Wednesday, August 24, 2011

Barcelona! Tapas!! Bölüm 2

Tapas'lara kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Bar Mut.
Buraya rezervasyonsuz gitmemelisiniz. Havalı bir yer ve bunu sadece şahane yemeklerine borçlu. Kuru kalabalık yok, piyasa yok. Sadece lezzetli yemek yemek isteyenler burada. Dışarıdan bakınca bir şey anlaşılmıyor. Az sayıda masası ve bir de piyanosu var. Evet, piyano da masa olarak kullanılıyor ve rezervasyonsuz gittiğimiz için bir restoranda piyano üzerinde yemek yemek de hayatta tecrübe ettiğim şeyler arasına girdi. Aslına bakarsanız zevkliydi :) Yediğiniz her şey harika, parmaklarınızı yiyebilirsiniz. Son fotoğraftaki ton balığı carpaccio 7 gün 24 saat yenebilir, resmen tadı damağımda kaldı, ara ara aklıma geliyor.Diğer bir Tapas ise Bo. Restoranı ararken kendimizi bu şirin meydanda bulduk. Siz yemek yemeseniz de sadece meydanda oturmak için bile buraya gelebilirsiniz. Zaten Gracia şehrin en güzel yerlerinden biri. Uğrarsanız şahane ahtapotları, tortillaları yemeyi unutmayın!

Monday, August 22, 2011

Only you can help yourself :)

Akşama Parmigiana yapacağım.
Google'dan bir bakayım, tariften emin olayım dedim.
Türkçe ve İngilizce Vikipedi'nin altında (veeee Jamie Oliver'ın üstünde!) 3. sırada benim bloga daha önceden koyduğum tarif çıktı!. Ve elbette üzerinden 5 sene geçtiği için koyduğumu bile unutmuşum o tarifi. Teşekkürler Google, durduk yere havaya girdim bak.
Gururlu ve mutluyuz. Ailenizin yemek blogu daima hizmetinizde :)
Jamie Oliver sana da nanik!

p.s: Fesleğensiz parmigiana mı olur Ayşe, çok ayıp. 3. sıranın hakkını vermek için daha çok çalışmalısın :)


Barcelona! Tapas!! Bölüm 1

İspanya'da akşam yemekleri saat 9'da yenmeye başlıyor. Gece 11'de bir restorana gidip sıra beklemek çok normal. Yani siz siz olun, burdaki gibi 8'de yemeğe gitmeyin. Restoranda tek başınıza yemek yersiniz. Tüm tantanayı kaçırırsınız.

Ben bu yeme düzenine bayılıyorum. Tabii bunu tatildeyken uygulamak çok kolay. Yerliler bu tempoda nasıl yaşıyorlar bilmiyorum. Her akşam saat en erken 9'da yemek yesem (iş çıkışı akşam yemeğini beklerken ölmezsem) herhalde şişko patates olurdum.

Barselona tatilinin en güzel taraflarından biri, bu şehrin bir yeme içme tapınağı olmasıydı. Benim için yurtdışı tatilleri gezelim-görelim kadar, yiyelim-içelim safarisi olduğundan dolayı Barcelona'yı cennet ilan etmekte bir sakınca görmüyorum.

Bizdeki meze kültürünün tam karşılığı İspanya'da "tapas". Mezelere "tapa", bu tip yemek yiyebileceğiniz restoranlara da "Tapas" deniyor. Ben Türk meze kültürünün de yılmaz bir fanatiği olarak İspanya'daki bu restoranlara elbette hayran kaldım. Çılgınca deniz ürünü tüketiliyor. Demiştim, cennet.

Time Out'un Barselona rehberi çok çok başarılıydı. Akşam yemeği yiyeceğimiz yerleri genelde oradaki önerilere göre seçtik. Tüm seçimlerimizden memnun kaldık.

Fotoğraf makinemin hafıza kartını İstanbul'da unuttuğum için ilk geceki yemeği çekemedim. Cerveceria Catalana, Eixample'da, yani şehrin en popüler (hip kelimesini hiç sevmiyorum ben) yerlerinden birinde. Upuzun tezgahlarda sayısız tapas var. Rengarenk bir manzara. Ne yiyeceğinizi şaşırıyorsunuz. Bar sandalyesine oturup, tapasların hazırlanışını seyrederek yemeğinizi yiyorsunuz. Siparişinizi "şundan, şundan, şundan" diyerek veriyorsunuz. O yüzden oldukça sürprizli bir yemeğe hazırlıklı olmalısınız. Mesela yeşil zeytinin görüntüsü aynı olmasına rağmen bizdekine hiç benzemediğini, zeytin turşusu gibi bir şey olduğunu burada keşfettim. Ben sevdim zeytin turşusunu!

Cerveseria Catalana'nın kendi sitesi yok. Fotoğrafı şuradan aldım. Burayı o kadar çok beğendik ki başka bir gün tekrar gittik ama ilk gidişimiz haftaiçine denk gelmiş meğer. İkinci gidişimizde saat 11'e geliyordu ve sanırım 20 kişilik bir bekleme listesi vardı, mecbur vazgeçtik. Barselona gece gündüz yiyor sayın seyirciler!

Veee diğer harika keşiflerden biri: La Bodegueta!
Burası tarihi bir yer. Yoldan geçerken görseniz girmezsiniz, tam bir esnaf lokantası görüntüsünde ama aslında gizli bir cevher. Yerler talaşla dolu! Her yerde bulabileceğiniz tapalardan biri domatesli ekmek. Çıtır ekmek üzerine sürülmüş domates ve zeytinyağı. İşte sadece bu kadar ama hiç fark etmeden 5 dilim yiyorsunuz, ekmek o kadar lezzetli. Bir de ton balığı meselesi var. Barselonalılar ton balığına bayılıyorlar. Çoğu yer kendi konservesini yapıyor, kimi yerde çiğ olarak filetosu da yeniyor. La Bodegueta'da yarım kesilmiş domateslerin içine ton balığı dolduruyorlar. Gerçekten çok çok basit şeyler ama hem balık hem de domates böyle lezzetli olunca gerçekten bu basit şey bile ziyafet olabiliyor. Çalışanlar çok neşeli. Hiç İngilizce bilmiyorlar ama yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Tapas'lara devam edeceğiz. Evde ise tapas çalışmaları başladı!

Friday, August 19, 2011

Türk toplumunun evliliği benimseme hızı..

..kesinlikle benden daha yüksek.

Yazlıktaki komşu teyze: Kızım, Bey'in gitti mi? Allah kavuştursun.
Ben: Hahaha. Bey? Hahahaha. Ay evet gitti, sağ olun.

Evlenince neler öğrendim no.1: Bey diyen teyzelerin suratına gülme Ayşe.


Thursday, August 18, 2011

periskop

1. Bebek'te House Cafe'nin yanındaki otopark 25 lira. Uzak durun, bu insanlar delirmiş! Mini Dondurma'nın dondurması ise çok güzel ve iki top dondurma üç lira. Hem de soslu-fındıklı. Sokağa taşan Lucca kalabalığı ise trajikomik. Bu konuya sonra değinmeyi düşünüyorum. İstanbul'da sürekli karşılaştığım "görünür olma manyaklığı" beni bu sıra en çok eğlendiren şeylerden biri. Herkes "çok yalnızım!" diye bağırıyor hareketleriyle. Neyse, bunu biraz daha burada yaşadıktan sonra yazmalıyım.

2. Şu anda İstanbul'un en serin açık hava yerlerinden biri Kanyon herhalde. Klima altında oturmayı sevmiyorsanız ve evde/dışarda sıcaktan delirecekseniz Kanyon'a gidin, doğal klimalı ortamda bunalmadan oturun.

Kanyon'daki Remzi Kitabevi'nde envai çeşit organizer, ajanda ve referans kitabı var. Bu yüzden Kanyon'a her uğradığımda burada biraz zaman geçiriyorum. 2012 ajandaları çıkmış bile. Aralık ayında kendime bunu hediye edeceğim. Sayfaları da kapağı gibi rengarenk.

Ankara'dan başka bir şehirde olduğumu anladığım bir olay oldu bugün. Kanyon'da bir cafede otururken çok yakınımda olmayan bir masada oturan bir çift, inanılmaz hararetli bir şekilde kavga etmeye başladı. Daha doğrusu erkek kıza bas bas bağırmaya başladı. Etraftan hiç kimsenin kafasını çevirip bakmadığına inanamadım. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi ona da karar veremedim. Kavga çok uzun bir süre, belki yarım saat devam etti. Ben önümdeki kitabı okumakta bile zorlandım, yanlarındaki masalar hiç oralı olmadılar. Kavganın şiddeti o kadar yüksekti ki, olay daha da büyüyecek, çocuk kıza bir şeyler yapacak diye korktum. Gerçekten böyle olsa insanlar yine öylece oturup sakin sakin sohbet etmeye devam edecekler miydi acaba? Ankara'da böyle bir manzaraya seyirci kalınması mümkün değil. Mutlaka biri müdahale eder. Bağıran kız olsa da, erkek olsa da. Galiba etmeli. Ben bu manzaraya karşı otururken aklıma eskiden yurtdışı için söylenen bir şey geldi: "Ayyy hiç var mı bizim ülkemiz gibisi? Oralarda ölsen kimse dönüp bakmaz." Böyle bir inanışa nereden varılmış bilmiyorum ama bugün bir erkek bir kıza bas bas bağırırken İstanbul'un ortasında kimse dönüp bakmadı, onu biliyorum.

oooo i'm an alien

Şehri keşfederken, burada yaşayanların çok komik bulacağı şeyler yapıyorum. Bir yandan sokaklarda uzun uzun yürüyorum, sergiler geziyorum, harika şeyler yiyorum, bazen gördüklerime sinirleniyorum; bir yandan da bir turist gibi ona nasıl bineceğim, bileti nereden alacağım gibi konularda büyük şapşallıklar yapıyorum. Acaba diyorum ben tüm bunları "Yeni Başlayanlar için İstanbul" diye bir blog açıp orada mı yazsam, yoksa bu blogda bu etiket altında bir yazı serisi mı olsa?

O zaman metroyla Taksime gittikten sonra Şişhane metrosuna binmek için yukarı çıkıp tekrar giriş yapanlar için Michael Jackson'dan gelsin: You are not Alone!

Tuesday, August 16, 2011

Thursday, August 11, 2011

Barcelona! Market & Pazar episode

Benim pazar gezme merakımı artık biliyorsunuz. Sebze, meyve, balık, deniz ürünü, şarküteri dünyasına bırakın beni, bütün gün gezeyim, tadayım, fotoğraf çekeyim, o ne bu ne sorayım. Tezgahlar arasında bir çocuğun lunaparkta hissettiklerine benzer şeyler hissediyorum. Barselona'nın pazar konusunda sunduğu zenginlik, benim gibi biri için bu şehri anlatmaya Sagrada Familia'dan başlamayı imkansız yapıyor. Bol fotoğraflı Barselona pazar turu başlıyor!


Barselona'yı çok seveceğimi gitmeden önce de biliyordum. Bazı şehirlerin verdiği enerji rehber kitaplardan dışarı taşıyor, bu da doğal bir çekim yaratıyor. İnsan dilini bile bilmediği bazı şehirlere kendini ait hissediyor. Ben bir Viyana insanı değilim mesela, henüz gitmedim ama biliyorum ki belki şehri seveceğim halde Stockholm insanı da değilim. Stockholm çok üzülmüş olabilir bu duruma, ne yapalım Stockholm, ben de böyleyim. Bana sıcak hava, sıcak insanlar, yaşayan sokaklar gerekiyor. Viyana'yı en yaşanılası kent yapan Mercer yetkililerden biri olmam mümkün değil, kesinlikle veto hakkımı kullanırdım.


Madrid'de değişim öğrencisiyken Barselona'ya kalkıp gitmemiş olmak içimde ukte kalmıştı. Sonradan kendime defalarca insan onca süre orada kalıp nasıl Barselona'yı görmeden döner diye şaşırmıştım. Benim gibi biri için gerçekten efsanevi bir üşengeçlikti. Madrid'de o kadar harika zaman geçiriyordum ki kalkıp gitmedim, canım istemedi. Mayıs 2006 ne kadar yakın geliyor, 5 seneden fazla geçmiş üzerinden. 24 yaşında mıymışım ben o zaman? İşte bunların burada kayıtlı olması beni çok mutlu ediyor. İspanya'ya kredim sonsuz. Orada geçirdiğim zamanın tamamı güzeldi.

Patti Smith'in Çoluk Çocuk'u aylardır başucumda beni bekliyordu. Bazı kitapları da anlıyor işte insan okumadan, aynı şehirler gibi. Kafamın kazan gibi olduğu, düşünmem gereken bir milyon tane şey olduğu, moral durumumun kişisel tarihimin en dalgalı dönemini yaşadığı bir zamanda okumaya başlamak istemedim bu kitabı, bende heyecan uyandıran diğer kitapları okumak için beklediğim gibi. Patti Smith tatili bekledi. İyi ki öyle olmuş. Barselona'yı hatırladığımda hep Çoluk Çocuk'u da hatırlayacağım ben. 5 sene önce de Madrid'de bana Gizem'in doğum günü hediyesi olarak gönderdiği Baba ve Piç'i okuyormuşum. O zamanlar Elif Şafak'ı hala seviyormuşum. Duygular değişiyor!


Tamam, pazarlar. Pazarların en büyüğü La Boqueria, Barselona'nın kalbinin attığı, "kime sorsanız gösterir" La Rambla'da. Gerçek bir lunapark. Şarküteri reyonları aklımı başımdan almakla kalmadı, tüm bu jambon ve peynir çeşitleri beni hayatta yapılacak, denenecek ne çok şey olduğuyla ilgili bir kez daha karanlık düşüncelere sevk etti. Bu karanlık düşünceler deniz ürünleri ile karşılaşıncaya kadar sürdü. O kısımdan sonraki hissiyatım artık tamamen yerlerdeydi. Tüm hayatımı La Boqueria'da geçirsem bile her şeyi denemek için yeterli vaktim olmayabilir! İştahla tezgahları incelerken tanımlayamadığım birçok varlıkla karşılaştım. National Geographic'in içinde yaşıyormuş gibi bir şey. Şu alttaki nedir mesela bir bilen söylesin. Evet Percebes Gallecs görüyorum :)


Pazar inanılmaz hareketli. İnsanlar, satıcılar, turistler, bir yanda haldır haldır yemek pişen tapaslar. "En yoğun olan en iyisidir" yurt dışında genelde işleyen bir yöntem. Bu karışık deniz ürünleri tabağının yanında karışık mantarlar süper gidiyor. Yanında da bir badak soğuk beyaz şarap öğle yemeğini ziyafete çevirmeye yetiyor. Elbette bu tabakla karşılaştığınızda ellerinizi kirletmeniz gerekiyor. O sülünezler (biliyorsunuz bizde balık yemi olarak kullanılıyor!), karidesler, kerevitler çatal bıçakla yenmiyor, zaten yazık öyle yemeye teşebbüs etmeyin, tadını çıkarın. Islak mendili çantanızda bulundurmalısınız, çünkü hayır, burada ıslak mendil diye bir şey yok. Bu durumu umursayan da yok. Cennet!


La Boqueria'dan çıktıktan sonra, ki sizi temin ederim oradan tok ayrılacaksınız, eğer pazar gezmeye devam etmek istiyorsanız Mercat Santa Caterina'ya doğru yola çıkabilirsiniz. Binası ayrı güzel, pazar ayrı güzel. Tavsiye: Öğle yemeğinizi La Boqueria'da yiyin, daha sonra bir gün Santa Caterina'nın tropik meyve bahçelerinde kendinize rengarenk taze sıkılmış meyve suyu hediye edin, hiç bilmediğiniz, görmediğiniz meyvelerden birkaç tane deneyin. Bir de Mercat Sant Antoni var ama bu ikisini gördükten sonra başka bir pazar sizi kesmeyecek, oraya gitmeseniz de olur.





Ben Barselona'dan direk İstanbul'a dönecek olsaydım marketteki o peynirler, salamlar, hatta ve hatta meyve-sebzeler elimden kurtulamaz ve benimle birlikte ülke topraklarına seyahat ederlerdi ama maalesef bu mümkün olmadı. Mecburen ben de tadım çalışmalarını yoğunlaştırıp stok yapmak zorunda kaldım. Kış uykusuna filan yatacak olursam Nisan'da sapasağlam kalkarım yerimden.

Thursday, August 04, 2011

oz büyücüsü

Çandarlı'da olay belli.
Özetle rakılı akşamlar, günbatımları :)


ve bir takım diğer şeyler. Gözü açılmamış kedi yavruları gibi filan.


Burayı bırakmak her seferinde çok zor.

Tuesday, August 02, 2011

Bir Düğünün Anatomisi :)






Davetiye: Bahar Taşkent
Makyaj: Yeşim Arsoy
Saç: Dia Kuaför Arcadium / Metin :)
Organizasyon: White Wedding
Müzik: Safa Bolat ve Şenlik Bandosu & DJ Mehmet Dinar
Fotoğraf: Düğün Hikayemiz
Nikah Şekeri: Macarons d'Antoinette ve etiketler Bahar Taşkent
Cupcake: Chocoj
Hediye düğün soundtrack cdsi: Bahar, annem ve ben ortak yapımı :)

Parçalar:
Giriş: Mert elektrogitarla Libertango çaldı, daha sonra Şenlik Bandosu Moliendo Cafe'yi çalarken nikah alanına girdik.
İlk dans: Gabriella Ferri - Remedios
Pasta: Paris Combo - Attraction