Tuesday, February 24, 2015

Jet hızıyla Madrid turu

Madrid benim en sevdiğim şehirlerden biri. Bu şehrin ruhunu, canlılığını, güler yüzlü insanlarını ve elbette geç yenen akşam yemeklerini, şehrin o güzel kokusuyla birlikte özleyerek hatırlıyorum.

Portekiz dönüşü uçağımız Madrid'dendi, bu yüzden son gecemizi Madrid'de geçirdik. Akşam 6 civarı vardığımız şehirde ertesi sabaha kadar vaktimiz vardı. İtalya'da master yaparken bir süreliğine Madrid'de exchange öğrenci olmuştum. Bu şehre aşkım o zamana, Mayıs 2006'ya dayanıyor, hatta buraya da yazmışım. (Neredeyse 10 sene mi olmuş, zamannn bu kadar hızlı geçme!) Aradan bu kadar zaman geçmiş, sokakları sanki 2 gün önce gezdim gibi hatırladım, kendime çok şaşırdım.

Bu yazı Madrid'de bir akşamı ya da sadece birkaç saati olanlara jet hızıyla şehir turu. Müze ziyareti yok haliyle!

Öncelikle Booking.com'a giriyor ve Puerta del Sol civarı bir otelde yer ayırtıyorsunuz ki her yere yakın olabilesiniz. Eşyaları otele fırlatıp, kendinizi sokaklara atıp yürümeye başlıyorsunuz. Calle de Alcala ya da Gran Via'yı takip ederek (Gran Via Madrid'in en önemli alışveriş caddelerinden biri ama mağazalara çok takılmayın, az vaktiniz var!) Plaza de Cibeles'e varıp, şu an belediye binası olarak kullanılan muhteşem Palacio de Cibeles'i görüyorsunuz. 

Aslında Madrd'in yemyeşil ve kocaman parkı Parque de Retiro'ya çok yakınsınız. Park yaz aylarında gece 12'ye, Mart sonuna kadarsa akşam 10'a kadar açık. Girip parkta dolaşmak isterseniz hava aydınlıkken yapmanızı tavsiye ederim.


Buradan sonra tekrar Calle Alcala daha sonra da yine Madrid'in en hareketli caddelerinden olan Calle Mayor'da yürüyün ve şehrin kalbi olan Plaza Mayor'a varın. Bu devasa meydan gün boyu hareketli. Etrafı restoran ve cafelerle dolu. Birinde oturup meydanın hereketliliğini izleyebilirsiniz.


Yemek pazarları benim için gezecek yerler sırasında bir numara. Madrid'in göbeğinde, hemen Plaza Mayor'un dibindeki Plaza de San Miguel'de yer alan Mercado San Miguel'e uğrayın ve çeşit çeşit deniz ürünleri ve yerel lezzet arasında kendinizi kaybedin.



Ve sonra yine hemen  efsanevi Museo del Jamon yani Jambon Müzesi! Evet çok turistik ama yine de uğranması gerek.


Çok basit menüden ekmek arası istediğiniz jambonu birer bira (cerveza!) ile ayaküstü atıştırın, 10-15 dakikalığına kalabalığın keyfini çıkarıp tezgahtaki yerinizi diğer jambon meraklılarına bırakın! Museo Del Jamon'lara şehrin birkaç noktasında rastlayabilirsiniz. 


Ayaküstü atıştırmalara devam! Bocadillo de Calamares yani ekmek arası kalamar, Madrid'in en ünlü ve lezzetli atıştırmalıklarından biri. Daha sokağın başından tıklım tıklım olduğunu göreceğiniz Bar Postas Cerveceria'ya girin (Calle Postas'da, Plaza Mayor'un diğer tarafına geçin), kabalıkla birlikte ekmek arası kalamarınızı yiyin ve tekrar sokağa!


San Miguel'deki atıştırmalıklar üzerine jambon ve kalamarla artık tekrar yürüyüşe hazır olmalısınız! Calle Mayor'u aşağı doğru takip edin, caddenin sonuna geldiğinizde sağa doğru ilerlemelisiniz. İşte burada muhteşem Catedral de Almudena'yı ve hemen karşısında Palacio Real de Madrid yani karaliyet sarayını göreceksiniz. Elbette içerini girip gezecek vakit yok (biz gezerken artık akşamın ileri saatleri olmuştu) ama bu harika binalara dışarıdan bakıp hayran olmak da çok güzel. Calle Bailen üzerinden yürümeye devam.



Plaza de Oriente'nin yeşillikleri arasından Plaza de Espana'ya kadar yürüyün. Bu meydanı ayrı bir seviyorum nedense. Ortada Cervantes anıtı, ve meydanı çevreleyen iki gökdelen: Torre de Madrid ve Edificio Espana.


Turistik kısımlar bu kadar, artık saat de ilerledi. Şimdi şehrin yerlilerinin daha çok takıldığı yerlerde dolaşma zamanı. Gran Via'nın diğer tarafına, Calle Colon ve etrafındaki sokaklara geçin. Chueca, şehrin gay kitlesinin de tercihi. Bu mahallede birçok gay bar ve klüp var, bu da demek oluyor ki eğlence burada. Bu civardaki sokaklar birçok sürpriz saklıyor. Sokaklara dalıp çıkın, boş boş dolaşıp barlardan sokağa taşan kalabalığa dahil olmanın keyfini çıkarın ama bir yere girmeyin, çünkü gireceğiniz yer burası: Bodega la Ardosa. 1892'den beri burada. Anthony Bourdain tavsiyesiyle içimiz rahat giriyoruz.



Buranın spesiyali tortilla de patatas. Yani patatesli omlet. Ama bununla yetinecek değiliz! Gelsin sardalyalı domatesli tapaslar.


Sonra biraz daha civardaki sokaklar.. Barlardan dışarı taşan neşeli kalabalık, kahkahalar, kulağa şarkı gibi gelen İspanyolca. Burada akşam yemeği için asla geç kalmış olmuyorsunuz. 10'da yenen akşam yemekleri kadar sevdiğim pek az şey var. Dekorasyonuna bayıldığım La Cocina de Maricastana yerlilerin geldiği, gayet cool bir mekan. Dilerseniz barda bir içki içmek için de uygun.


Gazpacho dünyanın en güzel yemeklerinden biri.


ama Madrid'de noktaladığımız bu uzun ve güzel Portekiz tatilinin son yemeği elbette deniz ürünlü olacaktı.


Toplamda 9 günlük yolculukta 2000 km civarı yol yaptık. Yaşadığım en güzel tatillerden biriydi. Uzun zamandır hayal ettiğim bir ülkeyi ve onun güzel şehirlerini gördüm, hiç unutmayacağımız yemekler yedim, sonunda çok özlediğim Madrid'de bir gece geçirme fırsatım oldu. Çok fazla çalışıp çok az tatil yapmıyor muyuz?

Thursday, February 19, 2015

87.Oscar'lar!

Eveet, Oscar ödülleri 22 Şubat Pazar gecesi dağıtılıyor. Filmlerden hala birkaç eksiğim olsa da törene kadar çoğunu izlemiş oldum. (Son üç senedir işim filmlerle ilgili ama aslında görüyorum ki eskiden şimdiye göre çok daha fazla film izleyebiliyormuşum!) Geleneksel tahmin yazıma başlıyorum. Yine iki kategori yapacağım: Kırmızılar: kim kazansın istiyorum, maviler: bence kim kazanacak. Eğer ikisi aynıysa sadece kırmızı. Tahminlerini belirtmek isteyen varsa buyursun, sonra birlikte analiz yaparız! :)

Bu sene filmleri çok sevdim, hepsini zevkle izledim. Bir tek American Sniper'ın bu filmlerin arasında ne işi olduğunu anlayamadım ve zaten ona hiç ödül vermedim! Bu sene o heyecanlı senelerden biri çünkü büyük sürprizler olabilir. Tahmin edildiği ve Altın Küre'nin bize önceden fısıldadığı gibi Boyhood gecenin yıldızı olabilir ya da bambaşka şeylerle karşılaşabiliriz. Altın Küre'de filmler drama ve komedi olarak iki ayrı dalda ödül aldığı için biraz ipucu alsak da yine de sonuçlara kesin gözüyle bakamıyoruz. Gidip Michael Keaton'a en iyi erkek oyuncu ödülü vermesinler de! Birdman, tamam, iyi hoştu ama Edward Norton dışında pek de etkileyici değildi bence. 9 adaylık birden alınca ben de bu işten pek anlamadığıma kanaat getiriyorum.


Bana göre senenin en önemli filmi Boyhood'du. Bazıları gerçek zamanlı çekilmesinden başka bir numarası olmadığını düşünüyor ama ben filmden oldukça etkilendim. Oyunculuklar, senaryo ve o küçük oğlan çocuğunun aslında hepimizin bildiği, çok tanıdık olduğu şekilde gözümüzün önünde büyümesi bana büyülü geldi. Oyuncuların bu kadar uzun süre bir işe dahil olmaları da beni ayrıca hayrete düşürüyor. Bizim ülkemizde herhalde hiç kimse 12 yıllığına bir işe dahil olmaz. Filmle özdeşleşen şu şarkı da filmi izlediğimden beri en çok dinlediğim şarkı olabilir.

Bunun dışında Eddie Redmayne bu seneye imzasını attı. Kimsenin adam akıllı tanımadığı biriyken Stephen Hawking rolüyle ağzımızı açık bıraktı. Yine aynı şekilde J.K. Simmons, beni hem sinir etti, hem de kendine hayran bıraktı. Aslına bakarsak Whiplash senenin şüphesiz en iyi filmlerinden biriydi ve bunun yegane sebebi J.K. Simmons.

Beni bıraksanız sabaha kadar bu konuyla ilgili konuşabilirim o yüzden fazla gevezelik etmeden tahminlere geçiyorum.

En iyi film 
American Sniper
Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance)
Boyhood
The Grand Budapest Hotel
The Imitation Game
Selma
The Theory of Everything
Whiplash

En iyi yönetmen
Wes Anderson – The Grand Budapest Hotel
Alejandro González Iñárritu – Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance)
Richard Linklater – Boyhood
Bennett Miller – Foxcatcher
Morten Tyldum – The Imitation Game

En iyi erkek oyuncu (Amerika Steve Carell'i çok seviyor, sürpriz olur mu?)
Steve Carell – Foxcatcher as John Eleuthère du Pont
Bradley Cooper – American Sniper as Chris Kyle
Benedict Cumberbatch – The Imitation Game as Alan Turing
Michael Keaton – Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) as Riggan Thomson / Birdman
Eddie Redmayne – The Theory of Everything as Stephen Hawking


Benedict sen çekil aradan!


En iyi kadın oyuncu (Bu Felicity'nin burada işi ne?)
Marion Cotillard – Two Days, One Night as Sandra Bya
Felicity Jones – The Theory of Everything as Jane Wilde Hawking
Julianne Moore – Still Alice as Dr. Alice Howland
Rosamund Pike – Gone Girl as Amy Elliott-Dunne
Reese Witherspoon – Wild as Cheryl Strayed

En iyi yardımcı erkek oyuncu (bence bu sene en kıran kırana kategori bu, Ethan Hawke, Edward Norton ve J.K. Simmons hepsi harikaydı ama galiba J.K. Simmons bir adım önde)
Robert Duvall – The Judge as Judge Joseph Palmer
Ethan Hawke – Boyhood as Mason Evans, Sr.
Edward Norton – Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) as Mike Shiner
Mark Ruffalo – Foxcatcher as Dave Schultz
J. K. Simmons – Whiplash as Terence Fletcher

En iyi yardımcı kadın oyuncu
Patricia Arquette – Boyhood as Olivia Evans
Laura Dern – Wild as Barbara "Bobbi" Grey
Keira Knightley – The Imitation Game as Joan Clarke
Emma Stone – Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) as Sam Thomson
Meryl Streep – Into the Woods as The Witch

En iyi orijinal senaryo (The Grand Budapest'e giderse de çok şaşırmam, Altın Küre neden Birdman'e gitti onu da anlamadım.)
Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) – Alejandro González Iñárritu, Nicolás Giacobone, Alexander Dinelaris, Jr. and Armando Bo
Boyhood – Richard Linklater
Foxcatcher – E. Max Frye and Dan Futterman
The Grand Budapest Hotel – Wes Anderson and Hugo Guinness
Nightcrawler – Dan Gilroy

En iyi uyarlama senaryo
American Sniper – Jason Hall from American Sniper by Chris Kyle, Scott McEwen and Jim DeFelice
The Imitation Game – Graham Moore from Alan Turing: The Enigma by Andrew Hodges
Inherent Vice – Paul Thomas Anderson from Inherent Vice by Thomas Pynchon
The Theory of Everything – Anthony McCarten from Travelling to Infinity: My Life with Stephen by Jane Wilde Hawking
Whiplash – Damien Chazelle from his short film of the same name

En iyi animasyon
Big Hero 6 – Don Hall, Chris Williams and Roy Conli
The Boxtrolls – Anthony Stacchi, Graham Annable and Travis Knight
How to Train Your Dragon 2 – Dean DeBlois and Bonnie Arnold
Song of the Sea – Tomm Moore and Paul Young
The Tale of the Princess Kaguya – Isao Takahata and Yoshiaki Nishimura

En iyi yabancı film (Leviathan hak ediyor ama Ida'ya giderse çok şaşırmam)
Ida (Poland) in Polish  – Paweł Pawlikowski
Leviathan (Russia) in Russian – Andrey Zvyagintsev
Tangerines (Estonia) in Estonian and Russian – Zaza Urushadze
Timbuktu (Mauritania) in French  – Abderrahmane Sissako
Wild Tales (Argentina) in Spanish  – Damián Szifrón


İşte tahminlerim böyle. Ödüller dağıtılınca üzerinden geçip ne kadar tutturduk, ne kadar patladık ortaya çıkacak. Hadi bir an önce ödüller verilsin de 1 ay boyunca kimin hakkı yendi, kim ne giydi, kim en harika ödül konuşmasını yaptı diye gecenin bol bol dedikodusunu yapalım!

Monday, February 16, 2015

Salamanca'da birkaç saat

Tanımadığın bir ülkede yollarda olmak kadar özgür hissettiren başka bir şey var mı bilmiyorum. Yıllarca beklenmiş güzel bir Portekiz tatili sonrası geri dönüş yolunda tesadüfen birkaç saat geçirdiğim Salamanca güzelliğiyle hep aklımda kalacak. Portekiz sınırından 80 km, Madrid'e 200 km mesafede meğer büyülü bir şehir varmış, üzerinden aylar geçti, hala sık sık aklıma geliyor.

Sanki tarihi bir filmin seti gibi. Her şey dekormuş gibi. Her yer aynı renk. Sarının aynı tonu. Nüfus az, sokaklar sakin, tek tük insan var.


Dantel gibi zarif meydanlar. (Madrid'deki Plaza Mayor'dan burada da bir tane var.)


Beni her zaman etkileyen bu jambon dükkanları. Babama göndermek üzere mutlaka girip fotoğraf çekerim :)


Rengarenk bu çikolata dükkanı: La Cure Gourmande


Deniz kabuklarıyla kaplı bina mı? Hem de kütüphane mi? Masalda olmazsa nerede olur bu? Casa de Las Conchas


Böylesine görkemli, mimari harikası binaları görünce sizin de gidip binaya sarılmak geliyor mu içinizden? Catedral de Salamanca 500 yıldır orada o güzelliğiyle duruyormuş. İnsan bazen kendini fındık kabuğunun içinde yaşıyormuş gibi hissediyor, değil mi? Bu muhteşem şey orada 500 yıldır duruyormuş ve ben şans eseri o kavşaktan buraya doğru sapmasam bu güzelliği ıskalamış olacaktım. Ne kadar çok görecek şey, ne kadar çok ziyaret edecek yer, ne kadar çok hayran kalınacak güzellik var.


Silencio sokağı. Ne güzel.


Ve yeşilin en güzel tonuyla birleşmiş Convento de San Esteban


Bir yere uğrayıp birkaç saat geçiriyorsunuz, aklınızın bir köşesinde sonsuza kadar kalıyor. 
Yolunuz düşerse uğrayın, kendinizi bu masal şehrinin sarı sokaklarına bırakın :)

Thursday, February 12, 2015

Portekiz Road Trip - 6

"Ayşe, tatlım, neredeyse yaz geldi, sen Portekiz yazılarını bitirene kadar aradan bir yıl geçmiş olacak" dediğinizi duyar gibiyim ama üstüme gelmeyin, zaten çok zor oturdum blogun başına!nHayatımda ilk kez bir gezi yazısı serisini yarım bıraktım. Evden çıktıktan sonra 25 kez çayın altını kapatmış mıydım diye düşünüp huzur bulamayanları şimdi birazcık anladım. Yazıları tamamlamadıkça üzerimdeki fillerin kalkmadığını fark ettim. Neden oturamıyorum blogun başına bilmiyorum. Sizce blogların modası geçti mi? Yine hevesle yazı yazmaya başlamak istiyorum.

Porto'da bahsetmeden geçmek istemediğim şeyleri buraya not düşüp, çok da uzatmadan bu  kapatıyorum.
Çok bakınmak istemiyorum, bana nokta atışı bir yer söyle akşam yemeği için derseniz işte orası burası. A Tasquniha. İngilizce menü yok ama bir şekilde anlaşıyorsunuz, merak etmeyin. Biraz da şansa bırakmak lazım. İçiniz rahat şekilde şuna emin olabilirsiniz: Ne gelse güzel olacak.

Portekiz'de zaten yer gök Bacalhau (morina balığı). Çok da güzel yapıyorlar her türlüsünü. Sosunun ekmekle hakkını vermek lazım, bırakılacak gibi değil.


Burada bir çeşit de sulu domatesli pilav yapılıyor.


Ve bütün tatil yemelere doyamadığımız ahtapot ızgara. Buradaki ahtapotlar gözümde çizgi film karakterleri gibi canlandı çünkü bizde herhangi bir restoranda ahtapot ızgara ısmarladığında gelenler ahtapot bacağıysa bunlar anca Güliver ahtapot bacakları olabilir. Öyle olunca da haliyle hiç kurumuyor, lokum gibi oluyor. Portekiz'deyken sürekli yenebilir, kötüsüne rastlamadım.


Porto'nun şirin bir pazarı var. Mercado Bolhao.Uğramadan geçmemek gerek. Taptaze meyve ve sebze tezgahlarının yanında, şarküteri ürünleri ve çiçekler de var. Aşağıdaki gibi tarih öncesinden geliyormuş gibi görünen tatlı dükkanlarla da karşılaşabilirsiniz. Öğrendiğime göre Portolular özellikle ekmek alışerişlerini hep Bolhao'dan yaparmış. Ekmek tezgahları çok zengin.


Mercado Bolhao'nun karşısındaki ünlü A Perola do Bolhao. Harika dış cephesiyle içeri girmeden dahi zarif. Burası bakkal-şarküteri arası bir yer. Peynirler, kurabiyeler her şey bir arada.


Binaların hepsi ayrı ayrı tablo gibi. Yerlilerin de bu güzel karolara zarar vermediğini görünce insanın içi cız ediyor.


Adı bile yeterli benim için! Hats& Cats. İçeride ilginç şapka ve sepetlere rastlayabilirsiniz.


Yeşil kapı, sarı motor, yeşil pencere, sarı perde. Kendi kendine şiir gibi, değil mi?


Pek tatlı cafeler:

Ve buraya ayak basmadan Porto'dan ayrılmamanız gerek. Her ne kadar ismi çok turistik olsa da (A Vida Portuguesa) görkemli mobilyalarla bezeli, yüksek tavanlı ve içinde bulacağınız ıvır zıvırın kesinlikle sizi eğlendireceği bir dükkan burası. Hediyelerinizi ve eve götüreceklerinizi toparlamak için kesinlikle doğru bir adres.



Nasıl yani, Porto bitti mi? O zaman arabayı bırakmaya Madrid'e gidiyoruz, oradan da İstanbul'a dönüyoruz. Belki yolda Salamanca'ya uğrarız?

Monday, January 26, 2015

Burgerhood

Topağacı'nda bir süredir hareketlenme var, haberler ardı ardına geliyor. Nedense iş yerim yakın olmasına rağmen bu civara yolum pek düşmedi bu aralar. Geçen hafta yeni açılan Burgerhood'a gittik, her şeye bayıldık. Gerçekten dedikleri gibi "for real burger lovers". Yediklerimizin yanında diğer burgercilerde her zaman rastlanmayan birkaç nokta atışıyla da kalbimizi kazandılar, kendilerinden bahsetmek istedim.


Burgerhood ufak bir dükkan. Ihlamur Nişantaşı Yolu'ndan aşağı doğru yürürken sağda karşınıza çıkacak. Dışarıda birkaç masaları var, bizim gibi kış ortasında mevsimini şaşırmış ılık bir akşamda giderseniz dışarıda oturabilirsiniz.


Başlangıç için tavsiyelerini sorduk, burger öncesi nachos ve özel sosla hazırladıkları tavuk kanatlarını denememizi önerdiler. Normalde burgercilerde başlangıçlar patates kızartması ve bazen de sucuktan öteye gitmiyor. Belki de zaten doyurucu bir yemek yeneceği için insanlar tercih etmiyordur ama ben başlangıçlara bayılan biriyim. Nachos'larını da fotoğrafını gördüğümden beri merak ediyorum o yüzden bu tavsiyelerine memnuniyetle uyduk. Patates kızartması almak isterseniz Cafe de Paris ya da ev yapımı mantar ketçap gibi enteresan sos seçenekleri de mevcut. En güzel sürprizlerinden biri ise menüde weissbier görmekti. İyi nachos'un yanında iyi bira güzel bir şeylerin habercisi olsa gerek :) 


Tavuk kanadı hatta genel olarak tavuk benim ilgi alanıma giren bir şey değil. Birkaç senedir mecbur kalmazsam tavuk yemiyorum, pek özlediğim de söylenemez. Bu yüzden ben "Tüm parmaklarımızı kullanarak tamamını yedik" diyorsam o tavuğun gerçekten çok lezzetli olduğunu bilmeniz gerekir! Acı-ekşi tamarin sosu tavuğu bambaşka bir şey yapmış. Sipariş sırasındaki tereddütümden eser kalmadı, kanatlar geldiği gibi bitti. Tamarin sosla daha önce karşılaşmamıştım. Peşindeyim, onunla ilgili planlarım var.


Ve burgerlere gelince.. Bir Burgerhood burger, bir tane de Swiss Mushroom burger yedik. 160 ya da 220 gr olarak küçük ya da büyük alabiliyorsunuz. Burgerhood burger kırmızı soğan turşusu ve emmenthal peyniriyle benim kalbimi kazandı. Malzeme çok bol, ısırmak zor :) Bitirdiğimde nakavt olmuş ama mutlu bir insandım. Burgerin yanında gelen patates kızartması ise parmesan ve trüflü. Trüf zaten değdiği her şeyi güzelleştiren mucizevi bir şey, patates gibi sade hali bile güzel bir şeyi iyice harika hale getirmiş. Menüdeki steak burgeri de gözüme kestirdim, bir daha gidersem ondan yiyeceğim.


Yemekten sonra mekan sahipleriyle biraz sohbet ettik. Etleri bildikleri güvendikleri yerden özenle alarak, kendileri çekip şekillendirdiklerini anlattılar. Ekmekler de Backhaus'tan geliyormuş. Şimdilik paket servis yok ama bir süre sonra başlamayı düşünüyorlar. Biz yediklerimizden çok memnun kaldık, mutlaka tekrar uğrayacağız.

Buradan çıktıktan sonra bir şeyler iömeye Kozmonot'a uğrayalım dedik, önündeki kalabalık inanılmazdı. Yemekler için kötü, biralar ve müzik için iyi diyorlar, öyle mi? Civarda uğramak istediğim diğer iki yer de instagram hesabıyla beni yavaşça öldüren Canella Bakery ve pizzalarının ününü duyduğum 400 derece. Topağacı'yla daha sık haşır neşir olacağız önümüzdeki günlerde :)

Blogu ne kadar özlemişim!

Sunday, October 19, 2014

Portekiz Road Trip - 5

Portekiz gezisinin son durağı Porto'ydu. Son 2 geceyi Porto'da geçirdikten sonra Madrid üzerinden geri döndük. Açıkçası Porto'yu bu kadar güzel beklemiyordum. Ben bir Portekiz rehberi yazsam Porto'ya da Lizbon kadar (tamam belki birazcık daha kısa) zaman ayrılması gerektiğini söylerim. Sanki rehberler buranın hakkını yeterince veremiyor gibi geldi bana. Bir kere şehir, kelimenin tam anlamıyla "güzel". İnsan fotoğraf çekmeye doyamıyor.

Şehri dolaşmaya merkezdeki Praça da Liberdade'den başlayabilirsiniz. Meydanı çevreleyen sokaklar da en az meydanın kendisi kadar güzel ve hareketli.




Porto'ya vardığımızda hava sıcaklıklarının Ağustos'la uzaktan yakından ilgisi kalmamıştı. Gündüz 18, gece 13 derece civarıydı. Yanımda ne götürsem diye özenle seçtiğim kıyafetleri üst üste giyip saçma sapan bir tiple gezdim. Rua de Santa Catarina şehrin önemli alıiveriş caddelerinden biri. Benim gibi bavulunuzda tek bir pantolon bile olmadan tatile çıktıysanız bu sıcaklıklar sonucu buraya başvurmanız gerekebilir :)


Biz aşağıdaki fotoğrafta hemen sarı binanın köşesinde kaldık. Otel tavsiye etmek pek huyum değil ama odalar birbirinden alçıpanla ayrılmış olsa da Casa dos Loios'dan mutlaka bahsetmem gerek. Eski bir binanın içi tamamen yenilenmiş. Odalar çok geniş olmasa da yeterli, çok temiz. Tavsiye etmemim sebebi ise bugüne kadar gördüğüm en iyi otel çalışanlarına sahip olması. Kapıdan girdiğiniz andan itibaren nasıl bir tatil geçirmek istediğinizi sorup, yürüyüş rotanızdan yemek rezervasyonlarınıza kadar her şeyle ilgileniyorlar. Kendileri arkadaşlarıyla gitmedikleri restorana sizi göndermiyorlar. Kendinizi ekibe güvenle teslim edebilirsiniz.


Şehrin en önemli binalarından Livrario Lello mutlaka uğranması gereken yerlerden biri. Lonely Planet burayı dünyanın en güzel 3. kitapçısı seçmiş. 1906'dan beri aynı yerde duran bu kitapçının içinde belli saatler dışında fotoğraf çekmek yasak. Harry Potter'ın yazarı J.K. Rowling İngilizce öğretmeni olarak 10 yıl Porto'da yaşamış ve Harry Potter'ı yazarken bu kitapçıdan çok etkilendiği söyleniyor.





Kitapçının biraz ilerisinde, Praca de Gomes Teixeira'nın karşı köşesinde sizi mavi beyaz çinili duvarıya Igreja da Nossa Senhora do Carmo das Carmelitas karşılar. Bu meydan bana çok huzurlu geldi. Belki de gün batımına denk geldik diye.


Şehrin simgelerinden Clerigos kulesi'ne çıkarak güzel Porto manzaralarını yukarıdan izleyebilirsiniz. Kulenin tepesine 240 basamak ve dapdar koridorlardan geçerek çıkıyorsunuz, o yüzden klostrofobiklere tavsiye etmiyorum!


Portekiz'de manzara izleme alanlarına "miradoura" deniyor. Porto'da da bu şekilde sokak arası manzaraya hakim yerlerle sıklıkla karşılaşabilirsiniz.





Şehrin Douro nehri kıyısındaki diğer merkezi ise Praça Ribeira ve önündeki uzun cadde Cais Ribeira. Şehrin yukarı taraflarından sahile doğru inerken renkli sokaklardan yürünüyor. Sokaklara rastgele girip çıkarken güzel sürprizlerle karşılaşacaksınız.


Ve sokakların sonunda kendinizi nehrin kıyısındaki Praça da Ribeira'da bulacaksınız. Burada birçok ufak tefek dükkan ve cafe var. Lego gibi dizilmiş zarif balkonlu binalar arasında dolaşıp keyif yapmak için buraya uğramak şart.





Yürümekten yorulunca atıştırma vakti. Porto'nun en ünlü yemeklerinden biri Francesihna. Bol bol jambon, peynir ve domates soslu bu tost bana çok ağır geldi ama o kadar çok yerde gördük ki denemeden dönmek olmayacaktı.


Porto'ya gelince denemeden dönülmeyecek bir diğer şey de tabii ki Porto şarabı. Adı şarap ama oldukça tatlı, yemeğin yanında içemeyeceğiniz bir içki. Daha çok aperitif olarak içiliyor. Porto'da şehir merkezinden karşı tarafa (Vila Nova de Gaia'ya) geçtiğinizde, ki şehrin imzası güzeller güzeli Ponte Dom Luis I köprüsü üzerinden yürünebiliyor, birçok şarap tadım yeri bulabilirsiniz. Bu köprü Eiffel kulesinin mimarı Gustave Eiffel'in bir öğrencisinin elinden çıkma. 


Şarap üreticilerinin müzeyi andıran tesislerine uğrayıp dilediğiniz şaraplardan deneyip bir yandan da bilgi alınabiliyor. Buradan yanınızda götürmek için şarap da alabiliyorsunuz. Biz Porto Cruz'a uğradık, memnun kaldık.


Gaia tarafında bir de teleferik var. Özellikle fotoğraf çekmek isteyenlerin atlamaması gereken bir aktivite. Neredeyse tamamen cam kabinlerde birkaç dakikalık yolculuk hem eğlenceli, hem de Porto'yu karşıdan görmek için fırsat.





Ve Porto'nun gece hali de en az gündüz kadar güzel. Bir de güzel haber: Çok yokuşlu Porto'da nehrin kıyısından şehrin yukarı taraftaki merkezine asansör var!