Monday, May 13, 2013

P.F. Changs

Geçtiğimiz hafta P.F. Changs bloggerlar için bir organize ettiği yemek davetine katıldım. Ünü kulaktan kulağa yayılan Dynamite Shrimp'i çoktan duymuş olmama rağmen mahallemde açılan bu ünlü Çinli'yi ziyaret etmeye bir türlü fırsat bulamamıştım, o yüzden davete çok sevindim. Çok güzel planlanmış bir geceydi. Blogger'lar için özel menüler hazırlanmıştı; gece boyunca masa hiç boş kalmadı, her şey paylaşılmak üzere büyük porsiyonlar halinde ortaya geldi. Biraz ondan biraz bundan yemeye bayılan biri olarak menünün bu şekilde ayarlanmış olmasına çok mutlu olarak her şeyden itinayla bol bol yedim :) Bu buluşma sayesinde yemek blogger'larıyla tanıştım. Normalde aynı tabağın 15 ayrı fotoğrafını çekerken masadan ilginç tepkiler almaya alışkın kişiler olarak hepimiz rahat rahat bütün gece fotoğraf çektik :) Gelen yemeklere herkes fotoğraflarını tamamlamadan kimsenin tek bir çatal batırmaması gibi yazılı olmayan kurallara herkesin uymasına ise oldukça eğlendik.

Yemekten önce shot bardaklarında kokteyller denedik. Patron tequila ile hazırlanan Agave Margarita ve Changs Mai Tai. Benim favorim Agave Margarita oldu. P.F. Changs'ten gelen ilk sinyal buraya sadece kokteyller için bile uğranabileceği yönünde oldu.


Tadım menümüz şu şekildeydi. Cennete mi geldik ne?


Tavuk değil tofu! Masaya ayrıca gelen iceberg'ler içine sarılıp yeniyor. Çiğ köfteden gelen el alışkanlığımızla hemen sarıp yiyoruz. P.F. Changs'te soslar en az yemekler kadar önemli. Tüm garsonlar servis ettikleri masalara kendi tercih ettikleri sosu söylüyorlar, siz keyfinize göre soslardan farklı ölçülerde kullanarak size uygun olan lezzeti buluyorsunuz. Vegetarian lettuce wraps güzeldi ama özellikle tekrar yemek için gitmeme sebep olacak kadar değil.

Ve meşhur Dynamite Shrimp. Deneyip gördüm, gerçekten ününü hak ediyormuş. Amerikalı bir zincir olması dolayısıyla restoranda porsiyonlar çok büyük. İyi ki de öyle. Dynamite Shrimps kaç porsiyon olsa çekirdek gibi yenecek kadar lezzetli. Sırrı sosunda. Mekanın ismiyle özdeşleşen bu yemek için kalkıp gitmeye değer. Yemeklerin ortaya söylenip paylaşılmasını öneriyorlar. Ortaya çeşit çeşit yemek söyleyip paylaşılması en sevdiğim şey ama ben bir daha gidersem kendime bir dynamipe shrimp söylerim, kimseye de bir tane vermem!


Dumpling'e bayılan ve tavuk sevmeyen biriyim. Denediğimiz dumpling'ler tam kıvamındaydı. İçinde tavuktan başka bir şey olsa bana daha çok hitap ederdi sanırım.


Ana yemeklercden açık ara favorim elma ve cevizle birlikte servis edilen karidesler oluyor. Yemeklerin yanında aslında pirinç de var ama neredeyse elimi bile süremedim bu kadar çok şey olunca!

Mantarlı ve biberli dana eti:


Shrimp with candied walnut: (Yukarıda aşkımı ilan ettiğim karides)


Lo Mein Combo: (karışık noodle)




Tatlıyla pek arası olmayan biriyim ama elbette yemeklerde aldığım keyiften dolayı gelen tatlıların tadına bakmam kaçınılmazdı.

Banana spring rolls: Oldukça hafif. Wonton'a sarılarak kızartılmış muzlar ve dondurma. Sıcak tatlılarla dondurmayı özellikle seviyorum.



Veee gecenin prensesi Great Wall of Chocolate. Neredeyse sürreal. Yedi katlı bir çikolata bombası. (Bu gerçek porsiyonmuş.) Benim gibi tatlıyla mesafeli bir ilişki sürdüren birinin bile aklını başından alabilir. Ki bu ihtişamlı görüntüye göre kesinlikle iç bayan bir tatlı değil. P.F. Changs'e gelince denenmeden kalkılmaması gereken bir şey bu.


P.F. Changs yemeğinde kalbimi karidesler ve bu yukarıdaki güzellik kraliçesinde bıraktığımı söyleyerek özetleyebilirim. Çok güzel bir gece geçirdim, gerçekten harika lezzetler denedim. Bu gece için ve gece sonunda verdikleri hediyeler için kendilerine teşekkürler ve en yakın zamanda tekrar görüşmek üzere!

Monday, May 06, 2013

Stockholm 2

Eğer Stockholm tatiliniz Pazar gününü kapsayacaksa, bu günü Djurgarden'da geçirmenizi gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Deniz kıyısında güzel bir yürüyüş hattına, içinde minik bir hayvanat bahçesi bulunduran koca bir parka ve çeşitli müzelere ev sahipliği yapan adada harika bir gün geçirdik.
  
 Stockholm'de yüzlercesi bulunan güzel bir köprüden geçerek Djurgarden bölgesine adım attınız. Karşınızda göreceğiniz görkemli binaya, Nordiska Museet'e mutlaka uğrayın ve İsveç yaşantısının tarihine hızlı ve eğlenceli bir yolculuğa çıkın. Aslında İskandinavya için düşünülmüş ama İsveç olarak sınırlı kalmış. Farklı dönemlerde kurulan sofraları bile tıpatıp hazırlamışlar. Elbette dikkatimi en çok burası çekti! Eski tip bir kuaför salonu ise gerçekten filmlerden fırlamış gibiydi. Birkaç saati buraya ayırın.

 


Daha sonra hemen birkaç adım ötedeki Vasa Museet'e geçin. Batık Vasa gemisinin sergilendiği bu müze tüm rehberlerde Stockholm'ün ve hatta İsveç'in görülecek en önemli yerleri arasında geçiyor. Ne yazık ki bizim orada olduğumuz dönemde müze tadilattaydı. Neyse bir daha Stockholm'e gitmek için bir bahane daha!


Müzeden sonra kocaman bir park ve açık hava müzesi olan Skansen'e doğru ilerleyin. Eski bir İsveç kasabası olarak hazırlanmış bu parkta gezerken sanki eski zamanlara ışınlanmış gibi oluyorsunuz. Çünkü kasabanın fırınında gerçekten fırın çalışıyor, bir fırıncı var (park çalışanı tabi!) ve girip içeriden bir kek vs. alabiliyorsunuz. Parkın kuzey hayvanlarına ayrılmış bölümü de çok ilginç. Neredeyse tamamen doğal ortamlarında bulunan hayvanları yakından görebiliyorsunuz,, ortalıkta sincaplar koşturuyor. Parkın belli noktalarında harika bir Stockolm manzarası var. 

Eğer hala yorgunluktan bayılmadıysanız sizi Stockholm'ün lunaparkı Gröna Lund'a alalım. Eğer acıktık, yorulduk, bittik, bu ne böyle diyorsanız Villa Godthem'de yemek vaktiniz gelmiş demektir. Bir gün önceden rezervasyon yaptırırsanız işler kolaylaşır. Ya da birkaç atıştırmalık eşliğinde birer içki içelim diyorsanız o zaman Strandbryggan'a uğrayın. Burası oldukça havalı bir yer. Deniz üzerine kurulmuş platform üzerinde şık bir kalabalık içinde bir kadeh blush için ideal (Sabahtan beri 10 saattir müze ve park gezmekten harap ve bitap düşmüş ama yine de havalı kalabalık içinde kayanayabiliyorsanuz sizin için daha da süper). Fiyatlar yüksek ama artık alıştık, TL'ye çevirmiyoruz.


Akşam yemeği için şehrin cool yerlerinden Östermalm'e yakın olmanın avantajını kullanabilirsiniz. Tavsiyem Pa & Co. Daha çok yerliler tarafından tercih edilen (Stockolm'de İngilizce web sitesi olmayan sayılı yerlerden biri burası herhalde!), burayı hedefleyip aramazsanız kolayca karşınıza çıkmayacak bir yer. Küçük bir yer, toplam 10 masa var ya da yok. Kristal avizeler, mermer masalar ve menünün yazılı olduğu kara tahtalarla etrafta gözününüze takılan bir sürü detay. Yemekler çok başarılıydı. Başlangıç olarak çiğ mantar ve parmesanlı dana carpaccio. Ana yemek olarak somon+kuşkonmaz+patates (bir süre somon yemeyeceğim bu seyahatin üzerine) ve karışık denüz ürünleri yanında sebzeli noodle. Arayın, bulun.





Devam ediyoruz. Bir sonrakı post Stockholm'de yaşasam yerleşeceğim yer Södermalm!

Monday, April 29, 2013

Stockholm 1

Stockolm daha gitmeden seveceğime emin olduğum bir şehirdi. Senelerdir tek bir kelimesini anlamadığım İsveç ev dekorasyon ve emlak bloglarını takip ederim. O güzel sitelerdeki fotoğraflara bakmaya doyamam, sanki bir alakam varmış gibi kiraları filan hesaplarım. Tek bir kelimesini anlamama durumum da değişti zaman içinde tabii, mutfak-ev-salon-kiralık-satılık gibi anahtar kelimeleri öğrendim. Neyse, manyaklıklarımı anlatarak sizi daha fazla korkutmayayım; asıl söylemek istediğim şu ki İsveç'le uzun süredir yakından ilgiliyim. Bu yüzden de aylarca öncesinden planlanmış bu seyahat beni çok heyecanlandırdı. Stockholm'de 4 gün geçirdik. Şehri birkaç kelime ile anlatmam gerekse sanırım şunları seçerdim: tasarım, havalı, pahalı, fit, somon!

Hava 10 derece civarında ve güneşliydi, gece ise neredeyse sıfır dereceye kadar iniyordu. Yani benim için palto ve atkıyla gezmek şarttı, elbette İsveçliler babetleri ve incecik ceketleriyle geziyorlardı. Bir hafta öncesinde hava durumu kar gösteriyordu, o yüzden aslında herkesin söylediğine göre hava bakımından şanslıydık. Sonuç olarak hava soğuk arkadaşlar, Nisan sonu bile olsa paltoları yanınıza alın.

Şehirde metro ile gezmek çok pratik değil. Bana durak araları çok uzun geldi ve biletler de oldukça pahalı. Metro bileti almak da diğer birçok Avrupa şehrine göre daha meşakkatliydi. Elbette birbirine köprülerle başlanmış adalardan oluşan şehir en güzel yürüyerek geziliyor ama zaman zaman metrodan da faydalanmak gerekiyor. İstanbulkart gibi bir kart alıp yükleme yapıyorsunuz.

Her taraf puset dolu. 480 gün gibi inanılmaz bir doğum izni (bunun 60 gününü baba kullanıyor) olunca herkes doğurmuş da doğurmuş. Erkeklerin de doğum izni bu kadar çok olunca her tarafta pusetli yalnız babalar görmeye alışıyor insan. Ne kadar harika bir şey olsa gerek medeniyet!

Haydi o zaman Stockholm turu başlıyor! Semt semt anlatmak daha güzel olacak:

Şehri gezmeye tarihi merkez olan Gamla Stan'dan başladık. Dar, arnavut kaldırımlı sokaklardan oluşan bu turistik adanın tüm dünyada en iyi korunmuş tarihi şehir merkezlerinden olduğu söyleniyor. Burada tatlı dükkanlar, Nobel müzesi, Royal Palace, cafeler, hediyelik eşya dükkanları ve benim favorim çiçekçiler var. Sokaklarda dolaşmak çok zevkli, özellikle Nobel müzesinin bulunduğu Stortorget meydanını çok sevdim.

İnsanlar çok nazik ve herkes kusursuz İngilizce konuşuyor. İsveç Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen Euro değil kron kullanıyor. Başlarda hesap yapmak biraz zor oluyor ama 3le çarpıp 10'a bölmek en pratiği! :) Gerçi çevirdiğinizde karşılaştığınız rakamlar sizi mutlu etmiyor. Stockholm gerçekten pahalı. Atıştırmak için bir büfeden ayaküstü alacağınız sandviçler 60 kron yani 17-18 TL civarında. McDonalds'lar çok ucuz ve tıklık tıklım. 10 krona cheeseburger satılıyor. McDonalds harici hiçbir yerde 10 krona bir şey satıldığını görmedim :)



Sanırım daha önce hiçbir şehirde bu kadar çok tasarım butiği görmemiştim. Stockholm'ün her tarafından resmen tasarım fışkırıyor. Sürekli fuardaymış gibi hissediyor insan kendini. Dekorasyon mağazaları da aynı şekilde. Çoğu mağazada resmen büyülendim.




Şans eseri Stockholm'e vardığımız günün gecesinde Culture Night düzenleniyordu. Şehrin birçok semtinde ve mekanında akşam 6 ile gece 12 arası ücretsiz etkinlikler! İnternet sitesinden İngilizce program üzerinde çalıştık, birkaç etkinlik belirledik. Historiska Museet ilkiydi. Gold Room ve İsveç'i geçmişten bugüne anlatan kısımlar çok ilginçti.


Sonra da Riksdag Library'ye uğradık. Gecenin ilerleyen saatleri için planımız Culture Night kapsamında gezilebilen Kungliga slottet (Royal Palace)'ı gezdikten sonra Stockholms stadshus (City Hall)'daki partiye katılmaktı ama gündüz sokaklarda hiiiiç ortada görünmeyen kalabalık meğer bu aktivitelerde sıra olmak için bekliyormuş. İkisine de giremedik ama mutlu mesut sokaklarda gezerek günü bitirdik.


Devamı geliyor.

Friday, April 26, 2013

kısa kısa

Merhaba!

Stockholm yazılarına başlamadan önce kısa bir haber turu:

Gastro İstanbul 7-12 Mayıs'ta. Henüz detaylı program yok ama takipteyim! Siz de tarihi not edin, festivali kaçırmayın!

Nevra yurda dönüş yaptı. İşler yolunda giderse umarım İstanbul'a taşınacak. Havai fişek, hava fişek!

Çandarlı'da 2013 sezonunu Mayıs sonu açıyoruz. Rüyamda sürekli Çandarlı görüyorum, 1 aylık geri sayım başladı!

Galiba ilk kez 1,5 ay boyunca Ankara'ya hiç gitmemiş olacağım. 3 Mayıs'ta gidiyorum, çok özledim.

Kardeşime İstanbul'da iş arıyoruz. Pırıl pırıl yeni mezun Elekrik-Elektronik mühendisi arayan var mı? Eti senin, kemiği benim :)

Hayatım boyunca kirpik kıvırdım, sonunda kirpik perması yaptıracağım. Konuyla ilgili kötü/iyi tecrübeleriniz var mı?

Teşekkürler!

Friday, April 19, 2013

veee yarın Stockholm!

Çok heyecanlıyım! Stockholm'ü o kadar uzun süredir merak ediyorum ki..
Yine çalıştım çalıştım, gitmeden sokakları haritasız gezecek hale geldim :) Galiba sandığım kadar sürprizlere açık bir insan değilim.

Vasa müzesi ve lunapark biz gittiğimizde kapalı olacak ama 3,5 günlük tatili dolduracak çok fazla şey var gibi görünüyor.

İnstagram vasıtasıyla çok güzel öneriler geldi ama ben gitmeden "mutlaka şunu da yap" diyeceğiniz bir şey varsa emin olun ki tavsiyeleriniz her zaman önemli ve ben mutlaka not alıyorum.

Monday, April 01, 2013

Sirkeci'de şahane bir keşif: Can Oba

Şehrin en sevdiğim tarafları Eminönü-Sirkeci-Tahtakale civarları. Dar ve kalabalık sokaklarında saatlerce gezebilirim. Peynirciler, kuru yemişçiler, alçak ve minik tabureli sokak kahveleri.. Ivır zıvır satan dükkanlara karşı zaafım Eminönü'nde nihai tatminini yaşıyor. Her seferinde 4 TL'ye 500'lü cupcake kağıtları alarak, muzaffer bir edayla dönüyorum Eminönü'nden. Ali Muhiddin Hacı Bekir'den birkaç yüz gram güllü lokumu da kese kağıdında çantama attım mı turumu tamamlama vakti gelmiş demektir. Bu yok-yok mahallede her şeyin bulunabileceğini biliyordum da (düğün salonları için baloncuk üreten makine bile gördüm), yolu Michelin yıldızından geçmiş bir şefin işlettiği ara sokak restoranından tamamen habersizdim. Burası benim için uzun zaman sonra en iyi keşif, hemen yazmak istedim.

Mekanın adı aynı zamanda şefin adı: Can Oba. Doruk günlerdir harika bir yer duyduğundan bahsediyordu, bana da detaylarını vermiyordu. Meğer burasıymış. Dışından neler vaat ettiğini anlamak mümkün değil. Diğer tüm turistik "şiş kebap"çılara benziyor. Ki zaten menüde bunlar da var. Şehrin en turistik yerinde mütevazi bir mekan işletiyorsan, sadece sofistike yemekler sunma lüksün olamıyor.

Ben masaya şüpheyle oturdum, burası mıymış dedim. Menü geldi, biz henüz incelerken Can Bey yanımıza geldi, biraz sohbet ettik. Can Oba uzun yıllar boyunca Almanya'da Michelin yıldızlı bir şefin yanında çalışıp daha sonra da bu şefin restoranında 3 yıl boyunca şeflik yapmış. Onun şefliği sırasında restoran eyaletin en iyi restoranı ödülünü almış. Bu adam burada ne yapıyor diye kafam karışık. Kebap menüsünün yanı sıra bir de sıklıkla değişen, asıl menünün içerisinde elle yazılmış bir sayfadan oluşan başka menü daha var. Giderseniz menününüz o menü!

Menünün sabit kalemlerinden balık çorbasının şanı yürümüş, denememek olmazdı. Balık çorbası bana göre ortalaması  olmayan bir yemek. Ya iyidir ya da dayanılmazdır. İyisi gerçekten zor bulunur. Bol malzemeli ve terbiyesi ayarında olmalıdır. Ben burada içtiğim balık çorbası için bugüne dek içtiğim en güzel balık çorbası, hatta biraz daha iddialı olarak içtiğim en lezzetli çorba olduğunu söyleyebilirim. (Annemin yoğurt çorbası kategori dışı!) Bir tabak çorbadan öyle bol malzeme çıktı ki. Balığın yanı sıra bol bol karides, yengeç, kum midyesi.. O kadar kocaman bir tabakta geliyor ki, sadece bu çorbayı içip kalkabilirsiniz, kendi başına bir öğün.


Şef, makarnaları da kendisi açıyormuş. Menüde iki çeşit makarna vardı. Biber soslu makarna ile ıspanaklı ve keçi peynirli lazanya. İkincisini denedik. Muhakkak ki bir sırrı olan inanılmaz bir domates sosuyla birlikte servis ediliyor. Porsiyonlar da devasa bu arada.


Denediğimiz diğer şey tereyağı ve limon soslu somon ızgaraydı. Aşağıdaki tabak önüme gelince ne kadar şaşırdığımı tahmin edebilirsiniz. Somon üzerinde çilekler görmek her gün başıma gelen bir şey değil. Tabak adeta renagrenk bir tablo! Limonlu sos, hem somona hem de çileğe öyle çok yakışmıştı ki, somonla birlikte çilek yemenin tuhaflığını düşünecek vaktim olmadı.


Hem vaktimizin kısıtlı olmasından hem de patlama noktasına geldiğimizden tatlıları deneyemedik. Yan masaya giden çikolatalı mus'ta aklım kaldı (bir de kırılmış dondurma vardı menüde-ne olduğunu anlamadığım için daha çok merak ediyorum) ama hiç endişe etmiyorum. Şehrin en sevdiğim yerinde muhteşem bir restoran buldum, daha çok defalar gideceğim ve sabırla menüdeki her şeyi deneyeceğim! Can Oba'yı tavsiye etmiyorum, mutlaka gidin diyorum. Yakın zamanda ismini çok duyacağımız kesin.

Can Oba
Hocapaşa Mah. Hocapaşa sok. No:10 Sirkeci
0 212 522 12 15


Yazmayı ne çok özlemişim. Resmen hızımı alamadım :)

Thursday, March 21, 2013

şok şok şok

Reader nereye gidiyor? Peki şimdi ne yapacağız? Google, umarım daha iyisini yapmışsındır :(

Monday, February 25, 2013

anadolu jet'in bana kalem vermek istememesi :)

İstanbul'a taşınalı 1.5 yıl oldu. Hafta sonları sık sık Ankara'ya gidiyorum, ayda ortalama 1-2 kez. Genelde saatleri dolayısıyla Pegasus'u tercih ediyorum. Cuma akşamları 19:55 uçağı bizim uçağımız. Bazen de Doruk'la birlikte gitmiyorsak, Anadolu Jet'in 19:15 uçağına yetişebiliyorum işten direk giderek. Her seferinde ayrı bir macera oluyor ama yine de akşam 9 olmadan Ankara'daki eve varmak çok güzel oluyor. Bir hafta Pegasus, bir hafta Anadolu Jet'le gidince insan çok daha net anlıyor aradaki farkı. Anadolu Jet gerçekten felaket. Zaten aslında özeni, profesyonelliği havayolunun dergisinden bile anlıyorsunuz. Anadolu Jet'in dergisinde okunacak hiçbir şey olmuyor, Pegasus'unki gidip bayiden para verip alacağınız kadar dolu. Neyse, dergi için binmiyoruz uçağa, biliyorum. O yüzden asıl konuya geçiyorum.

Geçtiğimiz Cuma, Anadolu Jet'in 19:15 İstanbul Sabiha Gökçen - Ankara uçağı hem kalkış sırasında tüm yolcuları huzursuz etti hem de Ankara'ya inmedi, resmen düştü. Gerçekten uçak piste burnunu çarptı sandım, o kadar sert bir iniş oldu. Uçakta ufak çaplı bir panik yaşadık. Ben artık Cuma git Pazar gel, bu düzene o kadar alıştım ki, uçakta türbülansmış vs. en ufak bir huzursuzluk duymuyorum. Ama Cuma akşamı yaşadığım, tüm yolculuklarım içinde en konforsuz inişti. Dönüşte, Pazar akşamki uçuşta ise bambaşka bir olay yaşadım. Dergideki bulmacayı çözebilmek için hostesten kalem istedim. (Hala düşünüyorum, kalem istemek ilginç bir talep mi? Uçaklarda çok sık şahit olurum kalem istenmesine.) Hostes, "Kalem yok bizde yalnız" diye cevap verdi. Gerçekten tersliğimden değil, şaşkınlıktan bakakaldım. Herhalde tipimi görünce "Ben diğer arkadaşa da bir sorayım." dedi. Diğer arkadaş yanıma geldi, kalemini uzattı "Şimdi ben bunu size veriyorum ama geri vermeniz şartıyla, çünkü başka kelemimiz yok" dedi. O aşamada artık ağzım açık takip ediyordum olayları. "Hanımefendi elbette geri vereceğim kaleminizi" diyebildim. Derginizde bulmaca var, herkesin çantasında o sırada kalem olmayabilir. Neden ben kalem isteyince anında o kalemi yürütecek insan muamelesi görüyorum? Belki de sık karşılaşıyorlardır bu tip şeylerle, o yüzden bıkmıştır ama bence havayolları dergisine bulmaca koyuyorsa, giden üç beş tane dandik tükenmez kalemin hesabını yapmamalı. Ayrıca şunu da söylemem gerekir, hostesin bana verdiği kalem, Sheraton tükenmez kalemiydi. Anadolu Jet'in kalemi filan değil, Sheraton'dan yürütülmüş bir kalem. Başka sorum yok sayın yargıç.

Huzursuz teyzelik mi yapıyorum bilmiyorum ama potansiyel hırsız muamelesinden hoşlanmadım. Anadolu Jet'in 19:15 uçuşu benim çok işime gelse de, 40 dakika sonraki Pegasus uçuşunu tercih etmek sanırım daha mantıklı. Kızgınlığım geçip, Ankara'ya 40 dakika önce varma hevesim ağır basabilir sonradan. Bu yazı burada kalsın o yüzden.

Thursday, February 21, 2013

Oscar'ları dağıtıyorum!

Geleneksel Oscar tahmin yazısı için zaman geldi. Şubat'ın 24'ünde Oscarlar 85.kez dağıtılacak, bazı filmler uzun seneler boyu kazandığı minik heykelle birlikte hatırlanacak. Biz de günlerce hem kazananları, hem de törendeki şahane elbiseleri konuşacağız.  Oscar'ın magazin yönü sinemasal yönünden daha güçlü olsa da ben her sene heyecanlanırım. Pazar gecesi sabaha karşı yayınlanacağı için sonuçları birkaç saat rötarla öğreneceğiz ama olsun. Bu sene rekabet sıkı. Kim almalı (mavi), kim alacak (kırmızı) tahminlerim aşağıda. İki tahminim de aynı adaysa sadece kırmızı. Bakalım kaç tane tutturacağım bu sene!

Argo'nun senenin yıldızı olması bekleniyor. Kötü bir film demek istemem ama bu kadar tantanayı hak ettiğine inanmıyorum. Zero Dark Thirty'den ise hiç bahsetmek bile gelmiyor içimden, boş boş seyrettim filmi, yönetmen ne anlatmaya çalışıyordu onu da anlamadım. Hurt Locker'dan da bir şey anlamamıştım. Bayan Bigelow'la anlaşamıyoruz.

Renkli, eğlenceli bir tören olsun, biz de döndüre döndüre seyredelim.

En İyi Film

Amour

Life of Pi
Lincoln
Argo
Beasts of the Southern Wild
Silver Linings Playbook
Django Unchained
Zero Dark Thirty
Les Misérables

En İyi Yönetmen


Amour - Michael Haneke
Beasts of the Southern Wild - Benh Zeitlin
Life of Pi - Ang Lee
Lincoln - Steven Spielberg
Silver Linings Playbook - David O. Russell

En İyi Kadın Oyuncu (Bu kategoride kim almalı kararsızım. Hiçbiri?)


Jessica Chastain - Zero Dark Thirty
Quvenzhané Wallis - Beasts of the Southern Wild
Naomi Watts - The Impossible
Jennifer Lawrence - Silver Linings Playbook
Emmanuelle Riva
- Amour

En İyi Erkek Oyuncu


Bradley Cooper
- Silver Linings Playbook
Joaquin Phoenix - The Master
Daniel Day - Lewis Lincoln
Denzel Washington - Flight
Hugh Jackman -
Les Misérables

En İyi Yabancı Film (bu ödülü çok zor verdim, War Witch'e de giderse sevinirim)
Amour - Avusturya
Kon-Tiki - Norveç
No - Şili
A Royal Affair - Danimarka

War Witch - Kanada

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Amy Adams -The Master
Sally Field - Lincoln
Anne Hathaway - Les Misérables
Helen Hunt -The Sessions
Jacki Weaver - Silver Linings Playbook

En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Alan Arkin - Argo
Robert De Niro - Silver Linings Playbook
Philip Seymour Hoffman - The Master
Tommy Lee Jones - Lincoln
Christoph Waltz - Django Unchained

En İyi Sinematografi

Anna Karenina - Seamus McGarvey
Django Unchained - Robert Richardson
Life of Pi - Claudio Miranda
Lincoln - Janusz Kaminski
Skyfall - Roger Deakins

En İyi Animasyon
Brave
Frankweenie
ParaNorman
The Pirates! Band of Misfits
Wreck-It Ralph

En İyi Görsel EfektThe Hobbit: An Unexpected Journey
Life of Pi
The Avengers
Prometheus
Snow White and the Huntsman

En İyi Özgün Senaryo
 
Amour - Michael Haneke
Django Unchained - Quentin Tarantino
Flight - John Gatins
Moonrise Kingdom - Wes Anderson & Roman Coppola
Zero Dark Thirty - Mark Boal

En İyi Uyarlama Senaryo

Argo - Chris Terrio
Beasts of the Southern Wild - Lucy Alibar & Benh Zeitlin
Life of Pi - David Magee
Lincoln - Tony Kushner
Silver Linings Playbook - David O. Russell

Tuesday, February 19, 2013

heyecanla beklediğim restoranlar!

Yurt dışından transfer şahane restoranlar geliyor, duyduk duymadık demeyin. İşte kısa süre sonra adını çok daha sık duyacağınız yerler hakkında biraz ipucu.

1. Shake Shack

New York'un ünlü cheeseburgercisi. Önünde kuyruklar oluşuyor. İlk şube İstiklal Caddesi'ne geliyor, sonra da dört bir tarafa yayılacağı söyleniyor. Bana uyar!

2. Jamie's Italian

Evet bizim Jamie Oliver! En taze malzemeleri kullanarak basit ama lezzetli tabaklar iddiasındaki restoran Zorlu Center'da açılacak. Jamie şerefine koştura koştura gideceğiz belli ki.

3. Jonas the Grocer

Louis Vuitton'un restoranı. Avrupa'daki ilk şube Türkiye'deki olacak. Hem alışveriş yapabiliyorsunuz hem de kahvaltıdan itibaren her öğünde restoranın keyfini çıkarabiliyorsunuz. Lunch box'lar pek havalı görünüyor. Peynirler, antipastiler.. Wagyu Beef Burger asıl olay diyorlar, ben şimdiden söylemiş olayım, haydi bakalım bekliyoruz.

4. Tom's Kitchen

Doors Group'un birkaç sene önce bünyesine kattığı Londra restoranı İstanbul'a geliyor. Time Out Londra tarafından en iyi kahvaltı mekanı seçilmiş. Heyecanlanmak için yeterli bir sebep.

Friday, February 08, 2013

yeni bir diziye başlasam?

House M.D. bittikten sonra haftalık takip ettiğim tek dizi How I Met Your Mother kaldı. Bir süredir şöyle heyecanla izleyeceğim bir diziyi bekliyordum, 3 tane birden buldum! İki özlediğimiz Kevin sinemadan TV'ye geliyor, bunun yanında Amerikan dizilerinden sıkılıp yeni bir şeyler arayanlar için bir tane de bomba Danimarka dizisi var!

1. Borgen
Uzun zamandır seyrettiğim en iyi dizinin bir Danimarka'dan çıkması ne garip! Seçimlerden zaferle çıkan ilk kadın başbakan olan Birgitte Nyborg'a odaklanan dizinin şu ana kadar yayınlanmış 2 sezonunu gözümü kırpmadan izledim. Dizinin dili Danca olduğu için başlarda takip etmek biraz zor geliyor ama olayların içine girdikçe bu küçük bir detay olarak kaybolup gidiyor. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Sadece ben değil, Bafta da Borgen'i tavsiye ediyor. 2012'de aynı dalda aday olduğu Modern Family'yi sollayıp ödülü kaptığından beridir dünyanın geri kalanı Borgen'den haberdar. Türkiye'de şu an 1.sezonu gösteriliyor. Toplamda 2 sezon yayınlandı ve Mayıs'ta 3. sezonu geliyor. Bana da sabırla beklemek kalıyor.


2. The Following
Yıldız oyuncular dizilere kayıyor, diziler canlanıyor! Bu senenin en büyük hitlerinden olacağı tahmin edilen The Following'in başrolünde Kevin Bacon var. Bir seri katil ve onun yönettiği 'tarikat'la ilgili olan biten çok heyecanlı. Digiturk diziyi Amerika'dan 48 saat sonra yayınlıyor. Şu an elimizde topu topu 3 bölüm var, buraya kadar her şey şahane gitti, Çarşambaları beklemek için sebebimiz var!



3. House of Cards
 Bu senenin bir diğer bombası da Kevin Spacey'li House of Cards. Robin Wright da kadroda. Dizi Şubat başı Amerika'nın VOD platformu Netlix'te başladı. Değişik bir yöntem deneyip, ilk 13 bölüm topluca Netflix'te yayınlanmaya başladılar. Bizde henüz ilk bölümü yayınlandı, her hafta Salı günleri yayınlanacak. İlk bölüme göre konuşursak harika bir şeyler çıkacağa benziyor.


Güzel güzel dizilerimiz olsun, kim korkar hain kıştan!

Wednesday, January 30, 2013

5 dakikada beşiktaş akşam yemekleri

Sabahın köründen akşamın bir saatine kadar çalışıyorsanız muhtemelen her gün evde hünkar beğendi yapamıyorsunuzdur. Yapıyorsanız bana söylemeyin. Aslında vaktim olsa her gün mutfakta biraz zaman geçirebilmek ve birkaç çeşit minik porsiyon yemek yapmak isterdim (acaba o zaman da böyle düşünür müydüm?). Hatta bu bana aslında meditasyon bile olurdu ama sanırım yemeği en erken 9'da yiyebilirdik. Benim sistemim genelde hafta sonu Ankara'da ya da başka bir yerdeysek ve mutfakla haşır neşir olmaya zamanım olmadıysa, ailemin Ankara'dan kargoyla gönderdiği (evet hiç utanmadan yazdım!) yemekleri afiyetle yemek hatta bir de üzerine onlara her seferinde "ne kadar çok şey gönderiyorsunuz, ben bunları ne yapacağım" diye mızırdanmak. Yazınca kendimi iğrenç bir evlat gibi hissettim, artık mızırdanmayacağım. Bunun dışında hafta sonu İstanbul'daysam Pazar günü genelde birkaç çeşit yemek yapıyorum (genelde zeytinyağlılar) ve birkaç gün idare ediyoruz. Bazı günler ise bir şekilde evde bir şey olmuyor ve hafta içi pratik çözümler gerekiyor. Sarımsaklı-domatesli-fesleğenli makarna elbette dünyanın en güzel ve hızlı yemeğidir ama her zaman değil. 

Benim pratik günü kurtarma önerilerimden işte birkaç tanesi! Uyduruk olabilirler ama hayatımı kurtarıyorlar!

Avokadolu somon füme ruloları: Somon fümelerin içine herhangi bir sürülebilir peynir, arasına avokado. Sarın gitsin, üzerine zeytinyağı, kapari, dereotu. Hem havalı, hem de çok lezzetli, hem de hazırlaması 3 dakika! (Bunu avokado yerine kuşkonmazla da yapabilirsiniz.)


 
Tost demek için fazla güzel olan tostlar: Elektrikli ızgaralar harika bir buluş. Alırken mutfakta en çok kullanacağım şeylerden biri olacağını kesinlikle tahmin etmiyordum. Dolaptaki kırmızı biber, kabak, patlıcanı incecik dilimleyip zeytinyağlı gezdirdiğiniz ızgarada 5 dakika üzerinde çizgileri oluşuncaya kadar kızartın. Daha sonra ekmeğin arasına peynir, domates, ızgaradan yeni çıkan sebzeler, yeşillik vs. Bir posta daha ızgaraya. Peynir eriyince tamamdır. Servis ederken tabağa yanında biraz salatayla yerleştirirseniz alın size cafe tostu!




Bruschetta: bu da yukarıdaki tostun başka versiyonu sayılabilir. Kırmızı biberin ızgara üzerindeki lezzetine bağımlıyım. Kızarmış ekmek üzerine peynir, kırmızı ve yeşil biber, üzerine taze kekik. Üzerinde zeytinyağını gezdirince en şahane akşam yemeği.


Milföy pizza: Buzluktan milföyü çıkarıp 2 dakika buzlarının çözülmesini beklerken bir yandan mozzarellayı ve patlıcanı dilimleyin. Patlıcanı ızgaraya atın 5 dakika kadar kızarmasını bekleyin.Bu sırada fırını 180 dereceye ayarlayın. Tepsiye pişirme kağıdını serin, milföyleri kenarlarından 1'er cm içeri doğru katlayın. Mozzarella, patlıcan, cherry domates ve fesleğeni döşeyin, üzerinde zeytinyağı gezdirin. Bir tane yumurtanın sarısını milföyün kenarlarına fırçayla sürün, atın fırına, 5 dakikada hazır!



Bence ne kadar kısa sürede yapıldığı açıklanmazsa bunların hepsinin pekala gideri var!

Tembeller elime mum diksin :)

Monday, January 28, 2013

wintertimes

Merhaba! Beni hatırladınız mı?

Detox niyetine Ocak başı itibariyle Nisan başına kadar alışveriş yapmama kararı vermiştim. Ocak bitmek üzere, şimdilik sözümü tuttum, bir tek toka bile almadım. Sanırım bana iyi geldi. Halledilmesi gereken bir iş için alışveriş merkezine girince özellikle de şu anda her tarafın tahrik edici %70 indirimleri sebebiyle vitrinlerle bir miktar mücadele ediyorum ama şimdilik fena gitmiyor. İnternetten normalde alışveriş yaptığım sitelere de girmeme konusunda dirayetli çıktım. Kendimden beklemediğim bir performans gösterdim ilk bir ayda. Başarılarımın devamını diliyorum. Nisan'ın gelmesiyle Tazmanya canavarıymışçasına topaç gibi dönerek mağaza talan etmeyeceğime dair iç motivasyon çalışmalarım ise Mart sonu başlayacak. Dolaplarımdaki şeylerle vedalaşmak için bir alıştırma bu. Bir yandan da ayıklama yapmaya çalışıyorum, henüz başarılı olamadım. Çöp evim olacak yaşlanınca bu gidişle. Belki de vintage diye kakalarım birilerine! En son aldığım şey bu robot kulaklık çoğaltıcı oldu. Yılbaşından önce alındı, sayılmaz! Çok seviyorum onu, kulaklıkların ucunu gözlerindeki deliklere taktıkça da garip bir şekilde mutlu oluyorum. Vudu bebeği fonksiyonlu kulaklık çoğaltıcı galiba!


Güzel yemeklere devam. Münferit'in beyaz peynirini ve mürekkepli kuskusunu buraya not düşmek gerek. Burada yediğimin, şu güne kadar tattığım en iyi beyaz peynir olduğunu iddia edebilirim. (Elbette Çandarlı beyaz peynirinden sonra!) Onlar da Ayvalık'tan getiriyorlarmış. İlk gidişim değildi, sanırım menüdeki çoğu şeyi denedik, yemekler gerçekten başarılı. Lezzete rağmen Münferit hakkında karışık duygularım devam ediyor. Yediğiniz her şey çok lezzetli ve kesinlikle yenilikçi; meyhanedesiniz ama mutfak neredeyse deneysel. Bunlara rağmen yine de sanki olmayan bir şeyler var. Giriş katın altındaki kısımda oturunca kendimi mahzende gibi hissediyorum ve sanırım akustikle ilgili bir sorun var, hep bir uğultu, aşırı gürültü.. Giriş kattaki ufak masalar ise bizim gibi uzun yemek sevenlere göre değil. 11'den itibaren bar tıklım tıklım, katın tamamı istila edilmiş halde. Sanırım benim Münferit'e bir yaz akşamı, şehir iyice boşalmışken dışarıdaki masalarda şans vermem gerekiyor.



Arada bir yemek yemeye çıksam gelsem olur, onun dışında kışın hiç evden çıkmasam da olur ben! 5 film üst üste izleme kapasitem var. Sanırım yıllar önce de bahsetmiştim, Filimadamı diye harika bir site var. Türkçe ve çok başarılı şekilde hazırlanmış bir site. Profilinizi oluşturuyorsunuz, (benimki şu). İzlediğiniz ve izlemek istediğiniz filmlerin listesini tutabiliyorsunuz. Benim gibi liste manyağı biri için bulunmaz fırsat. Üye olanların kendi profil sayfasında görebildiği "Kaşınıyorum" butonu var, dünya tatlısı. İzlediğini işaretlediğin filmlere göre hayatının ne kadar süresini film izleyerek geçirdiğini hesaplıyor. Ben şimdilik 2866 saat (yaklaşık 3 ay) boyunca film izlemişim. Hassasiyetimi bilenler eminim bir yandan komik bularak da olsa listeyi büyük bir ciddiyet ve özenle tutuğumu anlıyordur! Bu disiplinimi hayatımın başka alanlarında da görebilsem ne hoş olur. (Hayatında bir kere bile ertesi gün giyeceği kıyafeti önceki geceden hazırlayamayanlar parmak kaldırsın!)


Durumlar böyle sevgili blog. Vallahi billahi daha çok yazacağım diyerek vaatlerde bulunmak istemiyorum ama tabii içimizden geçen bu. Kısmet nokta kom.

İyi haftalar!

Pazar akşamı banyosunu yapmış, tırnakları kesilmiş, ödevleri tam, yatmadan önce kurbanlık koyun psikolojisi ile boğuşan bir ilkokul çocuğuyum adeta. 50 yaşıma gelince filan geçecek bu his herhalde.