Tuesday, March 20, 2012

kızsal post - alışveriş manzaraları

Bugün çıktığım alışveriş turunu elim boş tamamladım. Koskoca bir alışveriş merkezinden neredeyse sadece bir kutu GNC vitamin ile eve dönmüş olmak neye işaret emin değilim. Bir ara ise kendimi gece elbisesi, tuvalet filan denerken buldum. Ne alaka bilmiyorum. Öyle bir kıyafete ihtiyacım yok. Kendimi anlayamıyorum blog, durum vahim.

Neyse, şu şekilde tespitlerim var:

1. Twist ve Yargıcı'nın hepsini almak istiyorum. Elbiseden çantaya, babetten fulara. İki markanın tüm koleksiyonlarını alabilirim ve sezonluk gardrobum bu olabilir. Artık ıvır zıvırı kesip böyle bir yol mu izlesem diye düşündüm. Sanırım madde 3'te değineceğim konu yüzüden bir şey alamadım. Ama bu konuyu ciddi ciddi düşüneceğim.

2. Bersha'dan bir şeyler almanın yaşı olduğuna kanaat getirdim. Malesef tabii. Gezerken hiçbir şeyi beğenemedim ve nedense gözüme her şey lise öğrencisi kıyafeti gibi göründü. Bu duyguyu ilk kez yaşıyorum. 30'a günler kala hiç de hayra alamet değil. Ama doğruya doğru, Berska için kendimi biraz büyük buldum. Belli bir yaştan sonra uyduruk kıyafet iyice uyduruk duruyor galiba.

3. Ben mevsim dışı alışveriş yapamıyorum. Pırıl pırıl güneşli ama 15 dereceyi bulmayan bir gün yaşayınca, zaten seçile seçile arasından pek düzgün bir parça kalmamış, indirimdeki paltoları ve çizmeleri beğenemedim, denemek bile gelmedi içimden. Yazlık elbiseler içinse hala çok erken. Ara mevsimde çıkmamam gerekiyor demek ki.

4. İnsan internet alışverişine alışınca, normal alışverişe üşeniyor galiba. İnternet alışveriş becerilerimi geliştireyim bari artık.

5. Organik deodorant önerisi olan var mı? L'Occitane'da iki çeşit var ama sprey yok. Ben roll-on kullanmayı sevmiyorum. Diğer seçenek de bir çeşit taşmış. Evet taşmış! Taşı ıslatıp kullanıyormuşsun. Görevli kadın dünyada bu gerçeği bilmeyen bir tek ben varmışım gibi şaşırdı benim şaşırmama. Lütfen siz de böyle bir şeyden haberiniz olmadığını söyleyin. O zaman asıl soru geliyor: Sprey deodorant olunca organik olamıyor mu? Bilgisi olan var mı?

6. Elbette asıl almam gereken şey bir tane dandik kabloydu. Hazır vaktim varken gidip kabloyu alırım, biraz da alışveriş yaparım diye düşünmüştüm. Elbette o teknoloji dükkanlarının hiçbirine girmek aklıma bile gelmedi.Sonuç olarak kablom yok, GNC vitaminim var.

30'a günler kala dedim duydun mu blog? 30'A GÜNLER KALA!!! Dışarıdan çok sakin görünüyor olabilirim, içeriden hiç de öyle değilim. Durdurun dünyayı, inecek var.

Monday, March 19, 2012

Iksv biletleri

Film festivali'nde izlemek istediğim tüm filmlere daha sonra deneyin diyor biletix. Biletler tükendi de demiyor sadece daha sonra diyor ama belli filmler icin.. Ne demek ki bu? Bu filmlere bilet almak istiyorum. Gün içinde bakıp da biletlerin satıldığını görürseniz bana bir haber gönderebilir misiniz? Çok teşekkürler!!
yeraltı
aşkın karanlık yüzü
histeri
gizemli kadın
celal tan ve ailesinin asiri acikli hikayesi

Wednesday, March 14, 2012

salı da bitti

Bazen akşam yemekleri beklenmedik şekilde çok güzel. Sofra kurmaya üşenilen akşamlar böyle sonlanabiliyor. Şarabım, peynirlerim ve ıvır zıvırla ne mutlu bana. Kağıthane'den alınma Bu Hafta Yapilacaklar Listesi hem çok işe yarıyor hem de kırtasiye fetişine arzu nesnesi. Buraya da yolum düşsün bir ara.


Genelde İstanbul'da şaşırdığım şeyler beni eğlendirmiyor, daha ziyade sinirlendiriyor. Genel hayret sebepleri:
Arabayla 100 metreyi kat etmem nasıl 10 dakika sürebilir? Scarface olup tüm sokağı tarayasım geliyor.
8 durağı ardı ardına arayıp nasıl taksi bulamam? Telefonumun şarjı azaldıkça azalıyor..
Hava 7 derece görünüyor? E peki ben neden donuyorum?!!!
Ama Şişli Belediyesi'nin şu afişi bana kahkaha attırdı:

Sunday, March 11, 2012

yağmurlu bir pazar daha ne kadar güzel olabilir?

Ayşegül'le Ozan Cuma'dan beri bizde kalıyorlar. Cumadan beri aralıksız yeme halindeyiz. Yurt dışında yaşayan ve vatan hasreti çekenler itinayla yerel lezzetlere boğulur. Bir doz kebap, bir doz rakı-balık, bu akşam ise mantı! Arada yedikleri Sultanahmet köftelerini, baklava ve su böreğini saymıyorum, onlar atıştırma! Bir de Ayşegüllerin ülkeye giriş yapmalarını kutlamak üzere herkes bize kahvaltıya geldi. İlk kalabalık kahvaltımızı ettik, çok mutlu oldum!


Bugün ev halkı aile + arkadaş görüşmesi + spor için evden çıktıklarında ben de frenk üzümerini değerlendirmek için (geçen haftaki görev yaban mersimiydi, bu haftaki frenk üzümü) yine muffin yaptım.

Muffinlerle uğraşırken stars'da Great Expectations'a rastladım. Tori Amos - Siren, Mono - Life in Mono eşliğinde çırptım çırptım karıştım. Daha sonra festival'de Everything is Illuminated bana günün sürprizini yaptı. Küçük bir çığlık attım, Sunflowers'ı duyunca da uzun süredir binbir bahaneyle başına oturmadığım blogu açtım.


Bugün hem de Nevra'yla viber'dan uzun uzun konuştuk. Avustralya'yla saatleri denk getirip de uzun sohbetler edebilmek ciddi mücadele gerektiriyor. Pazarımı daha güzel yapan şeylerden biri de buydu..

Yağmurlu bir pazar anca kedilerle daha da güzel olabilirdi. Tırmıkla ufonun fotoğrafları evin girişindeki minik çerçeve projesinde yerini aldı. Artık kapıdan girdiğimde onları görüyorum, içim açılıyor.


Geçtiğimiz hafta benim için yeniliklerle doluydu. Güzel gelişmeler oldu. Umarım hepsinin hakkını verebilirim. Heyecanlıyım.

Monday, March 05, 2012

salt

Salt'ı bir süre önce gezdim, yazmaya fırsat olmadı. Biz Bankalar Caddesi'ndekine Galata şubesine gittik; bir de Beyoğlu şubesi varmış. Uzun süredir bir binadan bu kadar etkilenmemiştim. Eski Osmanlı Bankası'nın devasa kapıları, şahane merdivenleri, hareketli plakalardan oluşan tavanı ve sanat eseri yer karolarıyla en az binanın içinde barındırdıkları kadar heyecan verici.

Ben Salt'a gittiğimde kalıcı sergi Osmanlı Bankası Müzesi Koleksiyonu dışında bir de Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Arkeoloji sergisi vardı. Arkeoloji sergisi çok fazla ilgimi çekmedi ama konuyla gerçekten hiç alakam yok, muhtemelen sebebi budur. Yalnız arkeoloji sergisinde çok hoş bir bölüm vardı. Günümüzde yaşayan kişilerden ileride arkeolojik değeri olacak objeler seçmelerini istemişler. Genelde esprili yaklaşımlar vardı. Yaşıtım biri artık bulunmayan kokulu arı maya silgilerini seçmiş. Çok hoşuma gitti. Walkman de vardı. Gerçekten aslında ne garip. Belki de benim hiçbir şeyi atamayışım ileride işe yarar. Plakların son dönem popülerliğini düşündükçe de attığım kasetler için şimdiden üzgünüm!


Dediğim gibi binayı çok beğendim. İşte binadan birkaç foto. Manzara pek görünmüyor sanırım ama şahaneydi. Oditoryum ayrı, pencereler ayrı güzel. Hem cafe, hem de çok şık bir restoran var.


Ve kalıcı sergi Osmanlı Bankası Müzesi Koleksiyonu. Gerçekten kasa olarak kullanılmış yer altındaki bu bölmeler, o zamanın koskocaman kağıt paraları, bilgisayar yokken her şeyin elle yazılarak tutulduğu defterler. Detaylı detaylı da anlatmışlar her şeyi herkesin anlayacağı ve sıkıcı olmayan bir şekilde. Banka müzesi gezerken sıkılmamak zor bir şey haliyle ama bunu başarmışlar. Tiyatro dekoru gibi her taraf.



 
Ankara'yı anlamak elbette bambaşka alemlerde dolaşıyor, anlamk şstediğimden çok başka şeyler anlatıyor ama kalbimi kazandı :)


Salt'ı tavsiye ederim. Giriş ücretsiz. Gezmesi çok zevkli. Ben artık Salt'ı takip ediyor olacağım.

Peki şimdilerde nereyi merak ediyorum?

Sunday, February 26, 2012

evden

Evde zaman geçirmeyi çok seviyorum. Ama hafta içi pek bir şey yapmak mümkün olmadığı ve her şey hafta sonuna biriktiği için evde oturabilmek büyük bir lüks. Hem fiziksel olarak, hem de zihnen böyle. Öyle çok yapılması gereken/yapmayı istediğim şey oluyor ki, evde tamamen eylemsiz geçirilen saatler sonunda bana bir suçluluk hissi geliyor. Zaten hayat boyu hiçbir şeye yetişemiyorum hissiyle yaşadım; İstanbul bunu iyice beter bir hale getirdi. Gitmek istediğim bir milyon tane restoran, gezmek istediğim köşktü, müzeydi derken hafta sonunu mümkün olduğunca verimli geçirmeye çalışsam da listeler kabardıkça kabarıyor. Bir de elbette evin alışverişi, yapılacak yemekler var.. Bir yandan Ankara'yı, kedileri filan özlüyorum. Hayatım tam da bu şekilde sürüp gidiyor :)


Genelde haftada bir gün yemek yapıyorum. Yapılan şeyleri birkaç gün çeşitli kombinasyonlar halinde yiyoruz. Ankara'dan yaban mersinlerim gelmiş :) Haliyle değerlendirmek için bana muffin yapmak düştü. Evet ben Ankara'dan gelen kolilerin mutluluğu içinde yaşıyorum sürekli. Şehirlerarası yolculuk yaptığına hiç şahit olunmamış şehriye çorbası, yıkanmış salata malzemesi gibi şeyler yurt içi kargo ile seyahat ediyor. Yaban mersini mi gelirmiş oradan oraya?  Ankara'daki mercilerle iki kişinin tüketim ihtiyaçlarının miktarı konusunda mutabakata varamadık. Ama hayatım kolaylaşıyor, doğru. Not: Bir kilo taze zencefilden ne yapılır bilen varsa söylesin :)


Divan'ın sevgililer günü makaronları ise çok lezzetliydi. Kutuya da ayrı bayıldım. Divan ne yapsa güzel yapıyor. Bir güzel yedim tabii.


Pekiiii 23 Nisan için güzel bir önerisi olan var mı?

Saturday, February 25, 2012

Tahminler!

Eveeet Oscar'a kaldı bir gün. Ben bu seneki filmlerden tatmin oldum. Oldukça sıkı bir rekabet var. Böyle olunca sonuçları beklemek de çok heyecanlı. Bir tek The Descendants ne satıyor pek anlayamadım. Hala eksiklerim var ama izlemek istediklerimin çoğunu tamamladım. Bu senenin en büyük sürprizi Extremely Loud and Incredibly Close'un en iyi film dalındaki adaylığıydı. Ödüller bir açıklansın, umarım bir de Jonathan'ın şerefine bir yazı yazarım. İşte kim kazanacak/kim kazanmalı tahminlerim geliyor!

En İyi Film
War Horse
The Artist (kazanacak)
Moneyball
The Tree of Life (%50 kazanmalı)
Midnight in Paris
The Help
Hugo
The Descendants
Extremely Loud and Incredibly Close (%50 kazanmalı)

En İyi Erkek Oyuncu
Demian Bichir "A Better Life"
George Clooney "The Descendants"
Jean Dujardin "The Artist" (kazanacak)
Gary Oldman "Tinker Tailor Soldier Spy" (kazanmalı)
Brad Pitt "Moneyball"

En İyi Kadın Oyuncu
Glenn Close "Albert Nobbs"
Viola Davis "The Help"
Rooney Mara "The Girl with the Dragon Tattoo"
Meryl Streep "The Iron Lady" (kazanacak) (kazanmalı)
Michelle Williams "My Week with Marilyn

En İyi Yönetmen
Martin Scorsese - ''Hugo''
Wood Allen - ''Midnight in Paris''
Michel Hazanavicius – ''The Artist'' (kazanacak)
Terrence Mallick - ''The Tree of Life'' (kazanmalı)
Alexander Payne ''The Descendants''


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Kenneth Branagh ''My Week With Marilyn''
Jonah Hill ''Moneyball'
Nick Nolte ''Warrior''
Christopher Plummer ''Beginners'' (kazanacak)
Max von Sydow ''Extremely Loud and Incredibly Close'' (kazanmalı)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Berenice Bejo ''The Artist'
Jessica Chastain ''The Help''
Melissa McCarthy ''Bridesmaids''
Janet McTeer ''Albert Nobbs''
Octavia Spencer ''The Help'' (kazanacak) (kazanmalı)


En İyi Orijinal Senaryo
Michel Hazanavicius – ''The Artist''
Annie Mumolo; Kristen Wiig ''Bridesmaids''
J.C. Chandor ''Margin Call''
Woody Allen ''Midnight in Paris'' (kazanacak) (kazanmalı)
Asgar Farhadi ''A Seperation''

En İyi Uyarlama Senaryo
Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash "The Descendants" (kazanacak)
John Logan ''Hugo''
George Clooney; Grant Heslov ve Beau Willimon ''The Ides of March''
Steven Zaillian ve Aaron Sorkin ''Moneyball
Bridget O'Connor & Peter Straughan ''Tinker Tailor Soldier Spy'' (kazanmalı)

En İyi Yabancı Film
A Separation (Iran) (kazanacak) Diğer filmleri seyretmedim ama bu ödülü hak edecek kadar iyi.
In Darkness (Poland)
Monsieur Lazhar (Canada)
Footnote (Israel)
Pina (Germany)

En İyi Görüntü Yönetimi
Guillaume Schiffman ''The Artist'
Jeff Cronenweth ''The Girl the Dragon Tattoo''
Robert Richardson ''Hugo'' (kazanacak)
Emmanuel Lubezki ''The Tree of Life'' (kazanmalı)
Janusz Kaminski ''War Horse'

En İyi Animasyon
A Cat in Paris
Chico & Rita
Kung Fu Panda 2
Puss in Boots
Rango (kazanacak) (kazanmalı)


Bakalım ne kadarı tutacak :)


Wednesday, February 22, 2012

Maille post gönderebilme konusunda beni kim aydınlatabilir?
Thanks.

Sunday, February 19, 2012

"sayfalar dolusu saçmalayın"

Nevra bu hafta içi Avustralya'ya geri dönüyor. Ona çeşitli kağıtlar imzalatmayı düşünüyordum ama geri gelmezse gidip kendim almaya niyetim var. Bu konu benim küçük Emrah'a dönüşmeme yol açıyor o yüzden hemen noktalıyorum.

Ankara'ya giderken uçaktaki dergide şu ilanı gördüm. Film film olalı daha sıkıcı bir şekle girmemiştir herhalde. Sigorta Bilinci. Tanrım! Eureko Sigorta'ya danışsınlar bence. Onlar ne yapıyorsa tersini yapsınlar. Sigorta sektöründe berbat reklam yapmak konusunda Eureko'dan ötesi yok. "Evimizi su basacak diye tatile mi çıkmıycaaaaz?" Of. Bu kadar zor olmamalı.
 



Keşke şu fotoğraf biraz daha net çıksaydı da ben Ankara'ya inmek üzereyken manzaranın ne kadar güzel olduğunu gösterebilseydim. Tamamen karla kaplı bir şehre gece vakti inmemişim ben demek ki daha önce. Gerçekten manzara masal gibiydi.


Bu hafta sonu çok fazla da hüzünlü konu vardı masada. Ama keyifli sofralar yine vardı, herkes oradaydı. Arkadaşlar zaten kafa dağıtmak için vardı.Yeni açılan Balıkçıköy'ü ben beğendim.

Dönüş için kitabım yoktu. Babam son anda bunu sana almıştım diyerek Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri'ni verdi bana. Elimden bırakamadım bütün yol. Bir de Extremely Loud and Incredibly Close'um var artık. Dünyanın en iyi kaynağına sahibim, gerçekten.
Yarın If'teki ilk filmimi seyredeceğim. Bu sefer If benim için farklı anlamlar taşıyor. Bir ara işimden gücümden bahsetsem değil mi? İyi haftalar.

Tuesday, February 14, 2012

hafta sonu ne yapsak?

Borusan'ın yönetim binası Rumeli Hisarı'ndaki Perili Köşk hafta sonları Borusan Contemporary olarak ziyarete açık. Bildiğin ofisi modern sanat müzesine çevirmişler, hem de ofise dokunmadan. Masaların arasından eserleri geziyorsun. Zaten belki de en şahane manzaralı ofis kategorisinde favori olacak iş yerinde, bir de böyle müthiş şeyler olmasına söyleniyorsun. Gerçi çalışanlar ne diyordur bu işe bilmiyorum. Çünkü masalarının üzeri tamamen pırıl pırıl, adeta bir ofis mobilya mağazası görüntüsündeydi. Her hafta, hem de cuma akşamı masayı öyle toplamak zorunda olmak, etrafta tek bir kağıt parçası bile bırakmamak acaba onların modern sanat aşkını nasıl etkiliyordur?

Binanın içinde fotoğraf çekmek yasak o yüzden malesef içeriden fotoğraf yok. Ben Cumartesi günü ziyarete gittim. Kardan dolayı hayatımızın perişanlıkla geçtiği bir haftanin ardından 16 derecelik bir hafta sonuydu. Burayı güzel bir havada gezmenizi tavsiye ederim. Manzaranın tadını hakkıyla çıkarmak için.

Şu an devam eden iki sergi var. Biri Tarih Nehri, diğeri Segment #1A.

Binanın girişinde aldığı broşür Tarih Nehri ile ilgili şöyle bir şeyler söylüyordu, ben okurken pek anlamadım. "İmmensif bir yayılım" demek zorunda mıyız? Broşürü incelemek isteyenler için burda var.
Oysa ki sergi çok güzeldi. Konu su, su tüketimimiz, temiz su kaynaklarının azalması. Beş eserin de hikayesi ilginç. (Burada parantez açmalıyım. Ücretsiz rehberli turlar var. Kesinlikle saatini önceden öğrenip gidin. Broşür asla rehberin yerini tutmuyor, bilen birilerinden dinleyince sergi çok daha keyifli ve anlamlı oluyor.)
Şu fotoğrafları Borusan'ın sitesinden aldım:


İkinci sergi ise Borusan'ın kendi özel koleksiyonu. İşte bu sergi ofisin çalışma alanları arasına serpiştirilmiş. Broşür burada. Gerçekten entersan şeyler var. Gezmesi çok eğlenceli.

Yukarı katlara çıktıkça elbette manzaranın etkisiyle ilgi sanat eserlerinden manzaraya kayıyor. Kat yükseldikçe şirkette ünvanlar da yükseliyor. CEO'nun odası öyle değişikti ki parmağınızı içine yerleştirmeniz üzerine, parmak izinizi çıkaran ve bunu farklı şekillerde yansıtan bir "sanat eseri" bile vardı. Ayrıca CEO'nun mizah anlayışı da beni hayrete sürükledi. Odasının girişinde Salak, aptal, gerizekalı gibi kelimelerin ardı ardına dizilmesiyle oluşturulmuş rengarenk bir tablo var. Herkes onu oraya astırmayabilirdi!

Ve sonunda o önünden geçerken en çok dikkatimizi çeken kuleye vardık. Burada koca bir teras var. Partileri filan burada yapıyorlarmış. O gördüğümüz kulenin içi de dinlenme alanı. Dinlendirici olması için kahve tonlarında dekore edilmiş. Elbette sadece üst yönetim o dinlenme alanını kullanabiliyor. Bu aşamada rehberi dinleyen pek kimse kalmamıştı sanırım. Hepimiz etrafa, denize, yalıların bahçelerine bakıyorduk.

not: O yalıların havuzu da varmış.

Bu bina Borusan'ın mülkü değilmiş. Bir şahıstan artık kimse o, 30 yıllığına kiralanmış. Manzara çok güzeldi, sergi çok ilginçti, rehber her şeyden daha çok keyif almamızı sağladı.Kısacası tavsiye ederim. Giriş 10 lira, keyfi daha fazla.

Artık binanın önünden geçerken kuleye bakıp saçını aşağı sarkıtan Rapunzel değil, fosforlu ve rengarenk neon ışıklar altında toplantı yapan gıcık Borusan çalışanlarını düşüneceğim.



Monday, February 06, 2012

Lokanta Maya

Geçtiğimiz hafta ve bu hafta sonu ne garipti. Haftanın 4 günü çılgın kar yağışı ve yolların buzlanması yüzünden iş erkenden tatil oldu. İnsan 30 yaşına da gelse (henüz 2 ay var!) işten erken çıkmak, okul zamanındaki kar tatili gibi etki yapıyor. Erken çıkıp da sokaklarda dolaşmadım elbette, zamanın çoğu eve ulaşma mücadelesiyle geçti ama eve vardıktan sonraki kısım çok güzeldi. Şirketin yaptığı bu süper kıyaklar sayesinde trafik çilesini haberlerden takip ettim. Evet, taksi bulamama kabusu katlanarak beni delirtmeye teşebbüs etti ama olsun, akşam saat 5'te evde hem de hafta içi bir günde battaniye+ sahlep + film keyfi yaptım. Hem de bunu birden fazla gün yaptım. İstanbul'da yaşayanlar diyor ki böyle kış olmamış yıllardır. Bana hoş geldin diyor olsa gerek şehir. Cuma günü iş yine erken tatil edilecek mi diye düşünürken, Cumartesi sabah evden çıkınca 12 derecelik havayla karşılaştık. Pazar günü sıcaklık 16 dereceye ulaştı. Havaların çıldırdığını ve yakında başımıza çok fena şeyler geleceğini gözlerimizle görmüş olduk. Yağmurda ve karda şaftı kayan İstanbulluları bir süreliğine Ankara'ya staja göndermek istiyorum. Nereye başvursam?

Yazacak şey çok birikti. Güzel yemekler yedim, müzelere, sergilere gittim. Biriktikçe birikti. Daha çok yazmam gerek biliyorum. Son zamanlarda gidip de ilk yazmak istediklerimden biriyle başlıyorum.

Lokanta Maya henüz kar felaketi şehri esir almadan denediğim yerlerden biri oldu. Time Out İstanbul'un 2011 Yeme İçme ödüllerinde Didem Şenol'u en iyi şef  seçmesinden beri gidilecek yerler arasında sırasını bekliyordu.

Restoran hem öğlen, hem de akşam hizmet veriyor. Öğle ve akşam menüleri birbirinden farklı ve her gün değişiyor. Daha çok malzeme odaklılar. Her şeyi en iyisi neredeyse oradan getiriyorlar, hazır hiçbir şeyi mutfağa sokmuyorlar. Rezervasyon yaptırmak şart, kapıdan dönersiniz. Mekan şatafatlı değil, modern ve şık. Öyle şıkır şıkır gitmeye gerek yok, günlük kıyafetlerle de gidilebilir. Alan çok geniş değil bu yüzden biraz gürültülü olabiliyor. Sunumlar abartılı değil. Burada yemek odak noktası istemişler, bunu hemen anlıyorsunuz. New York Times'a da herkes çıkamıyor tabii.

Lokantada en basit ayrıntı üzerinde bile uzun uzun düşündükleri belli. Ağzınıza attığınız her lokmada bunu hissediyorsunuz. Hiçbir şey rastgele ya da üstünkörü değil. Hiçbir şey geçiştirilmemiş. Menüde bir arada görmeye alışık olmadığımız bildik tatlar var. Üstteki fotoğraftaki levrekli kereviz. Kerevizden bir lezzet bombası beklemek şaçma geliyor insana ama öyle değil. Öyle lezzetli ki insanın kerevize saygısı artıyor. Altta ise benim için menüde varsa kaçırılmayacak şey var: Ahtapot ızgara. İyi yapan yerde menünün kraliçesi hep ahtapot ızgara oluyor benim için. Burada da öyleydi. Tam olması gerektiği gibi, lokum kıvamında, hiç lastikleşmemiş.

Başlangıç porsiyonları biraz küçük ama ana yemekler öyle değil. Ortaya iki başlangıç ve herkes birer ana yemek alabilir. Enteresan seçimler daha çok başlangıçlar arasındaydı biz o yüzden üç başlangıç ve bir ana yemek söyleyip paylaştık. Karamelize soğan ve bademli ılık keçi peyniri üçüncü başlangıcımızdı.
Ana yemeği aslında merakımızdan söyledik. Başlangıçlar çok lezzetli ve yeterliydi ama yarattıkları etki ana yemekleri merak ettirdi. Dana şinitzel çok çok güzeldi ama başlangıçlar kadar bizi şaşırtmadı. Alışmış kudurmuştan beterdir diye bir laf var, burada onu hak ediyorum. Önerim şu olabilir, gidin yiyebildiğiniz kadar başlangıç deneyin.

Lokanta Maya beni mutlu etti. Böyle fabrikasyondan uzak, böyle yemeğe değer veren yerlerle her zaman karşılaşmıyoruz. Tadı damağımda kaldı, tavsiye ediyorum.

Kemankeş Caddesi No:34 Karaköy www.lokantamaya.com (Sitelerindeki fotoğraflar şahane. O çağlalar beni mahvetti. Çağla ne zaman çıkacak?)

Friday, January 27, 2012

Hayatın gerçek tadı

"Neee bu havada Ankara'ya mı gidiyorsun? Delirdin mi sen?" sesleri arasında, karın (çok şükür ki) olağanüstü hal algısı yarattığı İstanbul ahalisinin arabalarını almamaları sayesinde 20:15 uçağına biletim varken, 17:45 uçağına binmek üzereyim. Bu adrenalin dolu günde bana bu iki buçuk saatlik kıyağı yapan Thy'ye ve mesaiyi erken bitiren sevgili sirketime cok tesekkurler. Aksam Kalbur'a gidebileceğim yuppiiii.

Biliyorum bugünkü hakkımı doldurdum gibi ama bir de rötar olmazsa çifte yuppiii.

Wednesday, January 25, 2012

bu aralar gördüğüm garip şeyler

Sıkın kafanıza, bu dertten kurtulun. Deli misiniz kardeş? Reklamı internette gördüm, resmi bi internet sitesinden aldım. Sıkın kafanıza ne ya? Televizyonda görünce bir resim bulur muyum acaba diye google'a "sıkın kafa.." şeklinde yazarken google'ın önerdiği ilk seçenek "Sıkın kafasına" oldu. O da enteresan tabii.


İşe giderken kendi gözlerimle gördüm. Allahın manyağı. Espritüel allahın manyağı.


Fotoğraf çok kötü biliyorum ama mankenci ve suratcı hatta bir de küçük mankenci vitrini beni çok korkuttu. Küçük manken uzaylı değil mi ya?

84!

Eveet zaman uçup gidiyordu ve bu sene de Oscar adayları açıklanmıştı. 26 Şubat'taki ödül törenine 1 ay kaldı. Geleneksel olarak törene 1 hafta kala civarı tahminler ailenizin blogunda olacak. Ben bu işe bir heyecanlanıyorum ki sormayın. Bana ne oluyorsa? Bu sene Oscar'lar keyifli. Güzel filmler bizi bekler. Bazı seneler oldukça balon filmler arasında geçiyor yarış. Bu seneki filmler gayet iyi. Mutlu mesut ve heyecanlı bir Oscar gecesi geçireceğiz.

Tahmin yazısında detaya gireceğiz ama şöyle bir bakarsak, elbette ki adaylıklarla ilgili en hayret verici olay "Extemely Loud and Incredibly Close"un en iyi film dalında aday olmasıydı. Efendim Jonathan Safran Foer benim canımın içidir. Filmi izlemedim, aylardır dört gözle bekliyorum ama onun kitabından uyarlama filmin o listede olması beni çok mutlu etti.

Adayların tam listesi şu şekilde:

En İyi Film
War Horse
The Artist
Moneyball
The Tree of Life
Midnight in Paris
The Help
Hugo
The Descendants
Extremely Loud and Incredibly Close

En İyi Erkek Oyuncu
Demian Bichir "A Better Life"
George Clooney "The Descendants"
Jean Dujardin "The Artist"
Gary Oldman "Tinker Tailor Soldier Spy"
Brad Pitt "Moneyball"

En İyi Kadın Oyuncu
Glenn Close "Albert Nobbs"
Viola Davis "The Help"
Rooney Mara "The Girl with the Dragon Tattoo"
Meryl Streep "The Iron Lady"
Michelle Williams "My Week with Marilyn

En İyi Yönetmen
Martin Scorsese - ''Hugo''
Wood Allen - ''Midnight in Paris''
Michel Hazanavicius – ''The Artist''
Terrence Mallick - ''The Tree of Life''
Alexander Payne ''The Descendants''


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Kenneth Branagh ''My Week With Marilyn''
Jonah Hill ''Moneyball'
Nick Nolte ''Warrior''
Christopher Plummer ''Beginners''
Max von Sydow ''Extremely Loud and Incredibly Close''

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Berenice Bejo ''The Artist'
Jessica Chastain ''The Help''
Melissa McCarthy ''Bridesmaids''
Janet McTeer ''Albert Nobbs''
Octavia Spencer ''The Help''


En İyi Orijinal Senaryo
Michel Hazanavicius – ''The Artist''
Annie Mumolo; Kristen Wiig ''Bridesmaids''
J.C. Chandor ''Margin Call''
Woody Allen ''Midnight in Paris''
Asgar Farhadi ''A Seperation''

En İyi Uyarlama Senaryo
Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash "The Descendants"
John Logan ''Hugo''
George Clooney; Grant Heslov ve Beau Willimon ''The Ides of March''
Steven Zaillian ve Aaron Sorkin ''Moneyball
Bridget O'Connor & Peter Straughan ''Tinker Tailor Soldier Spy''

En İyi Yabancı Film
A Separation (Iran)
In Darkness (Poland)
Monsieur Lazhar (Canada)
Footnote (Israel)
Pina (Germany)

En İyi Görüntü Yönetimi
Guillaume Schiffman ''The Artist'
Jeff Cronenweth ''The Girl the Dragon Tattoo''
Robert Richardson ''Hugo''
Emmanuel Lubezki ''The Tree of Life''
Janusz Kaminski ''War Horse'

En İyi Animasyon
A Cat in Paris
Chico & Rita
Kung Fu Panda 2
Puss in Boots
Rango 


En İyi Müzik
The Artist
The Adventures of Tintin
War Horse
Hugo
Tinker Tailor Soldier Spy

En İyi Şarkı
Man or Muppet ''The Muppets''
Real in Rio ''Rio

En İyi Kurgu
The Artist
Hugo
War Horse
Moneyball
The Girl With The Dragon Tattoo

En İyi Sanat Yönetimi
The Artist
Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
Hugo
War Horse

En İyi Kostüm
Anonymous
The Artist
Hugo
Jane Eyre
W.E.

En İyi Makyaj
Albert Nobbs
Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
The Iron Lady

En İyi Görsel Efekt
Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
Hugo
Real Steel
Rise of the Planet of the Apes
Transformers: Dark of the Moon

En İyi Ses Kurgusu
Drive
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
Transformers: Dark of the Moon
War Horse

En İyi Ses Miksajı
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
Moneyball
Transformers: Dark of the Moon
War Horse



Esen kalınız. Listelerinizi yapınız. Görüşmek üzere!

Sunday, January 22, 2012

Roma'da son akşam

Trastevere Roma'nın rehberlerde pek bahsedilmeyen, ama Roma'ya adım atan herkesin görmesi gereken bir bölge. Nehrin diğer tarafı. Burası tarihi şehir merkezinin aksine, her metrekarenin turistle dolup taştığı değil, elbette turistlerle karşılaşabileceğiniz ama daha çok şehrin yerlilerinin takıldığı, şahane sokaklara ev sahipliği yapan semt.

Bir önceki yazıda kaldığımız yerden devam edersek, çılgınca yağan yağmurdan sırılsıklam olmuş bir halde kendimizi otel odasına attık, kıyafetlerin kuru kalan tek bir santimetrekaresi kalmamıştı. Acaba yağmur diner mi diye bir süre bekleyip, sonunda son geceyi bekleyerek geçirmemeye karar verdik. Kendimizi sokağa attık. Trastevere'ye gideceğiz. Ama nasıl? Elimizdeki ufak haritalar sadece tarihi şehir merkezini kapsıyor. Yağmur altında otobüs duraklarındaki çizelgeleri umustuzca incelerken, yanımızda yaşlı bir teyze belirip yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Bunu gayet güzel bir İngilizce ile sorduğunu da eklemeliyim. Trastevere'ye gitmeye çalıştığımızı öğrenince "Ben de o tarafa gidiyorum, isterseniz beraber gidelim. Otobüse buradan binersiniz ama daha sonra indiğiniz yerden biraz yürüyüp aktarma yapmanız gerekli" dedi. Biz de takıldık teyzenin peşine. Birlikte otobüse bindik. Bu sırada sohbet etmeye başladık. Türk olduğumuzu duyunca "Merhaba, Nasılsınız?" diye söze girdi. Meğer kendisi Fransız bir rahibeymiş. 5 sene Efes'teki bir kilisede çalışmış. İzmir'i ne kadar çok sevdiğinden, orada edindiği Türk arkadaşlarından bahsetti. Aktarma yapmamız gereken yerde bizimle birlikte indi, yolunu uzattı ve bizi diğer otobüse bindirdi. Vatikan'da görevli olduğunu, Roma'ya birkaç sene önce bu yüzden yerleştiğini ve yaptıkları işleri anlattı. Bunları o kadar profesyonel bir şekilde, o kadar dine, Hristiyanlığa hiç değinmeden anlattı ki, sanırsınız bir dış ticaret firmasında finans müdürü. Teyze son gecemizde bizi yol arayarak geçireceğimiz asgari bir yarım saatten kurtardı, bir de böyle komik bir anımız oldu. Trastevere'ye sağ salim vardık. Dükkanlar hala açıktı, sokaklar hareketliydi.

Sepet sepet ricotta, sakın beni unutma! Böyle şirin dükkanlar var. Minicik. Kendi peynirlerini üretiyorlar, koyuyorlar vitrine. Ricotta ne güzel bir peynir. Biz de şanslı bir milletiz peynir konusunda. Yöresel peynirleri keşfettikçe bunu daha iyi anlıyorum.

Trastevere'de pek çok iyi restoran var. Sokakları milim milim gezdikten sonra esıl peşinde olduğumuz yere geldik. Freni e Frizioni. Ayse's World Roma rehberi sunar: şehrin en iyi aperitivosu! Eski bir tamirhaneyi alıp bara çevirmişler. İsim de oradan geliyor. Frenler ve Kavramalar. Sofistike isim, sofistike aperitivo, süper web sitesi. Gördüğüm en geniş açık büfe.
Lilyum'larla süslü büfede içkinin yanına atıştırmalık ne ararsanız var. Ekmeğiniz üzerine sürebileceğiniz mezeler, fesleğenli makarna, pirinç salataları, tavuk parçacıkları. Yani sanmıyorum ki dünyada başka herhangi bir yer spritz için ödediğiniz 4 euro'nun hakkını daha fazla versin. Roma'ya gidince Freni e Frizioni'ye gidilmeli, tek gece bile kalınacaksa aperitivo burada yapılmalı.
Eveeet, günlerdir yaza yaza bitiremediğim Roma hikayemizin sonuna geldik. Roma'ya hoşçakal demek zor. Giderken gözüme takılanlar da bunlar. Hava alanındaki İtalyanca Orhan Pamuk'lar. Kar ve Benim Adım Kırmızı.

Şu an evde salon sehpasını süsleyen eğlenceli çizgi roman. İtalyanca her şeye mi yakışıyor ne?
İşte bu kadar. Bir dahaki sefere kadar hoşçakal Roma!

Tuesday, January 17, 2012

3 günde Roma: 3ün 1i :)

Pantheon şehrin göbeğinde bir mimari harikası. MÖ 27 yılında yapılmış. Bu da demek oluyor ki Pantheon 2000 küsür yıldır orada öyle duruyor, etrafında gündelik hayat akıyor. Dünyada bu kadar eski olup, bu kadar iyi korunmuş olanına çok az rastlanırmış. Raphael'in mezarı da Pantheon'da. Bu şahane kubbeye bakmaktan boynunuz tutulabiliyor.
Sokaklar, sokaklar, sokaklar. Her sokakta başka bir güzellik. Bir güzel düzensizlik. O karşıdaki kapıdan girip, orada yaşayanlarla oturasım var. Neden bu kadar merak ederim evlerin içini, orada yaşayanların hayatını bilmiyorum. Ama çocukluğumdan beri en sevdiğim oyun ışıkları yanan evlerin içine bakmak, ev halkının hayatı hakkında fikir yürütmek.

Sokak keşiflerinde sürprizlerle karşılaşmak kadar, bir noktanın izini sürmek de güzel. Roscioli fırını peşine düştüklerimden biriydi. Burada hem upuzun pizzalar hem de ev yapımı yemekler var. İtalyan usulü fast food. Roma'ya gidip arancina yemeden dönmek olur mu? Arancina şekil 1-A'da gördüğünüz şey. İçine mozzarella konmuş pirinç topu kızartmaları. Arancina kelima anlamı olarak portakal demek. Görüntüsünden dolayı bu adı almış. Evet oldukça yağlı ama kimin umrunda?



Roscioli'nin upuzun pizzaları. İstediğinizden bir dilim kestirip, ister eline al, ister o küçük kaotik fırında Romalılarla birlikte yemeğini ye.
Nehir kıyısı yürüyüşlerine devam. Bu Isola Tibertina üzerindeki hastane.Mini mini nehrin ortasına nasıl yerleştirildiğini hayal edemediğim o bina.
Turist rehberlerinin vazgeçilmezi Roma Forumu. Şehrin ortasında koskoca bir şehir. Bölge bölge nerede ne varmış belli. İçerisinde dolaşmak serbest olmasına rağmen öyle iyi korunmuş ki, Türkiye'de yaşayan birinin sinirinin bozulmaması imkansız.
Ve Kolezyum. İtalyancası daha güzel: Collosseo! Roma'nın bir diğer olmazsa olmazı orada tüm heybetiyle duruyor. Şunu da eklemek gerek: bizim seyahatimizde greve kurban gitmiş olsa da aslında Roma'da çok başarılı bir metro ağı var ve bu yerlerin tamamına çok kısa sürede ulaşmak mümkün. Kolezyum'a henüz varmışken sağanak yağmur bastırdı ve mecburen ziyareti kısa tutmak zorunda kaldık yine de büyülü. Yağmura rağmen uzun kuyruğu beklemeyi göze alırsanız içeride sizi şaşırtacak kadar gerçek bir arena bekliyor.

Bir sonraki yazı Roma yazılarının sonuncusu olacak. İzmir'de yaşamış bir rahibe ile otobüs durağında karşılaşmak, Trastevere'nin güzelliği, Roma'nın en iyi aperitivo barı. Azz sonra!