Wednesday, May 14, 2008

Final haftası **EDIT** Cevaplar!

Yok öyle sadece okumak. Artık bilgilerimizi test etme zamanı :) Çıkarın kağıtları, yazılı yapıyorum. İlk soru çoktan seçmeli, ikincisi klasik.




1. Üstte görünen nedir?

a) Kulaklık
b) Bikini üstü
c) Andy Warhol'un kayıp çalışması
d) Sinek
e) Küçücük kafasına bakmadan kocaman gözlükler takan ve kendi fotoğraflarını sineğe benzeten bir kimse





2. Üstte görünen nedir? Naapılır?

Süreniz 3 dakika; sınav başladı; geç getirenin kağıdını almam baştan söylüyorum.

Soru 1: Eh biraz belli cevap. Ama benim alnım o kadar geniş değil, fotoğrafla oynarken kendi kendine böyle oluvermiş. Fotoğraflarıma bakınca kendimi komik buluyorum ama gözlüklerimi çok seviyorum :))

Soru2: Çoğunluğun düşündüğü üzere brokoli ya da mercan(?) ya da akvaryum bitkisi değil efendimmmm. Bir tek bir adaşımın 2 yaklaşık (uşkun) olarak tahmin ettiği üzere this is ışkın. Doğuya özgü. Çiçekli kısmını koparıp dışta kalan kalın tabakayı alttan çıkan süper şeyi tuzlayıp yiyorsunuz. Bu sefer geçen seferki benim ilk kez gördüğüm, ama maşalah benden başka herkesin bildiği çıtır tarhana sorusu gibi olmadı. Hakikaten pek de bilinmeyen bir şey demek ki bu ışkın. Aman Tanrım, ne büyük amme hizmeti yapıyorum!

İşte böyle. Bir tek profilini göremediğimiz adaşım bildi asıl soruyu. Hepiniz sınıfta kaldınız, sıfır, oturun yerinize :)) Orijinal bir şeyler bulunca kurtarma yazılısı yapacağım. İmza: Cadı öğretmeniniz.

Tuesday, May 13, 2008

Karamel

Karamel, şeker ve sudan yapılır. 100gr şeker, birkaç kaşık su. Ağda da aynen öyle. Belik biraz da limon. Çok uzun zamandır öyle ağda görmedim, ama tarif bu en nihayetinde. Krem karamelin üzerindeki karamel bildiğiniz ağdadır ve evet, aynen karamel gibidir, yenebilir.

Karamel’i seyrettim. Bu Lübnan filminden, Almodovar’ın kadın filmlerinin tadını aldım. Slow Motion bir Volver tadı. Biraz daha sakin bir film, biraz daha az “deli” ya da “çıldırmış” figür var eğer illa ki kıyaslamak gerekirse. Ama galiba kadınların el kol hareketleri, mimikleri, ses tonlamaları coğrafyalara göre büyük farklılıklar göstermiyor. Sıcacık renklerle dolu bir film.

Karamel, bu senenin yabancı film Oscarı adayarından biriydi. Yönetmen, filmde Layale (ne harika bir isim!) olarak izlediğimiz müthiş güzel, kocaman gözlü Nadine Labaki. Bir tutam Monica Bellucci, bir tutam Penelope Cruz. Üstüne üstlük bu “kadın” kadının ilk yönetmenlik denemesi. Bu sene gözlerimiz yaşararak görüyoruz ki akademi ilklere pek itibar etmiş. Juno’nun senaristi Diablo, Nadine’den daha şanslıydı; ilk senaryosuyla, törenin bana kalırsa en mühim ödüllerinden biri olan en iyi orijinal senaryo ödülünü kaptı. Darısı Nadine’in başına.

Film gerçek hayat. Ne eksik, ne fazla. Hayatın kadınların üzerine “given” olarak yüklediği, artık kadınların kanıksadığı sorumluluklar. Ama bunalımlı bir havada geçmiyor film. Cıvıl cıvıl. Sıcacık. Fal seanslarında, kuaför kaosunda, düğünlerde bizden çok şey var.

Aslında oldukça lokal bir altyapıya sahip filmin, birkaç evrensel duyguya dokunarak nerelere gelebileceğinin göstergesi sanki. Ben çok sevdim.

Aklıma da çok sevdiğim Suzanne Vega şarkısını getirdi. It won’t do to dream of caramel, to think of cinnamon and long for you..

Youtube tekrar yine ve milyonuncu kez gerizekalıca kapanmamış olsaydı link verecektim bu filme ve şarkıya ama olmadı. Biz de böyle bir nesiliz işte.

Sunday, May 11, 2008

Beyaz


Antalya hala pek ısınmamış. Ortalama 23 derece, az bulutlu bir hava vardı. Ben de böylece aynı sene içinde Antalya gibi bir şehre üçüncü kez gidip de hiç denize girmemiş kişi ödülünü hak ediyorum. Bu sefer hakikaten umutluydum. Girenler vardı ama Aralık ayında da girenler vardı zaten. Kısmet değilmiş artık, ne diyeyim. Yine de mayoları giyip güneşlenebilir, hatta şu an benim sahip olduğum gibi bir askı izine sahip olabilrisiniz. Askı izini napayım be derseniz de anlayışla yaklaşırım. Yine de duştan sonra sürpriz olarak beliren izler yaza adaptasyonu hızlandırıyor. Hava yeterince sıcak değilken bile yanmak mümkün-müş. Ki ben etekle öylesine uzanmıştım, bacaklarımda bir yanık çizgisi oluşmuş. 15 dakikada. Evet baya komik. Yaza kadar kaybolur diye ummaktan başka çare yok :)
*
Sahilde yürüyüş, portakal ağacları, lezzetli kahvaltılar, akşam yemekleri, bembeyaz minderler, parmak arası terlik (bir de unutmadan sarı crocs!), bloody mary, çılgın taksiciler, Antalya Balıkevi, kültürpark, ve güzide şehrimizi istila etmiş Ruslar. Antalya'da haftasonu tatilinin özeti bunlar. Bir sürü fotoğraf var ve anlatacak şey.

Thursday, May 08, 2008

denize doğru geeel geeeel.

5 ay sonra aynı şehre, tam 14 ay sonra, tam aynı yere. Longweekend diyorlar, fikri bile hoş! :) Yine bavulu efektif kullanmayı beceremedim. Hem de elimdeki detaylı listeye rağmen. Galiba artık bu konudaki gayretimin sadece zevkime yönelik olduğunu ve aslında bir işe yaramadığını kabul etmem gerekiyor. Sabaha kalan işler: Duştan önce ojeleri yenilemek, duştan sonra yüz temizlemeye dair kendim ettim kendim buldum setini, şampuanı ve en son tarağı bavula koymak. Sonra da au revoir!
*
Ulvi sebeplerle destekli küçük tatilde, şimdilik 23 derece görünen hava bize biraz torpil yapsa, birkaç derece daha artıverse.. Ben de azıcık yüzsem, güneşin altında yatsam, hatta yansam. Çok harika olmaz mı?
*
Kafayı dağıtmaya ihtiyaç çooook, gelecek günlere hazırlık yapmak, enerji depolamak gerekiyor bir yandan. Mayıs'la Nisan arasında kalırım hep, en çok hangisini seviyorum diye. Galiba bu sene en çok Mayıs''ı seviyorum.
*
Ben pazara kadar yokum. Deniz görmeye gittim, gelicem.

Sunday, May 04, 2008

Tree Hugger

Cuma günü bir seri işlemler sonunda yeni arabama kavuştum. Haftasonu kendisiyle beraber mini mini Ankara'da 200 km yol yaptık. Birbirimize alıştık. Kırmızı arabam bana umuyorum ki araba yıkama yerlerini daha sık ziyaret etme alışkanlığı kazandıracak. Kırmızı bir cheesecake götürdüm eve Cocinella'dan (son favori) kutlamak için. Yeşil yeşil saplarıyla duran çileklere dayanamıyorum..
*
Daha önce bahsettiğim pek sosyetik New Wall'da akşam yemeği. Kesinlikle mekanın makyajına yakışmayan oldukça başarısız bir et yemeği ama sadeliğine rağmen çok lezzetli roka-domates-peynir salatası. Sarafin Cabarnet Sauvignon. Buonissimo. Tavsiye.
*
Cumartesi sabah babayla Dreams. Güne süper başlangıç. Hem de tesadüf eseri. Sonra kendimizi Tunalı'ya vuruş. 2 kilo vermenin dayanılmaz hafifliğiyle sabah yoğurt çorbası, 1 saat sonra karnıyarık (pilavsız bişeye benzemiyor), yolda yürürken McDonalds çizburgeri, üzerine bonibonlu sundae gibi abuk ve alakasız bir gidişatla bütün gün yemek yemek. Finali Mezzaluna'da ravioli ile yapmak. Sonunda -inanılmaz ama-doymak! :) Kaçınılmaz vicdan azabı..
*
Bu sabah sanki rüyamda görmüş gibi kendimi Outlet'e attım. Birkaç parça bişey ve Anneler Günü'nde (duyururulur, önümüzdeki pazar) burada olamayacağım için anneme önceden hediye aldım. İnsanların çocuklarını gezdirmek için neden alışveriş merkezlerini seçtiklerini yüzbininci kez sorguladım. Çıkmaya yakın o kadar gürütültülü ve kalabalık ve koşuşturan çocuk doluydu ki sabah erkenden gidip işimi hallettiğim için çok mutlu oldum. Yağmurdan dolayı arabam hemen kirlendi. E daha 2 gün oldu geleli, hemen yıkamaya götüremem. Zaten bütün hafta yağmur yağacak. Ama o kadar güzel yağıyor ki.
*
Süpermarket ihtiyaçlarımı tek bir yerden karşılayamıyorum. Aradığım şeylerin biri birinde olsa, diğeri olmuyor. Süpermarkette gezerken bir şeyler yemeyi çok seviyorum. Migros'ta gezerken koskoca bir tam fıstıklı milka çikolata, hemen oradan sonra girdiğim Carrefour'da da bir tane çilekli süt bugünün menüsü. Sonra evde snooker finali.
*
Yarın akşam Hıdırellez. Senelerdir aksatmadan yaptığımız bu aktivite beni çok eğlendirir ve günler öncesinden heyecanlandırır. Hatta bu konuyla ilgili bir anım var, belki önceden de yazmışımdır. 2 sene önce Hıdırellez zamanı Madrid'de exchange öğrenciydim. Ev arkadaşım Shirley'e Hıdırellez'den bahsedince, fikre bayılmıştı. Çıkıp Madrid sokaklarında eşofmanlarla gül ağacı aramıştık saatlerce, hatta karşılaştığımız birkaç arkadaşı da bize katılmıştı. Sonunda tek bir gül ağacı bile bulamamış halde yorgun argın eve dönüp, balkondaki süs bitkilerine bağlamıştık dileklerimizi. Bu sene neler dileyeceğim konusunda dikkatli olacağım, iyi düşüneceğim.. Hayat çok değişken. 2 sene öncemle 1 sene öncem, 1 sene öncemle şimdi birbirinden o kadar farklı ki, güya başrol oyuncusu benim ama en çok şaşıran da benim. Çok istersen her şey oluyor galiba. Emin değilim. Galiba.
Konuyla alakalı olarak: Antsy Pants

Friday, May 02, 2008

Ey Özgürlük!

Küçükken ailece yaptığımız araba yolculuklarından inanılmaz keyif alırdım. Yeni Türkü, Zülfü Livaneli, Cem Karaca dinlerdi bizimkiler en çok. Ben daha çok küçüktüm. Tüm şarkıları bilirdim ezbere. Bir tek Yeşilmişik'i sevmezdim. Neden bilmiyorum. Şimdi onu da severim.

Şimdi dönüp bakınca çok değerli o anlar benim için. Zülfü Livaneli'nin İstanbul Konseri albümünün kapağını çok net hatırlıyorum. Sanırım en çok onu dinlerdik. Özgürlük'ü ailece hep beraber söylerdik. Genelde babam en ateşli koro üyesi olurdu. "Okulda defterime, sırama ağaçlara yazarım adını.." diye başlardık ve bas bas bağırırdık Ey Özgürlük!! diye. Ben anlamadığım şeyleri sorardım mesela odanın kireç tutmaması ne demek olabilirdi ki? Dağlardan güneş toplamak ne demekti? Annemle babamın önce bir kahkaha patlatıp, sonra da anlayabileceğim şekillerde bana bunları anlattıklarını hatırlıyorum.

Şimdi Zülfü Livaneli'nin hayatını okurken her şey daha bir anlam kazanıyor ve belki de bir yanılsama olsa bile ben küçük halimle dahi o hüznü hissetmiş olduğumu sanıyorum. Hem o dönemlerde büyük ideallerle yaşamış insanlara büyük bir hayranlık duyuyorum, hem de şimdi sığ dünyamızdaki rahatlığa nelerin yol açtığını, anne babaların ne gibi korkularla çocuk büyüttüğünü daha iyi anlıyorum.

Çocukluğumun Soundtrackine büyük katkısı var Zülfü Livaneli'nin. Kardeşimin bebekken sadece Cem Karaca'nın "Ben bir ceviz ağacıyım"ıyla yemek yerdi, bu da hep canlı canlı aklımda kalan bir görüntü. Yeni Türkü'nün birçok şarkısıyla beraber bunlar bana sıcacık ve sanki eski fotoğraf sarısı renginde hisler getiriyor. En çok "Ey Özgürlük!" ama..

Özgürlük ile ilgili fikir, anlayış belki o zamankinden farklı olabilir. Özgürlüğe hep önem verdim, hep vereceğim. Deşifre oldum. Kaldığım yerden devam edeceğim.

Tuesday, April 29, 2008

delilerden anlamıyorum ben

Hiç bu kadar bir şeyler yazmayı isteyip de, hiçbir şey yazamadığım olmamıştı.

Saturday, April 26, 2008

praline

Mayıs başı gibi denize girilir di mi Antalya'da? Ah iple çekiyorum. 2 haftadan az kaldı. Şaka gibi, yaz sezonunu açıyoruz. Çalışırken zaman çok daha çabuk geçiyor, bu kesin.
*
AnadoluJet'ten haberiniz yoksa mutlaka olmalı. Türkiye'nin birçok noktasına Ankara kalkış ve varışlı uçuşlar gerçekleştirilmeye başlandı. Antalya biletlerimizin rezervasyonunun son gününde 29 YTL'lik bu biletleri keşfettik ve vergisi şunu bunuyla kişibaşı 100YTL gidiş-dönüş Antalya uçak biletine sahip olduk. Varan ve Ulusoy otobüs bileti ile aynı fiyat. Delicioso.
*
Kitapları belli bir düzene göre okuduğumu fark ettim. Roman üzerine roman okuyamıyorum. Farklı türler arasında zıplıyorum istemsiz. Selçuk Altun hariç. Onun kitabı elime geçtiği gün, elimde ne varsa bırakıp ona başlıyorum. Uçurtma Avcısı'nı çok severek okudum. Bitirdiğim gece filmini izledim. Filmde o kadar çok atlanmış, şöylece üzerinden geçilmiş, yeterince yansıtılamamış duygu var ki -Zaten hep öyle olmuyor mu?- filmi izleyip de sevenler için üzüldüm keşke önce kitabını okusalardı diye. Kesinlikle çok daha büyük keyif alacaklardı. Uçurtma Avcısı'nın üzerine bir romana gitmedi elim. Tam bu bahsettiğim zamanlar için en iyi ilaç seyahat kitapları. Mehmet Yaşin'in Uzakname'si çarptı gözüme. Kendisini severim. Hem seyahat etmeye, hem de lezzetli şeylere olan aşkında kendime ait bir şeyler bulurum. Kitap beni aldı götürdü. Yine belki de asla gidemeyeceğim şehirlerde, ülkelerdeki restoranların isimlerini not alıp durdum. Hayal kurmak da güzel.. Bazı insanların işi bu ya, kıskanmamak elde değil. Kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Avrupa'dan Afrika'ya oradan Amerika'ya derken bitiveriyor. Başım döndü ve tekrar hayaller kurdum. Yine fındık kabuğunda yaşıyormuş gibi hissettim ama gezginlerin evine dönmesinde bir hayır olduğunu bildiğime inandırmaya çalıştım kendimi. Şimdi gerçek dünyaya dönmek için aylardır başucumda bekleyen Zülfü Livaneli'nin otobiyografik romanına başladım. Şu an hala yataktayım. Kitabı elimden bırakmak için post yazmaya başladım. Sanki daha yavaş okursam daha çok tadını alacakmışım gibi geliyor. Bu doğru olabilir mi?
*
Uzun zamandır planlanan, ilkini yapıp bir türlü ikincisini gerçekleştiremediğimiz Gölbaşı kendin pişir kendin ye şenlikleri (!) bir aksaklık olmazsa yarın yapılacak. Eh bir zahmet yağmur yağmayıversin. Yanımda XL Tabu götürmeyi unutmamam gerekiyor. Ah be Ayşegül, neden burada değilsin? Şimdi kesin yakamayacaklar bunlar mangalı on saat, sen olsan hemen hallediverirdin :) Seni çok özledim deli.

Wednesday, April 23, 2008

Hey Jupiter!

Ani kararlar verebilmeyi isterdim. Büyük kararlar. Her şeyi berbat edeceğini bilerek. Bunlar benim kararlarım, ortalığı batırsam da benim işte diyerek. Berbat etmek için değil de, etse bile işte; anladın sen. Kişisel tarihime bakınca bir sürü var böyle "Oha nasıl cesaret edip de yapmışım" dediğim -ama şu anki narin popomun asla yemeyeceği- şeyler. Düşünüyorum da artık sağlam kararların insanı olmuşum ben. Eskiden de öylesine çılgınca pervasız değildim aslında ama galiba zaman beni daha garantici yaptı ve sanıyorum ki İtalya'da yalnız yaşamak beni daha cesur değil, daha korkak birine dönüştürdü. Ya da eşik mi garip şekilde aşağı iniyor zamanla bilmiyorum. İnsanın bilinçaltı ağzının payını alır mı? Alırmış.
*
Her şey böyle galiba. 3 adım atıyorsun, kafana bir şaplak geliyor, 2 adım geri gidiyorsun. Cesaretini topla bir süre sonra, 2 adım daha at öne. Yine bir şey gelmezse kafana şanslısın ama gelir sanki illa. Sonra ya dur durduğun yerde, ya da bıkıp usanmadan aynı şeyler. Ama düşünmeden, otomatik. Koskoca hayata karşı nasıl her daim zırhını kuşanmış halde yaşanabilir ki? Hayat garip derslerle terbiye ediyor herkesi. Demiyorum ki pembe panjurlu evde yaşasak lay lay lom ama bu kadar kişiselleştirilmiş, mini mini beyin dehlizlerine nüfuz kabiliyetine sahip terbiye tekniklerine pes demek lazım geliyor. Jai guru deva om!
*
Mesela çok sevdiğim ve saygı duyduğum bir arkadaşım var: Deniz. Hacettepe İngilizce tıbbı bıraktı 4.sınıftayken. Ben doktor olmak istemiyorum dedi. Bir sene çalıştı. Girdi ODTÜ Endüstri'de okuyor. Kızı cesaret timsali addediyorum. Bence oldukça büyük bir karar. Evet büyük resme bakınca 4 senesini feda ederek, hayatının geri kalanını ona uygun olmayan bir işle geçirmekten kurtuldu ama birebir yaşarken, 4 senedir -hem de tıp gibi- bir bölümde okuyup, zilyon tane süper zor sınavı atlattıktan sonra da terk kararını vermek hiç de kolay değil. Ben yapamazdım, biliyorum.
*
Küçükken, daha okula başlamamışken annem eczanesini yeni açmıştı. Ben bütün gün orada sıkılırmışım herhalde. Eczanenin önünde sokaktan geçen insanlara "Pardon bakar mısınız, ben çok sıkıldım, benimle oynar mısınız?" dermişim. Bir gün kadınının biri durumu çok acıklı bulmuş olacak ki, eczaneye girip anneme "Pardon hanımefendi kızınız arkadaş buldu mu? Çok sıkılıyordu." demiş. Annem de olayı böyle öğrenmiş. Şimdi anlatırken tehlikeli geldi bana bile ama o zamanlarda daha güvenliymiş sokaklar sanırım. (Bunu söylemem bile bir gösterge değil mi zaten?) Bir zamanlar girişkenmişim ben.
*
Artık görüyorum ki kalkıp yan tarafa bile gidemem bin türlü şey düşünerek. Tüm zamanların en sevdiğim bunalım şarkısının Hey Jupiter olmasına şaşmamalı. Your apocalypse was fab, for a girl who couldn't choose between the shower or the bath. İşte bu kadar basit.

Sunday, April 20, 2008

ob-la-di ob-la-da hakikaten.

Bir hafta olmuş yazmayalı. Sanırım blogu açtığımdan beri en uzun yazmadığım süre bu oldu. Aslında çok şey oldu bu hafta. Bir gün çok berbattı ama anlatasım yok.

*
*
Zor bir haftadan çıktım. Bu hafta 2 günümü dağda bayırda geçirdim. İlginç bir eğitim aldım. Artık sertifikalı ilk yardımcı oldum :) Oluk oluk kanayan bacağa ne yapacağımı biliyorum ama hala yanlış bir şey yaparsam diye dokunmazmışım gibi geliyor. Neyse, umarım gerek kalmaz böyle bir şeylere. Eğitimin nesi zordu demeyin. İşte öyle.
*
*
Şirket bir eğitim verdiğinde akşamları da aktivite düzenliyor. 5 gün 5 akşam yemeği vardı. 3üne gittim, ona rağmen afra tafra yedim biraz. Yabancılara Ankara'yı gezdirdim, Jack Bauer'e benzeyen İngiliz polis eğitmenimize 24'ü seyredip seyretmediğini sordum. Cuma akşamı Amarillo güzeldi. Galiba artık baya baya et yemeye başladım. Acaba bir süre yemedikten sonra insan birden bire eksikliğini duyup mu istemeye başlıyor? Garip gerçekten. Eskiden olsa ne kokusuna ne tadına ne de görüntüsüne tahammülüm yoktu, cuma akşamı menüsünün tamamı etten oluşan Amarillo'da bonfile yerken kendime inanamadım. Pek yemek fotoğrafı çekemedim. Şirketten hiç kimseye blogdan bahsetmedim ben, böyle daha rahat yazdığımı hissediyorum, yakalanmadıkça da söylemeye niyetim yok.
*
**
Arabam emekliye ayrılmak üzere. Üzülüyorum. Çok çok severek almıştık ama artık sürekli bozuluyor. Tamire gitse de düzelmiyor. Babamla biraz dolaştık, aklıma yatan bir şey bulamadım. Aramaya devam etmemiz gerekiyor. Zor iş.
*
*
Cumartesi akşam Baran'la açık havada bira keyfi yaptık. Baran da artık çalışanlar ordusuna katıldı ve galiba bir süre sonra hiç okuyan arkadaşım kalmayacak. Önce Nada'da şansımınızı denedik ama zaten kibrit kutusu ebatındaki Nada'da yer yoktu, biz de NewCastle'da bira içtik. Dondum ama dışarda oturmak güzel. Cafelerden, barlardan sokaklara taşan kalabalığı görmek bana serotonin salgılatıyor.
*
*
İştahım yine gökyüzünde dolaşıyor. Tatile çıkmadan bir iki kilo versem ne güzel olur aslında. Ama daha şimdiden işyerindekileri ikna etsem de yarın mantıcıya gitsek diye düşünüyorum ne yazık ki. Ne çok oldu mantı yemeyeli. Ahhh valla yarın yemek zorundayım.
*
*
Bugün de evde tembelliğime 3 film eşlik etti. Aslında süper düper bir hava vardı dışarda ama galiba haftanın yorgunluğu bugün çıktı. İtalya'yı çok özlediğim bu günlerde İtalyanca filmler seyredesim var hep.. İlk ne geliyor aklımıza? Fellini! Seyrettiğim filmler ne hikmetse iyiden kötüye doğru bir seyir halindeydi. Ne zamandır beklettiğim Fellini'nin Otto e Mezzo'sunu seyredebildim. Bayıldım. Galiba bir süre bunun hakkında düşüneceğim. Sonra Cassandra's Dream. Bu Woody Allen filmini oldukça beğendim, belki Otto e Mezzo'dan sonra seyretmesem daha çok beğenebilirdim. Son olarak da hala İtalyanca duyma istediğimin şımarıkça yatışmamasına güzel bir susturucu olarak Nanni Moretti'li Caro Diario. Gerçekten çok lüzumsuz bir filmdi ama Vespa'yla Roma sokaklarında geziyordu, o kısımlar seyredilebilir kıldı filmi biraz benim için. İyi imbd puanıyla hemfikir olamadığım filmler kategorisine kaydediyoruz.*
*
Kayıp Burberrys'im Nevraların çamaşır sepetinden çıktı. Şimdi de törpüm kayıp. Doruk tırnaklarımın gerçek renginin kırmızı olmadığını görünce çok şaşıracak. Çarşamba tatil yuppiii!

Sunday, April 13, 2008

non sono pronta.

Haftasonu Başak buradaydı. Hayatının neredeyse tamamını Ankara'da geçirdikten sonra yaklaşık 2 sene önce İstanbul'a taşınan ve şimdi anca senede bir buraya gelen Başak'la birlikte dolu dolu bir haftasonu geçirdik. Bol bol uğraştık Nevrayla beraber Başakla "insan bu kadar mı hayırsız olur, bi gitti mi bu kadar mı gelmez" diye. Yeterince korkutabilmişizdir onu umuyorum. 2 gece de beraber kaldık, bol bol sohbet ettik, içtik, güldük. Hoks'ta süper bir akşam yemeği yedik, dans ettik, Turta'da harika bir brunch yaptık 25 derecelik havada. Hatta dışarıda otururken off ne sıcak diye mızırdandık bile. Daha çok Nevra mızırdandı tabi :) Ankara'nın baharı yok. 3 gün bişey. Kış sonra yaz. Sonra Nevra'yla Başak'ı uçağına yetiştirdikten sonra havaalanından şehre dönüş yolunda kaybolduk. Ben kayboldum daha doğrusu, kızın bir suçu yok. Varmamız gereken yerin tam ters yerine vardık. Bir türlü öğrenemiyorum o yolu. Bu sefer iyice kafam karıştı. Şu arka otobanlardan uzak durmam gerekiyor galiba. Git adam gibi işte. En kısa yol bildiğin yoldur. Yaz Ayşe tahtaya 100 kere.
*
Yine geleneksel sakarlık ve unutkanlık dönemine girmiş bulunuyorum. Umarım bu dönemden önemsiz zayiatla çıkacağım. Üzerime yemek dökme, telefonumu orda burda unutma, şu an olduğu gibi parfüm şişemi bir türlü bulamama, topuklarla bilek burkma maratonunun en hızlı şekilde tamamlanması için bu sefer daha dikkatli olmam gerek. En son Ceyda'nın düğününde bir karış topuklarla kelimelerin kifayetsiz kalacağı şekilde düştüğüm yerdeki iz hala iyileşmedi. Tek bacağımın 2 platformun arasına düşüverdiğini söylesem sanırım canlandırmaya yardımcı olur. Sürtünerek 2 platformun arasına kayış.. Ama toplam düşmeyle kalkma 3 saniye filan. Nasıl oldu hala anlayamıyorum :) Platformların yeterince kalabalık olması beni tüm salona bir skeç sergilemekten kurtardıysa da bacağımdaki morluk bana hala o akrobatik hareketlerimi hatırlatıyor. 4 ay olmuş artık, yuh. Geçsin bir zahmet.
*
Efendim geçenlerde cilt bakımıyla ilgili kör cahilliğimi ve bu konuda sizden yardım isteyeceğimi söylemiştim. Kendi kendime bir sistem oturttum gidiyor. Memnun gibiyim. Geçen haftaya kadar suratımda devamlı bir sarılık, ağırlık, yağlanma varmış gibi hissediyordum. Birkaç kişi de senin yüzün neden böyle filan diyince, biraz yöntem değiştirmeye karar verdim. Dedim ki (aslında her şeye başlamadan önce yapmam gerektiği şekilde!) kullandığım şeyleri bi internetten arayıp iyice okuyayım, bi yanlışlık mı var yaptığım şeyde.. Veeet üm yüzümü tam bir aydır her akşam göz makyajı temizleyicisiyle temizliyormuşum ben! Evet. Bu kadar şapşalım. Tabi sararır suratım. İğrenç vıcık vıcık şey. Demek ki ben bilmiyorum, herkes böyle yapıyorsa bir sebebi vardır diye düşünüyordum salak salak. Offf hala kendime kızıyorum. Yani anlayacağınız ben öneri, yardım böyle şeylerle bile kurtarılamayacak bir durumdayım. Ricam şu: Size son yıldız takım kadrosunu söyliyeyim ve bu konudan anlayan dişi ve yardımsever arkadaşlarım olarak bana evet doğru yapıyorsun ya da yok böyle olmaz deyin. Yeni bir seri önermeyin ama lütfen, bir süre bunlarla oylanmam gerek, zaten 1 ayda düşe kalka anca adapte oldum, kafamı karıştırmayın nolur :)) Sabah: Clinique liquid facial soap ile yüz yıkama, sonra Biotherm Aquasource nemlendirici. Akşam: Sonradan göz makyajı temizlemeye yaradığını öğrendiğim! şeyle (Clinique-take the day off gibi bir adı var) göz makyajı temizleme, sonra yine sabahki Clinique facial soap ile yüz yıkama ve yandaki resimdeki Clinique Dramatically different (ne komik isim di mi?) nemlendirici. Bazen sabahları gözlerim şişken Clinique all about eyes krem sürüyorum bi de.
*
Tüm olayım bu. Duty Free'den Clinique seyahat seti almıştım, o yüzden her şey Clinique :) Dramaticaly Different nemlendiriciyi sabahları süremiyorum çünkü biraz yağlı hissediyorum yüzümü onu sürersem. O yüzden daha su bazlı (hahahaha ben de bişeyler öğrenmişim ama böyle bunun "daha"sı var mı pek emin değilim) olan Biotherm'in Aquasource nemlendiricisini kullanıyorum. Aynı marka, farklı marka gibi bişey var mı? Bir de resimde görünen tonikten de var bende o seyahat seti sebebiyle ama onu ne zaman ne yapsam, yoksa hiç işin içine katmasam mı diye düşünüyorum. Yani durum böyle. Benim için hala umut var mıdır? Yoksa (12 yaşından 25 yaşına kadar can dostum olan ama son aylarda beni gerim geril davul gibi bir suratla gezdiren) Sebamed'e dön, daha ilerisi senin neyine mi diyorsunuz? :) Bakın Clinique ne demiş: Everybody deserves great skin. Ben de ben de lütfen.
*
Bu hafta özellikle perşembe ve cuma benim için çok çok çok zor geçecek. Ne olur iyi olsun ve bir an önce kendimi cuma akşamında buluvereyim..

Wednesday, April 09, 2008

İtalya, Arabesk eccetera

Arabesk, üzerine yapışan kötü imajı hak etmiyor. Tabi biz biraz enn hafif söylenişiyle olayların suyunu çıkarmayı seven bir halk olduğumuzdan olsa gerek, arabesk tarihinin en acındırık, en ağlak ve en bunalım şaheserlerine ev sahipliği yaptığımızı sanıyorum. Vikipedi diyor ki; Arabesk: Arabesk oryantal bir müzik türü. Daima duygusal olan şarkı sözleri, başarısız aşkları, her türlü günlük sıkıntıları konu olarak ele alıp umutsuzluğu ve başarısızlığı ifade etmektedir. Türkiyede özellikle 1980'li yıllarda yayılmış ve günümüze kadar Türkiyenin en çok dinlenen müzik türü olmuştur. O zamana kadar daha yaygın olmuş olan neşeli halk ve pop müzik şarkıları zamanla azalmış ve artık arka planda kalmışdır. Dokunmadım, direk aldım.
*
Kültürel boyutundan tamamen bağımsız tutarsak Arabesk'i ve sadece müzik olarak algılamaya çalışırsak, aslında mutlaka bir yerde herkesin onunla yolunun keşiştiğini düşünebiliriz bence. Herkes aşık oluyor, herkes hayal kırıklığına uğruyor, herkes başarısız oluyor, herkes bir şeyler yitiriyor. Everybody hurts. Sadece İbrahim Tatlıses - Allah hepimizi ondan korusun-, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur'un başı çektiği bir olgu değil bence Arabesk diye düşündüğümüz şey, ki kesinlikle Orhan Gencebay'ın ayrı ele alınması gerektiği kanısındayım. Yeri ayrı, gülebilirsin Doruk, bence süper adam. "Allahım neydi günahım?" diye şarkı yapabiliyorsa eğer Kayahan, "İstanbul İstanbul Olalı" gibi bir şarkı varsa Sezen Aksu'nun portföyünde, "Bir Garip Yolcuyum" mesela Ajda'nın şarkısı. Peki bunlar arabesk değilse nedir? Kayahan ve çok sevimli ailesine karşı antipati sınırlarını zorlayan hisler beslesem de Kayahan, Sezen Aksu ve Ajda herhalde herkesin hemfikir olacağı şekilde arabesk değil pop (hafif batı müziği haha) şarkıcılarıdır. Birkaç modern ezgi -hatta o bile tartışılır- mıdır bunu Ferdi Tayfur'dan ayıran? İçerik aynı bence. Gerçekten aynı. Beni neden bırakıp gittin, sen de düşersin inşallah bu hallere, bu hayat daha ne kadar böyle boktan sürecek, çok yalnızım vesaire. Herkes böyle hissediyor bazen. Yapacak bir şey yok. Evet belki benim dinlemeyi en sevdiğim şeyler Zbigniew Preisner'in La Double Vie de Veronique için bestelediği parçalar olabilir ama bazen, dibe vuruş zamanlarında aklıma ilk gelen Zbigniew Preisner olmuyor, Sezen Aksu oluyor muhtemelen. Galiba acı çekme "içeriği" çok da büyük değişiklikler göstermiyor. Aşağı yukarı herkesin başına aynı şeyler geliyor. Peki neden bazıları İbrahim Tatlıses'ten "Allahsız kitapsız, beni neden bıraktın?" dinliyor da, bazıları Sezen Aksu'dan "Allahsız kitapsız, beni neden bıraktın?"ı tercih ediyor? Galiba bu öğretilen, öğrenilen bir şey.
*
Orhan Gencebay demiştim. Kendisini hakikaten severim. Evet mp3 indirip dinlemiyorum, belki şarkılarını baştan aşağı bilmiyorum ama Kaderimin Oyunu ve Bir Teselli Ver'i çok severim mesela. Ama Dertler Benim Olsun benim ilk duyduğumdan beri anlayamadığım bir şarkıdır. Neden benim olsun yahu dertler?
*
dilerim her arzun gerçek olsun,
hayat bu şansın hep açık olsun,
hatıralar hasret benim,
ömrüm senin senin olsun.
dertler benim, çile benim,
hayat senin senin olsun
*
Oldu canım. Hayır bunu kabul etmem mümkün değil :)
*
Aslında başka bir konuya geçmek istiyordum, bir türlü geçemedim. Konu İtalyan Arabeski. Ben İtalya'da kendime bir memleket seçecek olsam, şüphesiz ki Amalfi civarı bir yer olurdu burası. Belki de Il Grande Viaggo Personale'nin (!) en etkileyici, en mutlu, en huzurlu zamanları oralarda geçtiğindendir. İtalya'nın birbirinden akla kara kadar farklı kuzeyi ile güneyinde pek tabii ki müzik zevkleri de farklılık gösteriyor. Güneyde Gigi D'Alessio dinlenir mesela. Ben de oradayken sevmiştim, hala dinlerim. Sonradan kuzeyde yaşadığım bir sene boyunca Gigi D'Alessio'nun oldukça dışlandığını gördüm. Anlam veremedim. İtalyan ev arkadaşım Laura büyük tesadüf eseri Türkiye experti çıkmıştı. Hatta benim henüz görmediğim Samsun'a defalarca gelip gitmiş, bir de üstüne üstlük üniversite bitirme tezini Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girişinin Avrupa'ya kazandıracakları hakkında yazmıştı. Bir gün ben televizyondaki Gigi D'Alessio şarkısına eşlik ederken, bana "Conosci İbrahim Tatlıses?" dedi. İbrahim Tatlıses'i tanıyor musun? "Oha, certo!" dedim ben de. Oha kelimesini pek seviyordu, sık sık kullanıyorduk aramızda. Bana Gigi D'Alessio'nun işte onun gibi bir şey olduğunu söyledi. Hala inanmıyorum buna. Yani neyse sonuçta "Aaa adam oranın İbrahim Tatlıses'iymiş" diye düşünüp de mutlu mesut dinlediğim Gigi D'Alessio'yu terk edecek değilim.
*
Güneyin aksanı başkadır. Aslında aksan derler ama o aksan değildir. Resmen başka bir dildir. Her bölgenin farklı aslında ama genel olarak Napoletana diyebiliriz bu aksana. İtalya'ya ilk gittiğim zaman neredeyse 2 senedir İtalyanca öğreniyordum. Gel gör ki ilk adım attığım yer Napoli idi ve insanların konuştuklarından tek bir kelime bile anlamamıştım. "Aman Tanrım! Ben hiçbir şey öğrenememişim!" sanırken, aslında İtalyanca diye öğrendiğim şeyin Napoletana'dan çooook farklı olduğunu ve kuzeyde yaşayan çoğu İtalyanın da bu dilden bir şey anlamadığını öğrendim. Nedense bu yuvarlamaca oyununa benzeyen aksanı çok severim. Favori Gigi D'Alessio şarkım "Tutt'a Vita Cu Tté". "Seninle tüm bir hayat" gibi bir manaya çıkıyor ve Napoletana değil de İtalyanca olsaydı "Tutta Vita Con Te". İtalyanca bilenler kendilerini şuradan test edebilirler şarkının sözlerine bakarak. Yarısından bile azını anlıyorum sanırım. Şarkının ait olduğu sınıf "güneşli sabahlarda mutlu olma şarkıları". Tutta Vita Cu Tté'yi dinlediğim zaman gözlerimi kapatırsam, Amalfi'den Sorrento'ya giden o otobüste olduğuma yemin edebilirim. Arabesk filan, bu şarkıyı çok seviyorum. Ne dediğini de anlamıyorum, napalım. Gidi D'Alessio da İbrahim Tatlıses filan değil.
*
Yaklaşan İtalyan seçimlerine değinmemek olmaz İtalya'dan bahsedince. İtalya komik bir ülke. Sanki tüm hayat bir mizah dergisinde geçiyor gibi. İstikrar istikrar diye bağrınılıp durunan bir ülkede yaşıyoruz. Çok gözümüzde büyüttüğümüz Avrupa Birliği'nin kurucu üyelerinden İtalya'da ise sene başından beri istikrarsızlığın dibine vuruluyor. Sene başında başbakan Prodi'nin güven oyu alamayınca istifa etmesinin ardından, hükümet kurma işi kim tutsa elinde kaldığı için cumhurbaşkanı Napolitano parlementoyu feshetmişti. 13-14 Nisan'da erken seçim var. Bu iş yine en çok Berlusconi'nin işine yarayacak gibi görünüyor, bu bir şaka gibi olsa da. Neyse efendim, İtalya komik bir yer. Porno yıldızı Milly D'Abbraccio erken seçimle beraber yapılacak olan Belediye Seçimleri ile Roma Belediye Meclisine girmek istiyor. Sosyalist partiden aday. Afişin üzerinde ne yazdığını merak ediyorsanız söyleyeyim: Bu g.t suratlılara artık yeter! Verdiği röportajlarda poposunun yalan söylemediğini ve bir çok politikacının suratından daha temiz olduğunu belirten D'Abbraccio, oyundan zevk al yazılı prezervatifleri de sokakta dağıtmaya devam ediyor.
*

Bakalım ne olacak. Berlusconi'nin tekrar geri gelmesi bile kuvvetle muhtemelken neden Milly D'Abbraccio Roma Belediye Meclisi'ne girmesin ki? :)

Sunday, April 06, 2008

Gel bana her gece sen, gönlüme doğmalısın..

Kırkikindi diyorlar. Daha önceden adını duymuştum, bu sefer yaşıyoruz. Yağmur güzel. Zırt pırt gökkuşağı çıkıyor. Eğer öyle bir şey varsa, işyerim kesin olarak "Ankara'nın en net gökkuşağı görünen" bölgesinde.
*

Neredeyse iki yıldır görüşmediğim eski bir arkadaşımla görüştüm. Çok iyi geldi bana. Bazı şeyler orada duruyor hep, ne garip. Saatlerce hiç yarım bırakmamış gibi kaldığın yerden devam edebilmek güzel. Eskiden de çok gülüyordum ona ben, o gün de çok güldüm. Çok fazla kağıt oynardık, okey oynardık üniversitede birlikte. Kendiliğinden taşları dizen okey masalarının çıktığını öğrendim kendisinden, nasıl olabilir diye merak içindeyim. Ne büyük buluş! Annesinin boğazını kesen kız hakkında konuştuk. Diğer yerlerde de öyle mi bilmiyorum ama Ankara'da sanıyorum son günlerin en flaş konusu bu. Belki de herkes bir şekilde bir yerden tanıdık çıkabildiği içindir. Kız bizim burada oturuyordu, onların sokakta çalışıyormuş bir ara filan. Garip bir şey tabi karşı komşunun gidip de annesinin boğazını kesmesi. Ben nedense hala o işte bir iş olduğunu düşünüyorum. CSI Beysukent.
*
Dün gece Nevra'nın doğumgününü Hok's ta düğün dernek şeklinde kutladık. Barbi arkadaşım artık 26 yaşında. 13 yaşında tanışmışız, hayatımızın yarısı beraber geçmiş demek. Keşke Başak da olabilseydi dün yanımızda. Çandarlı yemeği de oldu bir yandan Şafak beyler'in Ankara'ya teşrifiyle. Hok's harika çalıyor efendim, eğlenmek isteyenlere tavsiye edilir..
*
Geceleri rüyamda düzenli olarak rapor düzeltmekten ve 1 hafta önce teslim ettiğim raporlardaki hataları keşfetmekten sıkıldım. Geçen hafta çok yoğundu, bu hafta biraz sakinlik istiyorum. Zaten ondan sonraki haftayı nasıl atlatacağımı hiç bilmiyorum. Obsesif Ayşe. Artık kendine gelmelisin. Güzel görünen rakamlara karşı tuhaf ilgim de bu obsesiflik konusuyla mı ilgili acaba? Arabanın kilometresini herkes takip ediyor mu, binin katlarını yakalayabilmek için? Bu şekilde bir koleksiyonum oldu resmen. Neye yarayacaksa. Farım da açık yolum da. Arabam bence bozuk hala. Kimse bana inanmıyor. Servistekiler de buna dahil.
*
Geçenlerde "Arrivederci amore, ciao" diye pek dandik isimli bir İtalyan filmi seyrettim. Neden Amerikan filmi olmak istesin ki bir İtalyan filmi, ben anlamıyorum. Olduğu gibi çok daha güzel. Film vasattı. İtalyanca dinlemek için seyrdilebilir diye düşünüyorum çoğu kez. Çok dayanılmaz olmadığı sürece film ve kitapları yarım bırakamamak gibi illet bir huya sahip olduğum için, baygın gözlerle filmi izlerken birden bir sahnede Zeki Müren çalmaya başladı. Hayır uyuyakalmamıştım. Striptiz klubünde amcanın teki çıplak striptizci ablanın sırtından kokain çekerken fonda Zeki Müren söylüyordu: Gözleri aşka gülen, taze söğüt dalısın... Tatlı gülüş pek yaraşır gözleri ömre bedel, ah ne güzel ne güzel seni sevmek, ah ne güzel, ne güzel. Faltaşı gibi açılmış gözlerle ekrana bakakalan Ayşe düşünüyordu: Şu hayatta şaşıracak şeyler hiç bitmiyor. Ne alaka hala anlayabilmiş değilim. Veeee Türk gençliğinden kaçar mı. İşte youtube linki.

Thursday, April 03, 2008

küçük harf

bu ara:

  • yine giyecek hiçbir şey bulamıyorum.
  • her gece bacağıma sürdüğüm expigment bir halta yarayacak mı merak ediyorum.
  • işyerinden yediden önce çıkamıyorum.
  • uçurtma avcısı'nı bitmesin diye yavaş yavaş okuyorum.
  • nevra'ya ne hediye alsam diye düşünüyorum.
  • arabamın devri devamlı kendi kendine artıyor, acaba patlar mı diye korkuyorum.
  • beni devamlı çağıran lars and the real girl'ü bir türlü seyredemiyorum.
  • yüzümün rengi sararmış gibi hissediyorum.
  • çok güzel şarkılar dinliyorum.
  • sabahları gerçekten sürünerek uyanıyorum. saatleri ileri almak kimin fikri?
  • kulak çubuğu almam gerek.
  • hiç rüya görmüyorum.
  • mecburiyetten ballı corn flakes yiyorum.
  • hep yağmur yağıyor.
  • istanbul'u çok özledim.
  • harun tekin'le arkadaş olmak istiyorum.
  • hiçbir şeye vakit yok.

Tuesday, April 01, 2008

Ribbon

Bazen yaptıklarım işe yarasın istiyorum ya da yaptıklarımın büyük işlere yaradığını sandığım küçük halime geri dönmek istiyorum. Ne yazık ki bir tarafı emmental bir tarafı beyaz peynirli makarna keşfi bu dünya için pek işe yarar bir şey değil.
*
Geçen gün Doruk'a nöronlarımızın enerjisiyle ilgili bir teorimi de anlattım ama galiba o günden beri biraz daha düşünceli bir insana dönüştü. Buraya yazıp sizi de korkutmak istemem.
*
Bugün benim yine kızgın olup da neye kızdığımı bilmeme günlerimden biri. Arabam bozuldu, yolda kaldım. Çok hastayım ama işyerinde yine dünyayı kurtardığım için gitmeme şansım yok. Yine en yakın arkadaşlarım Tylol Hot, Selpak ve Vicks First Aid. Sinemaları 21:45'e almış bir sürü yer. 19:00'a yetişemiyoruz, 21:45 hafta içi çok geç oluyor. Bugünlük mızırdanmalarım bu kadar.
*

Beyaz giyme söz olur
Siyah giyme toz olur.

Ot olur, bok olur ve bunlardan sadece gri giyerek kurtulabilirsin. Söz olsun, bırak azıcık da toz olsun. Pırıl pırıl nereye kadar? İnsanlar konuşmaya bayılırlar hem. Sen beyaz giy, giyme. Giy beyazı yanına kar kalsın. Belki ben bile bile toza bulanmak istiyorum, olamaz mı? Evet olabilir çünkü bu sorunun cevabını sadece ben verebilirim. Ve öyle yaparsan şöyle olur, böyle yaparsan böyle olur diyenler en sonunda ne der biliyor musunuz? Salına da salına gel haydi yavrum dön dolaş yine bana gel!

Sunday, March 30, 2008

pequeña, chiquita, niñita, preciosa, piccola, piccola, piccola, pico, pico, pico........

Güzel bir haftasonu bitti. Zor bir hafta bekliyor beni işyerinde. Bir ay kadardır tempo oldukça düşüktü, zaten bir fırtına bekliyordum bu kadar uzun süreli huzurun mümkün olmadığını bilerek.
**
Babam ve kardeşim fanatik Beşiktaşlıdır. Geçen haftanın tamamı derbi için bilet ayarlamaya çalıştılar sonunda cuma gecesi başardılar ve Cumartesi annemi de alıp İstanbul'a gittiler. Ben toplam 5 oyuncu sayamayacak olsam da Galatasaraylıyım. Aslında bu konuda pek karakter sahibi olduğumu söyleyemem, ayıp olur. Beni kolayca kendi tarafınıza çekebilirsiniz. UEFA kupasını alınca Galatasaraylı olmuştum zaten bir iddia üzerine. Babam da bu duruma çok sinir olur. Mesela Beşiktaş-Galatasaray maçında benim ciddi ciddi üzerime gelir "Bak gördün mü sizinkileri", "Nooldu Galatasaralı" filan diye. Oysa ki gerçekten fasulyedenim. Savunacak bir bilgim yok, futbolcuları bile tanımıyorum. Hırs yapıp ofsaytı öğrenmiştim, futbolla ilgili bilgi birikimim bu seviyede. Belki de özellikle son yıllarda evdeki ekranın sadece yeşil olması ve bırakın Türkiye'yi, eğer ki öyle bir şey varsa Zimbabwe liginin bile tüm maçlarının evde sekmeden seyrediliyor olması dolayısıyla bu konuya bir önyargım var. Sanki olay tamamen erkek tekelinde. Ki bence televizyonlardaki futbol sunucusu kadınların sayısının artması ya da maçlarda kameramanların çekmeye bayıldığı "yüzü tuttuğu takımın renkleriyle bezeli tezahürat eden sarışın" görüntüleri oldukça şaşırtıcı ve ömür boyu istisnai kalacak bir şey. Erkeklerin böylece ortak bir alanları olması aslında çok değişik. Kadınların var mı böyle bir konusu? Güzel olurdu aslında.. Neyse ya konu dağıtma uzmanıyım, sadede geliyorum: Ben gitgide anneme dönüşüyorum. Bunun kanıtı da şöyle: Cumartesi akşam evde maçın varlığını bile tamamen unutmuş olarak zap yaparken, maça rastlayıp da Beşiktaş'ın 1-0 geride olduğunu görünce, babamla kardeşim üzülecek diye içen içe Beşiktaş kazansın diye yanıp tutuştum. Normalde olsa hayatta 3 dakikadan uzun seyredemediğim maçı sonuna kadar seyrettim. Hem de tek başıma. Galiba babam beni görse gözyaşlarına boğulurdu. Annem böyledir aslında; babamla kardeşim üzülecek diye resmen oturup Beşiktaş kazansın diye dua eder. Ben de dalga geçerim Allah'ı böyle lüzumsuz şeylerle meşgul etmeyin diye. Galiba ben de öyle olacağım.
*
Bu sabah hava harikaydı. Kendimizi kahvaltı etmek için dışarı attık. Açık havada kahvaltı ettik bu sene ilk defa. Turta'nın brunch'ı çok güzel. Sonra artık son 1 ayın Ankara klasiği olan yağmur başladı. Her gün yağmur yağıyor neredeyse. İyi güzel de yani her gün. Biz içeri kaçmak zorunda kaldık. Sonraki birkaç saat boyunca da içerde mahsur kaldık sağanak yağmur yüzünden. Güzeldi ama.
*
Cuma akşam hareketli oldu. Uzun zamandır gitmek istediğimiz Tenes'e gittik. Bozcaada yemekleri yapıyorlarmış. Ama ben bildiğimiz balık-meze dışında farklı bir şey görmedim. Levrek Marine kayıtlara geçsin bi tek. Tamam güzel, yemekler de lezzetli ama o kadar. Yine de ara sıra gidilebilir. Oradan sonra da Gossip'e gittik. Sezen Aksu, Ajda, Kenan Doğulu gecesi diye bir şey yapmışlar. Baya kalabalıktık, eğlendik, iyi oldu. Biz böyle şeyler için plan program yapamıyoruz. Daha doğrusu ayık kafayla nedense cazip gelmiyor, aman yok ne işim var diyorum ama gidince de eğleniyorum. Evden çıkarken yemeğe gidip uslu uslu masada oturacağını sanan Ayşe, gecenin sonunda kırmızı ayakkabılarını eline alıp yürüdü.
*
Bi de gökkuşağı resmini birleştirdim. Pek bir şey anlaşılmıyor ama resim birleştirmek çok zevkiymiş.
*
Google aramaları ise hayatımızı daha güzel bir yer haline getirmeye devam ediyor:
*

Thursday, March 27, 2008

Aramazsan arama yar aramazsan arama.

Baya uzun zamandır sitemeter'a elimi sürmediğimi fark ettim. Meğer ne renkli bir dünya varmış blogun içinde, daha sık bakmak gerek. Kendi kendime kahkaha atmamıştım ne zamandır. Çaydanlık kardeşe teşekkür ederim. Neler neler kaçırdım diye üzgünüm; artık devamlı aramalara bakacağım :))
*

İşte seçme saçmalar:

Arkadaş diyor ki aman ne düşüneceğim cümle kurmak için, google söyler nasıl olsa! Bu kadar da tembellik olmaz ki! Ama madem aranıyor iki örnek cümle verelim, tekrar yolları düşerse bari faydamız olsun:
*Ütü yapmaktan nefret ederim.
*Ütü yapmayı bilmiyorum.
Bu aramada bana 2. sırayı layık gören Google'ı hayal kırıklığına uğratacağım ama hiç ütü yapmadım ben, itiraf edeyim yeri gelmişken. Tek başıma yaşarken makinadan çıkanları iyice çırparak nasıl ütülü gibi gösterebiliriz konusunda tez yazabilecek kadar tecrübe edindim ama, isteyene uygulamalı ders.
*
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerdeyiz sayın seyirciler. Güzin abla google. Geç değil bence bırak git. Senden iyisini mi bulacak hem canııııım.
*
Bir saat değil, iki saat değil, bir buçuk saat. Google çubuğu ben seni ne yapayım? İkinci sırada ben varım. Tam boyut ne demek?
*
İşte bu konuda söyleyecek lafım var. Nereye yaptırdığın detayını bizden esirgediğin için net bir cevap veremiyorum. Ben de habersiz yaptırmıştım, göbeğini açmayacaksın mesela :) Nereye kadar saklayacaksın kuzum zaten.
*
Altı? Gerçekten mi? Vay be.

Cezve olmasın cezveeeee? Hahahha.

Google naapsın, tuşlarına mı bastırsın? Hem bak basıyo, yazmışsın bal gibi.
*
Hayır bunu aramadın ve 5.sayfaya kadar ısrarla gelmedin.
*
Önceden de gelmiştin sanki, hatırlar gibiyim. Teşekkür ederim. İyi geceler. *
Yorumsuz.
*
Ah canım. Ben derim utanma iftihar et, sevmeyenler utansın.
*
*
Domatesler hala çok lezzetsiz, saman gibi. Sabahları peynir*ekmek*domates üçlüsünden ala kahvaltı olmadığını düşünen ben bile bir süredir istifa ettim domatesten. Mantar yenir mi sabah? Yenir. Peynir üzeri çiğ mantar, üzeri maydonoz ve kırmızı biber. Erit peyniri. Şahane kahvaltı. Bruschettadan az aşağı. Ev yapımı brunch. Tamam canım isterseniz öğlen yiyin siz.
*
Salyangozları da evet yedim. Cidden çok güzeldi. Ben de beklemiyordum.
*
Bir de Ayşe's World 2 yaşında :)

Monday, March 24, 2008

Madde madde yazmayı çok özlemişim

Sonunda binlerce maili taşımaktan yorgun düşmüş mailbox ımı temizledim. Gmail'e geçtiğim 2003 yılından beri belli ki nadiren silmişim mailleri. Bu da benim bahar temizliğim olsun madem. 5000 civarından 650 civarına indirdim. Ki aslında bu bile lüzumsuz bi sayı. Yine de büyük gelişme. Darısı benim gibi aylarca o kutuyu her açtığında of bir temizlesem şunu diyenlerin başına. Hafifledim. Bir de ne balık hafızalı olduğumu gördüm. O kadar çok fotoğraf çıktı ki. Ben o fotoğrafları sadece 1 kere görmüşüm sonra unutmuşum gitmiş. Şimdi eşeğimi kaybetmiş de bulmuş gibiyim. Garip garip dosyalar yaptım sırf bu yüzden My Pictures isimli aslında çok daha acil olarak elenmesi gereken dosyaya. Sizi bilmiyorum ama ben fotoğrafları öyle dağınık tutarsam kafayı yiyorum. Keşke bu rahatsızlığım odamı daha düzenli tutmama da biraz etki etse. Aylara göre saklıyorum fotoğrafları Mart 2007 filan gibi. Şimdi de Ayşegül'den, Doruk'tan, Verona Kaan, Mezuniyet gibi yeni dosyalarım var ve ben onları aylara göre ayıramadığım için biraz rahatsızım ama eşeğimi bulduğum için daha mutluyum :)
-
Artık işten çıktığımda hava aydınlık oluyor. Bugün üzerime ceket ya da mont almadan sadece bir hırkayla dışarı çıktım. Çağla çıktı. Bahar geldi diyorum sana. Galiba moralim bu yüzden iyi.
-
Şu sıradan görünüşlü kızın aslında içinde bir Shirley Manson -hayır daha aşağısı değil!- ya da hatta abartarak bir Josh Groban -cinsiyetimizin farklı olması kimin umrunda!- olma hayalleri kurabilmesi hem ne komik hem de ne trajik. Hem de sesi güzel değilken. Ben arabada giderken Cinema Paradiso ya da Mi Mancherai söylüyorum bağıra çağıra. İşimi ne kadar ciddiye aldığımı görseniz de on kat daha fazla gülersiniz. Bunu öyle uzun süredir yapıyorum ki diğer insanların böyle garip şeyler yapmadığını öğrenmek beni çok şaşırtabilir, bana söylemeyin.
*
Ben aslında kahvaltı için corn flakes tipi şeyler yemeyi hiç sevmem. Daha doğrusu doymuyorum bir kase sütlü gevrekle. Yani klasik kahvaltının yanında olsa iyi olur mesela :) Ama gel gör ki zaman zaman evden çıkmadan kahvaltı edemediğim durumlar için işyerinde nesquick'in çikolatalı toplarından bulunduruyorum. Geçen gün sütlü nescafenin içine attım onlardan birkaç tane şeker mahiyetinde. İğrenç oldu. Siz denemeyin. Islak ekmek gibi bir şey. Oysa ki fikir aklıma gelince süper bir şey keşfettim sanmıştım.
*
Geceleri Uçurtma Avcısı'yla hipnotize olmadan önce, ta geçen yazdan kalma böcek ısırığı izini geçirsin diye bacağıma krem sürüyorum, rengini açacak. Hadi bakalım.
*
Bir de artık büyümekten öte kazık kadar olma şerefine (doğumgünümü kutlayanlara çok teşekkürler!) cildime daha iyi bakmaya karar verdim-miş-tim gibi. Ivır zıvır bir şeyler aldım, dermatologa gittim o da bir şeyler verdi. Hiçbirinden memnun değilim. Yüzüme tüm hayatım boyunca sürdüğüm kozmetikten daha fazla şey sürmüş olabilirim şu son 2 haftada. Benden artı eksi 10 yaş civarındaki tüm dişilerin bu konudaki bilgisinin benden daha iyi olduğuna eminim, size fikir danışacağım. Evet biliyorum herkesin cildi ayrı falan filan ama dermatolog bi saat baktı yüzüme, onun verdiğini sevmedim, tecrübeye daha çok güveniyorum. Lakin günlerdir sabah akşam ordu disipliniyle suratıma garip şeyler sürmekten çok sıkıldığım için tek tek ne kullandığımı, aslında istediğim başka türlü bir şey in ne menem bir şey olduğunu anlatmaya şu an takatim yok. Hazır olunca yüce dişi bloggerlara -erkekler bile benden iyi olabilir- içimi dökeceğim. Ama şu an değil.
*
Şimdilik Cocorosie dinleyip baharın gelişini kutluyoruz.

Friday, March 21, 2008

Ben gökkuşağı gördüm.

Ben kar ya da yağmur olmadan bir doğumgünü geçirmedim günlük henüz; ki aslında yağmuru çok severim. Yine de doğumgünüm güneşli olsun istiyorum. Özellikle de pazara denk gelmişse.. Ben pazarlara herkes kadar gıcık olmam aslında günlük.. İlkokuldan sonra pazar akşamüstleri üzerime bir kabus gibi çökmeyi bıraktı. Hem pazar, hem güzel yani, anlaşabiliriz. Ve inanmazsın, ben yoğunluktan Kieslowski sergisine bile gidemedim ama buna rağmen söylüyorum bunları.
*
*
Geçen gün acayip bir gökkuşağı vardı bir de. 2 kat gökkuşağı. Ben bunu iyi bir işaret olarak kabul ediyorum.. En son ne zaman gördüm hatırlamıyorum. Bu kadar kocamanını ise hiç görmemiş olabilirim hayatım boyunca.
*
-
Pazar günü doğumgünüm. 26 telaffuz etmesi zor bir yabancı sözcük gibi dolanıyor dilime, nasıl söyleyeceğim bir yıl boyunca bilmiyorum. Birçok evrağa hala 2007 diye imza atmakta direniyorum, her sene aynı şey. Bir günde yaşının büyümesi, senenin değişmesi kadar tuhaf. Alışacağım herhalde. Seneye de 27 korkunç görünecek :)
*
Yapmak istediklerimin listesi uzayıp dururken ben kariyer yapadururken, en azından oldukça tuhaf yapmak istediklerimle birlikte beni sevenlere minnettar olabilirim.
-
Kocaman olduk be günlük. İyi mi kötü mü, ona bile karar veremedim.
*

Tuesday, March 18, 2008

Belçika'da Brüksel'den ve yemekten başka ne var?



*
*
*
Bruge Brüksel'den trenle 50 dakika. Hiç beklemediğim kadar sevdim burayı. Sanki lego şehir. Kuzeyin Venedik'i diyorlarmış. Yok artık diyorum ama yine de görmeye değer. Orta çağ hissiyatı veren, kanallarla dolu bu şehir oldukça turistik. 1 gün hatta yarım gün bile gezip görmek için yeterli. Ha, unutmadan bir de kanallarda yüzen kuğular var. Sanki Alice Harikalar Diyarındaymış gibi hissedebilirsiniz. Küçük turist teknelerinden birine atlayıp yarım saat boyunca kanallarda gezinebilir, etraftaki binaların sadece şirin değil, aynı zamanda Avrupa'nın en eski binaları olduğunu öğrenebilirsiniz. Diğer görülmesi gerekenler: Our Lady's church, 1100lerde inşa edilmiş ve 30 yıl öncesine kadar hastane olarak kullanılmaya devam edilmiş St.John's hospital, St. Salvator Katedrali, The Belfry ve bir de adını hatırlamamım mümkün olmadığı şirin meydan :) Aklımda bunlar kalmış..
*
*
*
*
*
Eğer vaktiniz varsa Bruge'den dönerken Gent'e uğrayabilirsiniz. Bruge'den 20 dakika süren bir tren yolculuğunun sonunda Gent'e varılıyor. Belki de Bruge'den hemen sonra gittiğimiz için burası biraz sönük bir şehir gibi geldi bana. Ayrıca şu noktayı belirtmek gerek, çünkü biz bu kısımda biraz zorlandık, gidecek biri olursa belki faydalı olur: Belçika'da gittiğim tüm şehirlerin arasında tren istasyonundan şehir merkezine gitmek için vasıta kullanılması gereken tek şehir burası. İstasyondan çıkınca sola yürüyüp tekrar ilk sola saparsanız tram'leri göreceksiniz. 1 nolu tram'e binip şehir merkezine ulaşabilirsiniz. Bileti önceden almanıza gerek yok, binince içerden alabilirsiniz. Ne yazık ki nerede inmeniz gerektiğini söyleyemeyeceğim, biraz etrafınıza bakıp, hareketli biryerlere varınca inin, biz öyle yaptık :) Görülmesi gerekenler: Koskocaman St. Bavo katedrali, St. Nicolas kilisesi, hükümet konağı ve yine lego binalardan oluşan şirin meydan. Graslei ve Koornlei'ye gidemedik, harika görürünüyor, yolunuz düşerse siz gidin.. Tam fotoğrafta görünen duraktan tekrar tram'e binerek tren istasyonuna ulaşabilirsiniz. Yarım saat sonra Brüksel'desiniz.
*
*
*


Antwerp, Bruge'den sonraki favorim oldu. Sokaklar ferah ve cıvıl cıvıl. Gezmeye "Steen" yani Antwerp'in sembolü kalesinden başladık. Burada da tüm şehirlerde olduğu gibi :) bir ana meydan ve bir Our Lady's Church var.. Biz iki gündür kendini yollara vurmuş bedeviler gibi yürüdüğümüz için artık Antwerp'te yorgunluğa dayanamama belirtileri göstermeye başladık ve turistik şeylere ilgimizi kaybetmeye başladık. Bu yüzden aslında Antwerp''i pek de bilinçli bir turist olarak gezemedim! Bazen hani çok yorgunken salaklaşıp her şeye gülme hali gelir ya -gelir di mi, yoksa bitek bize mi geliyor? - bize o hal geldi ve gitmedi; Antwerp'in harika ve şenlikli dev alışveriş caddesi Meir'de her 3 dakikada bir kendimizi banklara atıp güldük. Antwerp'i çok beğendik, Brüksel'de yaşasak sık sık gelirdik buraya diye düşündük, Ayşegül'e de sen mutlaka alışverişe buraya gel diye telkinlerde bulunduk :)
*
*
*



Leuven'e vardığımızda ise hava kararmak üzereydi. Aslında daha önce bahsettiğim Japon restoranı için geldik buraya. Ayşegül hanımın bilgilendirmesiyle buranın şirin bir üniversite şehri olduğunu ve zaten görecek fazla bir şey olmadığını öğrendik, sanırım Ayşegül de çaktırmasa da iyi yorulmuştu :) St.Peter kilisesi gördüğümüz tek turist attractionı(bu lafa da çok gülüyorum) oldu. Bir de büyük sürpriz ana meydan varmış, onu göremedik, aç ve yorgun olunca sanatsal ve tarihsel kaygılarımız nasıl da sıyrılıp gidiveriyormuş üzerimizden görmüş olduk! Ama şehri sevdim. Sokaklar rengarenkti, en genç nüfusu burada gördüm. Sokaklardaki rengarenk afişler aklımda kaldı, bir de bardağı 1 euroya içtiğimiz Martini.. Leuven Brüksel'e 15 dakika uzaklıkta. Komik değil mi bu?
*
*
*
*
p.s: Yarın babamın doğumgünü. Süpriz var, inşallah güzel işleyecek. İyi ki doğdun babaaaa.