
The Social Network
Toy Story 3
True Grit
Winter's Bone

En iyi erkek oyuncu adayları:
Javier Bardem - Biutiful
Jeff Bridges - True Grit
Jesse Eisenberg - The Social Network
Colin Firth - The King's Speech
James Franco - 127 Hours

En iyi kadın oyuncu adayları:
Annette Bening - The Kids Are All Right
Nicole Kidman - Rabbit Hole
Jennifer Lawrence - Winter's Bone
Natalie Portman - Black Swan
Michelle Williams - Blue Valentine

En iyi yardımcı erkek oyuncu adayları:
Christian Bale - The Fighter
John Hawkes - Winter's Bone
Jeremy Renner - The Town
Mark Ruffalo - The Kids Are All Right
Geoffrey Rush - The King's Speech

En iyi yardımcı kadın oyuncu adayları:
Amy Adams - The Fighter
Helena Bonham Carter - The King's Speech
Melissa Leo - The Fighter
Hailee Steinfeld - True Grit
Jacki Weaver - Animal Kingdom

En iyi yönetmen adayları:
Darren Aronofsky - Black Swan
Ethan Coen, Joel Coen - True Grit
David Fincher - The Social Network
Tom Hooper - The King's Speech
David O. Russell - The Fighter

En iyi orijinal senaryo adayları:
Another Year : Mike Leigh
The Fighter : Scott Silver, Paul Tamasy, Eric Johnson, Keith Dorrington
Inception : Christopher Nolan
The Kids Are All Right : Lisa Cholodenko, Stuart Blumberg
The King's Speech : David Seidler

En iyi uyarlama senaryo adayları:
127 Hours : Danny Boyle, Simon Beaufoy
The Social Network : Aaron Sorkin
Toy Story 3 : Michael Arndt, John Lasseter, Andrew Stanton, Lee Unkrich
True Grit : Joel Coen, Ethan Coen
Winter's Bone : Debra Granik, Anne Rosellini

En iyi animasyon film adayları:
How to Train Your Dragon
The Illusionist
Toy Story 3

En iyi yabancı film adayları:
Biutiful : Alejandro González Iñárritu (Meksika)
Dogtooth : Giorgos Lanthimos (Yunanistan)
In a Better World : Susanne Bier (Danimarka)
Incendies : Denis Villeneuve (Kanada)
Outside the Law : Rachid Bouchareb (Cezayir)

heberler

- Torrent denen şey sonunda hayatıma girdi. Sezonlarca dizi internet boşluğundan bilgisayarıma akıveriyor. Kardeşim evdeki interneti son damlasına kadar sömürdüğüm için beni bu teknolojiyle tanıştırdığına bin pişman. Boşu boşuna satın almışım o House sezonlarını. Kötü bişey evet ama öyle kolay ve hızlı ki faydalanmamak için deli olmak gerek.
- Ayşegül on air! Daha çok yazacakmış, öyle diyor. Dört gözle bekliyoruz. Blogunun header'ı online siparişin son meyvesi yeni nevresim takımım olur, Ayşegül'le birlikte onu da tanıştırmış olayım.
- Benek yarın sabahtan veteriner fakültesine gidecek. Lütfen lütfen kötü bir şey çıkmasın da ben de durumu açıklayıp, daha önce başına böyle bir şey gelmiş olan var mı diye sormak zorunda kalmayayım. Şiş karın, in in in artık.
- Davullar zurnalar ses kontrol: Nevra Cuma günü ülke sınırlarına geri dönüş yapıyor!
- La Flambee ve hatta Rafine'ye hala gitmedik. Bir de Filistin'de biraz kuytuda köşede kalmış bir binanın zemin katında Zozo diye bir yer var. Hem vintage butik, hem cafe. Oraya da gitsek. Çok formdan düşmüşüz çoook.
- 5 Şubat'ta Isobel Campbell ve Mark Lanegan IKSV Salon'da konser verecek. Görünce çok heyecanlandım, neredeyse Emiliana Torrini konserinin son anda iptal olmasını bile unutuverecektim. Sonradan okudum ki konser son albümün (Hawk) tanıtım turnesi kapsamında düzenleniyormuş. Kararsızım kararsızım. Deus ibi Est dinleyemeyeceğiz mi demek oluyor bu? Heralde bu ikiliyi bu kadar seven yegane insan ben olabilirim şu ülkede, üşenme kalk git Ayşe.
- Heberler'i izliyor musunuz? Çok komik!

Monday, January 24, 2011

Tuvalette ne oluyor?

Artık isyan ediyorum! Bu durumun bir açıklaması olmalı. Sevgili hemcinslerim lütfen bana söyleyin: Tuvalette o kadar uzun süre ne yapıyorsunuz? Hayır, bilmediğim, atladığım bir şey varsa benim de haberim olsun, ben de yapayım. Tuvaletin önünde birbirinden ayrılan dişi ve erkek neden (ama neden) o kapının önünde aynı dakikalarda geri buluşamıyor? Bir kız işini halledip çıkana kadar üç erkek tuvaleti çoktan terk etmiş oluyor. Erkeklerin çişi daha mı az? En nihayetinde zaman geçirmek için çok da şahane bir seçim değil tuvalet, bu popüleriteyi neye borçlu hakikaten merak ediyorum. Evet fizyolojik farklardan doğan mecburiyetlerden haberdarım. Eylemi bir tarafın ayakta, diğer tarafın da oturarak gerçekleştirdiğini biliyorum ama yine de tüm bu bilgilerim ışığında dahi, bu süre farkını açıklayan bir sonuca varabilmiş değilim.

Yer, zaman tanımıyor bu konu. Etrafta inin cinin top oynadığı şehirler arası yollardaki ücra dinlenme tesisinde bile, kadınlar tuvaletinde önemli bir nüfus yoğunluğu oluyor. O dinlenme tesisinde masalarda oturup yemek yiyen, çay içen insan sayısı kadar kadın vardır tuvalette, garanti ediyorum. Aynı şekilde, çok kalabalık olmayan restoranlarda dahi tuvalette sıra bekliyorsunuz, bekliyorsunuz, bekliyorsunuz. Mango indiriminde soyunma kabinlerinin sıralandığı bölmeye doğru Kabinleri seri kullanalım lütfeeen! diye periyodik olarak bağıran satış görevlisi gibi benim de bağırasım geliyor.

Bu hafta sonu, akşam gittiğimiz iki yerde de tuvalete gidişimde aynı komik kuyrukla karşılaşınca artık bu konuyu bir bilene (o siz oluyorsunuz) danışmaya karar verdim. Aslında bunu, içerde hayatın anlamını çözen hanım kızlarımızdan biri tuvaletten dışarı teşrif edince bizzat kendisine sormak gibi bir niyetim vardı ama üşendim konu uzar diye. Madem içerde bu kadar zaman geçiriyorsun, ultra prima'ya dönüş yapmak sosyal hayata iştirakin açısından faydalı olabilir desem, her türlü insan var, hanım kızımız içerde hayatın anlamını çözmüş olabilir ama yine de espri anlayışı çok kuvvetli olmayabilir, sonra ayıkla pirincin taşını.. Cesaretimi toplayıp bir gün yapacağım bunu. Siz de o ulvi bilgiyi birinci ağızdan edinip nirvanaya ulaşacağımız güne kadarki süre zarfında konu hakkındaki engin bilgilerinizi paylaşıp beni aydınlatırsanız sevinirim.

Tuvalet konusunda kafama takılanlar ne yazık ki bununla sınırlı değil. Bu kadar tuvalet konusu şimdilik yeterli ama bir süre sonra incelenmek üzere: Hayatta kendine yetebilme: Tuvalete iki kişi giden kızlar - You will never walk alone.

Friday, January 14, 2011

mutfaktaki gizli güçler


Gece pişirip de, fotoğrafını sabah çekerim diye düşündüğüm elmalı paydan geriye kalanlar.

Ay afiyet olsun sabah sabah, bi fotoğrafını çekseydik! :)

tv

1. Adı "Siyaset Meydanı" olan bir programda neden "Eyvah Eyvah" filminin ekibi konuk olur ve çalgılar eşliğinde şarkı söylenip dans edilir? Köy Meydanı.

2. Ali Kırca'ya biri "Abi senin sesin güzel, sen şarkı söyle" mi dedi? "Burası da aspat" diye bağırıyor kendisi şu anda, oldukça fena. Ali Kırca sen şarkı söyleme, madem oyuncuları ağırlıyorsun bence Siyaset Meydanı'nı da sunma. Başka bişeyler yap, Ali Show filan. Bir siyaset programı olarak etliye sütlüye dokunmamanın binbir yöntemi. Aynı ekibin geçenlerde katıldığı Beyaz Show bundan pek de farklı değildi sonuçta.

3. Seyirciler arasından soru soranlardan biri, (aslında genelde kimse sormuyor herkes bir şeyler söylüyor) "Çanakkale'yi tanıttığınız için teşekkürler. Bu vesileyle daha önce Bozcaada'da film çeken x, bilmemne beldemizde film çeken y ve Troy filmini çekerek bölgemizin tanıtımına katkıda bulunan Brad Pitt'e teşekkür etmek istiyorum" dedi. Hiç şaka yapıyormuş gibi bir hali yoktu, kalakaldım.

ayrıca:

Kimliğini afişe etmek istemiyorum ama Ters Cephe isimli sinir harbi programı seyrettiğimiz sırada ev halkının bir ferdi "Aaa Rasim Ozan Kütahyalı'nın bilgisayarını gördün mü? Büyük iPhone!" dedi. Baktım iPad'miş. 5 dakika güldüm. Evet cok ayıp :) Ve ilerde benim başıma da gelecek, o zaman da çok komik olacak :)

Wednesday, January 12, 2011

foto blog

Hani denir ya, "İnsanlar yaşadıkları dönemin kıymetini bilmiyorlar, zaman geçtikten sonra anlıyorlar" diye; ben buna inanmıyorum. Ya da bilmiyorum, belki de benim başıma gelen bu değil. Bir dönem kendi kendime "Hayatın bir daha bundan daha iyi olmayabilir Ayşe. Hatta bu kuvvetle muhtemel, o yüzden tadını çıkarmaya bak." dediğimi hatırlıyorum. Öyle olacak mı bilmiyorum, umarım değildir ama bu güzel bir tatmin noktasıymış! Çocukken de, daha sonra okula giderken de hayatımdan gayet mutluydum. Sonra çok fazla değişken giriyor işin içine. Emin olmak eskisi kadar kolay olmuyor. Nasıl görünebileceğini biliyorum. Bu "büyümeme, dünyanın kaç bucak olduğundan bihaber yaşama" halinden keyif alma durumu, aslında o devrin sadece yan gelip yatmaya ayrılmış bir zaman dilimi olmasındanmış gibi.. Ama hayır, bu değil. Kendimi pek de kontrollü, mantık küpü biri olarak tanımlayamam ama yine de o dönemlerde, aslında okula gidip gelmekten başka sıfır sorumluluk sahibiyken, ileride geriye dönüp baktığımda kendimde görmekten hoşlanacağım şeyler yapmayı denediğimi görüyorum. Ne bileyim mesela, ders dinlemenin sonradan ders çalışmaktan daha kolay olduğunu erken fark ettim. Derslerdeki problemleri erteleyip üst üste biriktirince sonra yine en çok benim canımın sıkıldığını orta okula geçmeden anladım. (Tam inek!) Gerçi bu çok parlak stratejik yaklaşımlar hep üniversiteye kadarmış. Sonradan canım hiç istemedi ders çalışmayı ama zaten üniversite zor olsa da bir şekilde bitiyor.. Bir enstrüman çalmayı öğrenmenin önemli olduğunu söylüyorlardı, buna burun kıvırmadım, yeni diller öğrenmenin çok iyi fikir olduğuna inandım, elimden geleni yaptım, basketbol oynadım, bi türlü sevemedim, dersanelere gittim, testler çözdüm. Gibi. Yani aslında o zamanlar da bazı gayretler vardı hayatımızda, katıksız dolce vita değildi, ama şimdi olduğu gibi hayat bir şeylerin savaşına, sonsuz amaçlar silsilesine dönüşmemişti. Ve şimdi o gözlerin dikildiği yerler bana bir türlü doğru gelmiyor. Eskiden amaçları daha anlamlı buluyordum belki de.. Şimdi daha çok mutluluk getirmesini bırak, aslında hep kendinden götürecek şeyler hedefleniyor gibi. Önümüze itelenen "ideal insan yol haritası" bana fena halde yanlış geliyor ama kime şikayet etmeliyim bilmiyorum. Etrafıma bakıyorum, hep böyle. Herkes o haritayı almış önüne, yolunu bulmaya çalışıyor ama bir yandan hep bir şeylerin değişmesini umar halde. Hep beklenti, safi beklenti. Ben de öyleyim, hep bir şeyler bekliyorum çoğu zaman çevremde gördüklerimden farklı beklentiler de olsa bunlar. Değişime olan özlemin bu kadar kuvvetli olması bana yorucu geliyor. Yanlışın nerede olduğunu bulmaya çalışıyorum; çünkü hep böyle değildi. Her şeyin aynen olduğu gibi olmasından mutlu olabildiğimi hatırlıyorum ve bu yetimi tamamen kaybetmemiş olmayı diliyorum. Ya da akıllanmakla mı ilgili acaba? Saftirikken her şey güzel, ignorance is bliss filan. Gerçi şimdi aman ne akıllıyım.. Halinden daima pek memnun olanları da, kimi zaman pek salak buluyorum. Bir de bu tarafı var işin. Değişimden korktuğun için halinden memnunsan, o memnun sayılmaz.

Çocukların sürekli büyümek istemesi, yaptıkları birçok şeyin amacının büyümek olması ne garip. Tüm dünya da bu konuda çocukların zaafları sonuna kadar sömürmekten geri durmuyor. Uyu da büyü, yemeğini ye büyü, ay sen abla/abi olmuşsun. Olmayıversin ya abla/abi; yemeğini yiyip de büyümeyiversin hemen. Çocuğum olursa ona sürekli çocuk olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatacağım, hiç "ye de büyü" demeyeceğim. Belki de oturduğum yerden rahat rahat konuşuyorum diye kızıyordur anneler, "Hayattaki tek motivasyonu büyümek olan bir çocuğa yemek yedirmeye çalışırken bu zaaftan faydalanma da görelim" diye ama şimdilik düşüncem bu. Pırasayı seven bir çocuk yaratma planım da var ama galiba bu daha ütopik. (Onu başarırsam klonlayıp piyasaya süreceğim.) Çocukken sulu boya yapmaktan, barbie ile oynamaktan gayet memnun olduğumu ve büyümekle ilgili fazla bir derdim olmadığını hatırlıyorum. Hatta bir keresinde asansörün düğmesine boyum yetişmeyince önce canımın sıkılıp sonra "amaaan nasıl olsa büyüyünce hep ben basacağım, şimdilik ne güzel işte başkaları bassın" diye düşündüğümü hatırlıyorum. 4 yaşında olmalıyım bu olduğunda. 4 yaşındaki biri anı benden daha iyi yaşıyor olabilir mi? O Ayşe, eğer hala bir yerlerdeysen hemen dışarı çık. Düğmeye basmanın pek de önemli bir mesele olmadığını birinin bana söylemesi gerekiyor ve sanırım senden başka kimsenin lafı bana pek inandırıcı gelmiyor.

Bir de "Bir an önce bitsin şu okul, bıktım ders çalışmaktan, işe gidip gelmek istiyorum" grubu var ki maddi sebepler yüzünden acilen çalışması gerekenler haricinde, bunlardan da çok sayıda olur hep. Hiç anlayamadım onları. Zaten sınırlı bir dönem, eninde sonunda işe gidip geleceksin, şu an hayatının belki de en özgür dönemi. Hatta son özgür dönemi. Zaman yöneticisi sensin. (Bak bu çok önemli işte!). Bende mi bir tuhaflık vardı ders çalışmayı hiç sevmeyip, okulu bu kadar severken; yoksa aslında bir bildiğim var mıymış gerçekten?

Şimdi işler biraz daha karmaşık oldu. Hayattan ne istiyorum, beni ne mutlu ediyor? sorularına verilen sade cevaplar bu karmaşıklığı çözer sanki. Ne istediğini bileceksin, onun için uğraşacaksın. Ama iki yüzlülük olmadan. "Sağlık, mutluluk, huzur.." diye ezbere sade dilekler sıralarken, aslında kariyer için mutluluğunu ya da para için huzurunu vs. feda ediyor musun düşünerek. Orada gerçekten bir öncelik sırası var çünkü. Ve kolay karışıyor sıra. Özellikle insan kendini kandırma konusunda böylesine başarılı bir varlıkken.

Hayatımdaki her şeyin kıymetini bilmek için çok çaba gösteriyorum. Umarım başarabiliyorumdur.

Daha da iyisini yapmalıyım.

Tuesday, January 11, 2011

Monday, January 10, 2011

Friday, January 07, 2011

The Tree of Life

Genel olarak kötü bir hafta geçirdim. Uyku düzenim allak bullak oldu. Her şeyin iyiye gideceğini ummaya çalışıyorum şu anda.

Cumalar güzeldir. Cumaları sinemaya yeni filmler gelir. Filmler kafamızı çok güzel dağıtır.
The Tree of Life 2011'i sevmemi sağlayacak şeylerden biri olabilir.


Thursday, January 06, 2011

Firik firik firik!

Firik, yeşilken toplanmış, tütsülenmiş buğday.
Firik pilavı Güneydoğu'da, özellikle Antakya ve Antep'te yapılıyormuş. Annem Antepli. (Antepliyim demiyor, Kilisliyim diyor, o ayrı.)
Firiğimiz vardı, hadi yapalım dedik. Ben eski yemek kursu notlarını çıkardım. Annemin bilgileriyle benim tarifi karıştırdık.
Nasıl baharlı, nasıl aromatik. Firiğin kokusu,tadı kendiliğinden sanki otuz çeşit baharat eklenmiş gibi. Çok lezzetli. Hafif çıtır çıtır bir pilav. Özellikle bulgur pilavını sevenler buna bayılır.
Firik sık sık yapılsın. Mantarlı da denensin. Firik demek çok zevkli, kelimeyi kullanmak için her türlü fırsat değerlendirilmeli!

Firik pilavı
Malzemeler:
250 gr kuşbaşı doğranmış kuzu eti
2 soğan
2 domates
2 su bardağı firik
1 su bardağı bulgur
6 su bardağı su
1 tatlı kaşığı domates salçası
1 tatlı kaşığı biber salçası
4 yemek kaşığı sıvı yağ (ben zeytinyağı kullandım)
1 yemek kaşığı tereyağ
Tuz
Biber
(Orijinal tarifte nohut da vardı. Biz koymadık.)

Yapılışı:
- Sıvı yağı ve kuşbaşı doğranmış eti tencereye alın. Et suyunu verip geri çekene kadar kavurun. - Yemeklik doğranmış soğanı ekleyin, soğanlar şeffaflaşana kadar kavurmaya devam edin.
- Kaynar suyu et ve soğanın üzerine ilave edin, birkaç dakika kaynamaya bırakın. (Bu et tadının suya ve daha sonra kullanacağımız firik ve bulgura geçmesi için gerekli.)
- Firik ve bulguru ekleyin.
- Tuz ve karabiberi ilave edin.
- Tencerenin kapağını kapatıp 10-15 dakika pişmeye bırakın.
- Pilavın suyunu çektiğinden emin olduktan sonra kabuğu soyulmuş ve ince doğranmış domatesleri ve tereyağını ekleyip pilavı karıştırıp 5 dakika demlenmeye bırakın. (Evet domatesler tereyağıyla birlikte son aşamada ekleniyor.)
- Firik pilavı hazır!

Wednesday, January 05, 2011

Zeytindalı

Arkadaşım Murat Karabatur'un ilettiği bir mesajı paylaşıyorum. Fikir çok hoş. İhtiyaç sahibi kişilere yardım etmek isteyip bunu nasıl yapacağını bilmeyen, güvenilir bir aracı dernek arayanlar için . Web sitesi incelendiğinde oluşumun ciddiyeti hemen anlaşılıyor. Umarım Zeytindalı'ndan daha çok kişi haberdar olur.



"Arkadaşlar Merhaba,

Üyesi olduğum Zeytindalı Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği'ni sizlere tanıtmak ve duyurmak; duyarlı çevrelerle buluşturmak için çok kısa vaktinizi alacağım. Zeytindalı herhangi bir siyasi görüş, etnik köken, din, dil, mezhep, cinsiyet veya bölge gözetmeksizin sadece yardıma muhtaçlarla, yardımseverler arasında iletişim sağlayarak "İyilik Köprüsü" kurmak amacıyla biraraya gelen gönüllerin oluşturduğu şu an için sadece ANKARA'da faaliyet gösteren bir yardımlaşma derneğidir. Derneğimiz yardım toplamıyor, yardım dağıtmıyor ve bağış almıyor. Yardıma muhtaç kişileri, deşifre ve rencide etmeden sadece bülten, web sitesi ve telefon aracılığıyla yardımseverlerle buluşturuyor. 1 dk süren bir online üyelik işlemi sonrasında, yardım türünüzü seçiyorsunuz; bu nakit, gıda, giysi, sağlık, eğitim vs. olabilir; daha sonra yardım etmek istediğiniz öyküyü seçip, isterseniz uzaktan, isterseniz muhtaç kişinin adresine gidip yüz yüze konuşabilmek şekliyle yardımınızı yapıyorsunuz. Gidip görince gerçekten ne kadar yardıma muhtaç insanlar olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Aynı zamanda da "sahtekarları elemiş oluyorsunuz". Yolda dilencilere para vermektense, gerçekten muhtaç kişilere yardımımız dokunsun... Bu mesajı hepimizle paylaşarak, umuyorum ki muhtaç kişilerin sayısı hepimiz sayesinde azalacaktır! Hepimizin elimizden geldiğince bir katkıda bulunmasını rica ediyorum. Umarım aynı zamanda yardım edemeyecek arkadaşlarımız, mesajı gereken yerlere ulaştırma nezaketini gösterirler.

Saygılarımla,



Murat Karabatur"



http://www.zeytindali.org.tr/

Monday, January 03, 2011

girdik bitti!

Evet yılbaşından sonra etrafta süslü çam ağaçları, yanıp sönen ışıklar vs. olması benim de hoşuma gitmiyor. Hemen ertesi gün her şey toparlanıp ortadan kalksın istiyorum. Bu yüzden yılbaşına ait birkaç fotoğraf koyup konuyu kapatıyorum, yeni yıla bakıyorum! Bu sene bir kez daha teyit etmiş oldum: Yılbaşı gecesinden beklentiniz olmazsa çok eğleniyorsunuz. İşte gece böyle geçti:
Selçuk'un süper sofrası. (Bilun teyze'nin aslında tabii.) Hindili pilavlı ciddi yılbaşı yemeği yedik. Hem de Selçuk pilavları bize kasede ters çevirip şekilli şekilli servis etti. Selçuk'ların mutfağını çok seviyorum! Bir de keşke telefonumu çıkarsaymışım kareden :)

Yine Bilun teyzenin yılbaşı kurabiyeleri. Çok güzel süslemiş di mi?


Yemekten sonra gittiğimiz ev partisi. Çok eğlenceliydi! Girer girmez bizi karşılayan votkalı jöle! SOTB shotlar şişeden içiliyordu. O zaman da shot sayılır mı?

Gece boyu televizyonda Victoria's Secret. Ve elbette unutmamak lazım, sandalye üzerinde 30 kere "Hayde!". Yılbaşını kaçırdık. Yeni yıla 15-20 saniye rötarla girdik ama bunu NTV'nin cool yaklaşımına bağlıyorum. Götürdüğüm tombalaları oynayamadık çünkü parti tahminimden daha fazla azıtıktı. Masanın üzerinde kalıverdi zavallı tombala kutuları. Duvarlarda şampanyalar patladı, balkon camı kırıldı, laptoplara şaraplar döküldü. Ev sahipleri bir daha parti marti yapmaz! Bir ara karşı apartmandan evin içine bakan birkaç daire gördüm. Gece Aspava'da sona erdi. Bence parti süperdi, müzik süperdi; yılın geri kalanı da böyle olsa ben itiraz etmem :)

*

Biletlerde büyük ikramiye yok. Ammavelakin MAG'ın yılbaşı partisinde Peppermill'den yemek kazandım. Vuhuu demek için yeterli bir sebep bence!