Wednesday, February 10, 2010

Ankara'da yeni denenecekler.

Ara ara benim de söylediğim gibi Ankara gri oluyor kışın. Herkes de bu yeni bir şeymiş gibi gri gri gri diyor. İyi anladık gri, hayret bir şey. Bukalemun muyuz arkadaşım, şehir gri diye biz de gri olmak zorunda mıyız? Şehirde açılan yeni yerler var, benim rengarenk battaniyem var, kırmızı paltom var etc. etc. Sensin gri.

1. Italic

Bestekar Sokak'ta eski Subway'in yerine açılmış. İçerisi çok güzel görünüyor. Hala Facebook'taki sayfası dışında bir web sitesi sahibi olmaması düşündürücü ama gidilecek, görülecek, yenecek, içilecek.

2. Casita

İstanbul'un mantıcısı buraya geldi. Gidenler pek mantıcı gibi değil, bildiğin içkili restoran olmuş diyorlar. Filistin Caddesi'nde Gar Lokantası'nın az ilerisindeymiş. Burası öğle arasında denenecek. Bir web sitesi var ama, bir işe yaramayan cinsten, telefonuna ulaşmak isteyen olur diye link verdim yine de.

3. Ninda

Tunalı'da Biziz'in olduğu binanın altında Akün'e doğru gidilen tarafta. Yerin dibinde bir girişi var ama güzel görünüyor. Burayı akşam yemeği için deneyeceğiz.

4. Bon

Arjantin Caddesi'nde eski Kuki'nin yerinde. Eskinin hip şimdi pabucu dama atılmış caddesinde Cafemiz tek başına kalmıştı, karşısına komşu gelmiş, cadde belki yine canlanır. Baron Meshkin ve Şemsettin Usta ortaklığı. Yemeklerden kötü bir şey çıkmadığına eminim. Yine web sitesi yok.

*

Geçen Cuma akşam yemeğe nereye gitsek diye konuştuk konuştuk, bütün bu üsttekileri gözden geçirdik. Sonra kalktık, bize yakışır şekilde Quick China'ya gittik. Ama harikaydı yine :)

Tuesday, February 09, 2010

how i wish, how i wish i was there.

Tim Burton'ın MOMA'daki sergisi 26 Nisan'a kadar devam ediyor.

Siteyi incelemenizi tavsiye ederim.

Üzülerek bildirim, gidemeyeceğim.
Tabii ki gidemeyeceğim.

Çok üzülerek.

help help help

Benim battaniyem de aynı yandaki gibi rengarenk karelerden oluşuyor ama ben kareleri oluştururken birbirine ekleyerek gitmedim. Şu anda birbirinden bağımsız 210 kadar karem var. Karelerimin etrafı beyaz değil, hepsi farklı renkte. Aralarını beyazla birleştirmeye karar verdim ama karelerin çevrelerine bir sıra da beyaz geçmek istemiyorum kareleri daha da büyütmemek için. Aynı yandaki gibi birleştirmek istiyorum ama nasıl olacağına dair hiçbir fikrim yok. Bir yardım edecek var mıdır acaba?

Monday, February 08, 2010

Haberler haberler!

Hoks Hürriyet'in yaptığı "Bu kışın en eğlenceli 10 barı" listesine girdi!!!







*
*

MAG MAG MAG MAG Şubat! Sevgililer Günü hakkında plan program yapacak olanlar için kutsal kitap olarak saklanabilecek, benim de Şubat ayının tuhaflıkları ve Sevgililer Günü hakkkındaki çok mühim fikirlerimin yer aldığı sayı çıktı!

Friday, February 05, 2010

kitap için

Senenin ilk güzel haberi (Emiliana Torrini'yi sayamıyorum maalesef) Cumhuriyet Kitap'tan geldi. Selçuk Altun'un elinden çıkma kutsal kitabım Kitap İçin'in ikincisi geliyormuş. Nisan ayında piyasada olacakmış. Aklından geçen her cümleye tapınmaya yakın hisler beslediğim Altun'un Cumhuriyet'in Kitap ekinde yazdığı yazılardan oluşan kitap, hayat boyu belli aralıklarla okunabilir, verdiği enteresan bilgilere her seferinde aynı hayranlıkla bakılabilir.
*
2010, bu bana ilk hediyen olsun.

Thursday, February 04, 2010

maşallah :)

Dünyaya anne, eş vb. olmak için gelmiş kadınlar var. Bu tip dişiler daha çocukluk yaşlarından itibaren diğerlerinden ayrılırlar. "Ben büyüynce anne olucam" derler, sokakta gördükleri hiç tanımadıkları çocukları severler, böyle mesela benim bilmediğim usulden lafları pat diye söylerler.. "Allah bağışlasın, Allah analı babalı büyütsün, maşallah" vb. Bak bu maşallah konusu çok hassas mesela. Ben bir çocuğu sevip de, etraftakilerden "maşallah de maşallah de!" diye azar işittiğimi bile bilirim. İyi peki maşallah, çocuğunuz çok şirin de, herkesin çocuğu şirin yani.. Şu an nazarım değmez çocuğunuza çünkü ben hala en fazla 1 saat vakit geçirebiliyorum çocuklarla. Eskiye göre daha çok seviyorum ama 1 saat iyi bir süre bence. Neyse. Zaten benim istediğim çocuklar Asya'nın bozkırlarında başka ailelere doğmuşlar çoktan. Buradan onlara "Hayatımda gördüğüm en şirin şeylersiniz, Allah analı babalı büyütsün, isterseniz Türkiye biletinizi alıp gönderirim, sizi nüfusuma geçiririm, mutlu mutlu yaşarız, hep şarkı söyleriz." diye seslenmek istiyorum. Çekik gözlü çocuk sahibi olmak için yeterince sushi yemek bir çözüm olur mu? :P



Youtube'e erişemeyenler için link. Şarkının orijinali için link.




Youtube'e erişemeyenler için link.

Wednesday, February 03, 2010

oscar adayları açıklandı.

Ben bu sıralar Up filminin içine girsem, orada yaşasam çok güzel olacağını düşünüyorum. Böyle evimle beraber havalansam başka bir kıtaya gitsem oooh her şeyden uzak. Neyse.
*

82. Oscar ödül töreni 7 Mart'ta Kodak Theatre'da yapılacak. Geceyi Alec Baldwin ve Steve Martin sunacak.
*

Aday filmlerden seyretmediklerim var ama şimdiki tahminlerim aşağıdaki gibi. Up in the Air'in bu kadar çok dalda aday olmasına hiç anlam veremiyorum. En iyi film, en iyi erkek oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi yönetmen, en iyi özgün senaryo ve en iyi yabancı film dallarında sürpriz olacağını sanmıyorum. Gerçi ben tahminlerin bir kısmını tamamen kendi keyfime, bazılarını da Akademi'nin yıllardır şaşmayan seçim kriterlerine göre belirledim ama geçmiş yıllardaki tecrübelerime göre %70 tutturursam bile başarı.

2009 yılı Oscar tahminlerim:

EN İYİ FİLM (Wowww, 10 film aday bu sene! Benim gönlümden Up geçiyor ama bu dalda ödül animasyona gitmez biliyorum.)

Avatar
The Blind Side
District 9
An Education
The Hurt Locker
Inglourious Basterds
Precious
A Serious Man
Up
UP in the Air

EN İYİ ERKEK OYUNCU

Jeff Bridges, 'Crazy Heart'
George Clooney, 'Up in the Air'
Colin Firth, 'A Single Man'
Morgan Freeman, 'Invictus'
Jeremy Renner, 'The Hurt Locker'

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

Matt Damon, 'Invictus'
Woody Harrelson, 'The Messenger'
Christopher Plummer, 'The Last Station'
Stanley Tucci, 'The Lovely Bones'
Christoph Waltz, 'Inglourious Basterds'


EN İYİ KADIN OYUNCU ADAYLARI (Ben Meryl Streep alsın istiyorum.)

Meryl Streep, 'Julie & Julia'
Sandra Bullock, 'The Blind Side'
Carey Mulligan, 'An Education'
Helen Mirren, 'The Last Station'
Gabby Sidibe, 'Precious'


EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU ADAYLARI (Penelope alsın istiyorum.)

Penelope Cruz, 'Nine'
Vera Farmiga, 'Up in the Air'
Maggie Gyllenhaal, 'Crazy Heart'
Anna Kendrick, 'Up in the Air'
Mo'nique, 'Precious'

EN İYİ YÖNETMEN (Kathryn Bigelow James Cameron'un eski karısıymış. Hay maşallah.)

James Cameron, 'Avatar'
Kathryn Bigelow, 'The Hurt Locker'
Quentin Tarantino, 'Inglourious Basterds'
Lee Daniels, 'Precious'
Jason reitman, 'Up in the Air'

EN İYİ UYARLAMA SENARYO (Up in the Air almasın da kim alıyorsa alsın diyorum.)

District 9
An Education
In the Loop
Precious
Up in the Air

EN ÖZGÜN SENARYO (Yüzde yüz Up!)

The Hurt Locker
Inglourious Basterds
The Messenger
A Serious Man
Up

EN İYİ YABANCI FİLM (Yüzde yüz The White Ribbon.)

İsrail, Ajami
Arjantin, El Secreto de sus Ojos
Peru, The Milk of Sorrow
Fransa, Un Prophete
Almanya, The White Ribbon

*
*

Evet tahminler böyle. Bakalım ne kadarı tutacak. Bakalım Mart'a kadar tahminlerim değişecek mi. Bakalım Mart'a kadar daha neler neler değişecek.

Monday, February 01, 2010

Ankara Ankara güzel Ankara :)

Emel de yazmış.

Bugün öğle arasında şöyle çok komik bir olay yaşadık:

Ben dün kahkül kestirdiği yazmıştım. Emel de bugün işe giyeceği kıyafetin fotoğrafını bloga koymuştu, sabah okumuştum.

Bugün öğlen aniden karşılaşınca o benim kahkülüme şaşırmadı, "okumuştum zaten çok güzel olmuş" dedi; ben de bugün üzerinde olan kıyafeti çoktan bildiğimi söyledim, çok komik oldu. Birbirimizi görmeden her şeyi biliyoruz, ne tuhaf :)

Ankara, insanların hayatında tesadüflere koskocaman yerler açıyor. Tesadüfler çok eğlenceli.

bu bir band kaydıdır.

Siz zaten biliyorsunuzdur ama ben bir kez daha söyleyeyim. Domatesleri soymak zor bir iştir. Bu sebzenin kabuğu, dünyadaki en yapışık kabuktur ve yeterince ince ya da yeterince kalın soymak büyük beceri ve özen ister. Siz hala kalın kalın soyduğunuz kabuklara mutsuz mutsuz bakıyorsanız, artık üzülmenize gerek yok! Neyse ki Ayşe's World tembellere yol göstermek için her zaman burada! Üzerine 2-3 çentik atarak derince bir kaba koyduğunuz domatesleriniz üzerine kaynar su döküp, 2 dakika bekletirseniz aynı yan fotoğraftaki gibi kabuğu kendiliğinden soyulmuş ve içinde pürüzsüz dış yüzeyi ile sizi bekleyen domateslere sahip 0lursunuz. Eh bir zahmet kabukları ucundan tutup, domatesin üzerinden sıyıracaksınız. Domates benim kutsal yiyeceğim olduğu ve genelde ısıra ısıra elma gibi yediğim için pek kabuğunu soymaya gerek duymuyorum ama pişirilecek ya da soslar için kullanılacaksa kabuk çok rahatsız edici oluyor. Kışı sevmemek için en önemli sebeplerden biri domateslerin tadının saman gibi olması.. Hazır bu konuya değinmişken bir kolaylaştırıcı detay daha vereyim. Patates kabuğu soymak için de benzer şekilde patatesin üzerini boydan boya çiziyorsunuz. Daha açıklayıcı olmak gerekirse, sıfır derece meridyeni gibi koskoca bir halka ile çevreliyorsunuz patatesi. Elbette boyuna şekilde. Bu şekilde yumuşayana kadar kaynatıyorsunuz ve daha sonra hazırladığınız buzlu suya atıp 2 dakika kadar bekliyorsunuz. Ve iki parça halinde kabuğu patatesin üzerinden alıveriyorsunuz.. Avokadoyu soymak için de Youtube'de oldukça faydalı videolar var. Ufak şeyler, ama zaman kazandırıyor.


Cumartesi sabah krep yaptım. Hiç şaşmayan ölçü ile gayet lezzetli oldu. Bu sefer değişiklik olarak A harfli yaptım, oldu :) Evet biraz yamuk yumuk ama tamamen kepçe ile tavaya damlatma konusundaki anlık reflekslerle bu kadar oluyor. Ebru sanatçısı sanabilirdiniz beni görseydiniz. Kreplere en çok yakıştırdığım şey beyaz peynir ya da Pınar beyaz. Üstte soyulmuş domatesler de daha sonra domates biber karışımı oldu..
*
Ben haftasonu kahkül kestirdim. Benim gibi senelerdir aynı renk ve model saça sahip biri için çok radikal bir değişiklik. Kuaförden çok memnun çıktığım nadir zamanlardan biri buydu. Sanki yaşım küçülmüş gibi oldu biraz :) Annemle babam sürekli "ayyy küçük Ayşe gibi olmuşsun!" diye beni seviyorlar. Benim de hoşuma gitti tabi bu..
*
Bu yazıyı iyi ki Pazar sabah yazmışım diye düşündüm şu an. Yoksa şimdi yazamazdım.

Friday, January 29, 2010

sabire

"Sevgili Ayşe,
Dün akşam Ankara'nın karlı görüntüleriyle doluydu haber bültenleri ve benim aklıma sen düştün bu yazıdan ötürü. "Hiç istemiyordu, ne hissediyor acaba şimdi" dedim. Sonra garip geldi bir bloğun nelere kadir olabileceğini düşünmek, hiç tanımadığın birini bir çırpıda aklına düşürebildiğini görmek...
Umarım kar da dahil hiçbir şey seni üzmez. Profilindeki "iş hayatında kaybolmama" çabanla beni can evimden vurmuştun. Bu çabayı bir şeylerin örselemesini istemem doğrusu...
Sağlıcakla kal.
Sabire"
*
Böyle bir yorum aldım, duygulandım. Gündelik bir detay sayesinde beni hiç tanımayan birinin aklına düşebilmek, birinin sanki arkadaşımmış gibi benim neyi sevip sevmediğimi bilip, o anda muhtemelen canımın sıkıldığını hissedebilmesi çok çok dokunaklı geldi. Biliyorum ki, bu yorum aklıma geldikçe yüzümün ortasına koskoca bir gülümseme yerleştirecek. Ben duygularını fazla açığa vurabilen bir insan değilim, öyle olabilmeyi isterdim. Ara sıra böyle çok içten mailler alıyorum, bazı okuyucuların benimle ilgili ne kadar doğru tespitler yaptığına şaşırıp kalıyorum. İnsan tanımadığı birini nasıl sevebilir, bunu anlıyorum. Neyse, söylemeye çalıştığım, şu blog şu kadar yılda hiçbir işe yaramadıysa dahi, sırf şöyle bir yorumu okumak için bile yazmaya değerdi bence. Ve sevgili Sabire, ne yazık ki ben kayboldum. Kurtulmaya çalıştıkça, bunun mücadelesini verdikçe de kendimi hayal dünyasında gibi hissedip mutsuz oluyorum. Ama biliyorum ki, hayatını karşısına çıkan zorunluluklara katlanarak geçirebilecek kadar edilgen bir insan değilim, kendime göre bir yol bulacağım. Beni düşündüğün için çok teşekkür ederim. Çamurlaşmış kahverengi kar ve buzla savaşarak başlayan günümü güzelleştirdin.

Wednesday, January 27, 2010

welcome back

!f programı açıklandı.

İstanbul için 29-31 Ocak, Ankara için 12-14 Şubat arası ön satışlar Mybilet'ten % 10 indirimli.

Duyduk duymadık demeyin, filmlerinizi vaktiyle seçin.

bol linkli mektup

Sevgili günlük,
*
Filim adamı'nda yaptığım "izlemek istediğim filmler listesi" asabımı bozmaya başladı. O kadar filmi ne zaman seyredeceğim ki ben? Ömrüm yetmeyecek galiba. Daha da eklendikçe ekleniyor. İyi bir amaca hizmet etsin diyeydi, benim üzerimde kötü etkileri olmaya başladı. İşi gücü bırakıp film seyretsem yine olmayacak. Bu ara seyredilenlere bakarsak Moon ve Up çok başarılı, Time Travellers Wife iyi, Sherlock Holmes, Ejder Kapanı ve Up in the Air (8 puanı hak edecek ne var bu filmde?) vasattı. Soul Kitchen'a Doruk'la beraber gidelim dedik, biz denk getirip gidene kadar film vizyondan kalktı (maşallah!). Biz de mecburen Ankara'ya yeni açılan Bay Nihat'a gidip rakı içtik. Daha iyi bir B planı düşünebiliyor musunuz?
*
Bay Nihat, Cunda'daki yerinin ne yazık ki yanına yaklaşamıyor. Bir kere kebapçı ambiyansına sahip. Fazla aydınlık, gürültülü, kalabalık. Evet yine meze dolabı insanın aklını başından alıyor, servis yine şahane ama yediklerimizden Cunda'dakiler kadar etkilenmedik malesef. Kimyonlu baby ahtapot entersandı ama. Akivadis bildiğimiz gibi, yediğimiz lüfer güzeldi. Helvada eski tadı bulamadık. Restoran oldukça pahalı. Aynı fiyata Kalbur'a gidersiniz, her yediğinize de aşık olursunuz. Yine de Bay Nihat gelmiş, herkesin aksine İstanbul'dan önce Ankara'ya açmış, gitmesek olmazdı. Garsonları bile alıp getirmişler, nostalji oldu. Belki de Cumartesi değil de daha sakin bir gün gidip bir şans daha verilebilir. Olmazsa da, senelerdir ama senede bir yaptığımız gibi Cunda'da denizin dibinde keyfine varılır.
*
Ayşegül yarın akşam bizi Athelas diye yeni açılan bir yere yemeğe götürecek. Anlata anlata bitiremiyor günlerdir. Athelas daha önce Arcadium'un içinde organik ürünler satan, en çok da zeytinyağı ile bilinen bir dükkandı. Ayşegül üniversiteden beri ara ara gidip o dükkanda çalışır, oranın her şeyini çok sever. Şimdi Athelas'ın Park Caddesi'ndeki yerinde yemeklerini deneyeceğiz. Ayşegül'ü baştan tehdit ettim "Önümüzde zeytinyağı ile ekmek koyup, "Alın işte hepsi şahane ve üstüne üstlük organik!" diye bizi kandıramazsın!" diye; o da çemkirdi, "Adamı deli etmee!" dedi. Peki.
*
Sonra bir de Perşembe akşam gidilecek Islıkçı var.
*
Bu arada İbek'e de şunu söyle lütfen, battaniyeyi şeffaf iplik diye bir şeyle birleştirirsem istediğim gibi olurmuş, bir ara renk seçmeme gerek yok. Şeffaf iplik nedir, en yakın zamanda öğrenilecek. Oley!
*
Ben de her şeyi birden anlattım, çorba gibi oldu. Mektubuma burada son verirken "Bu Kalp Seni Unutur mu?"yu 22:15'te yayınlayan Show Tv yetkililerini kınıyorum. 20:00 iken iyiydik. Değil mi ama?*
*
Sevgiler,
*
Nebahat

Tuesday, January 26, 2010

vay anasına sayın seyirciler

dün sabah -8
dün akşam -10
bu sabah -11
Günlerdir sıfırın üzerinde bir derece görmedik.
Tekel'in çadırları kalkarsa diye korkuyorum.
Hangi çocuklar korkuyormuş o çadırlardan, çok merak ediyorum.

Monday, January 25, 2010

demek ki bir şeyi çok istemeyeceksin. çift yıllar filan demeyeceksin.

Minyatür Odalar Sergisi

Çengelhan, içinde müze barındırmasaydı da gezmeye değecek güzellikte bir yer. Bir de üstüne üstlük Rahmi Koç Müzesi ve Divan'ın restoranına ev sahipliği yapıyor. Ne zamandır gitmeyi planlıyorduk, Çengelhan'da sergilenen ve Şubat ortasına kadar devam edecek Henry Kupjack Minyatür Odalar Sergisi'ne gitmeyi becermemiz bu hafta sonuna denk geldi.
*
Odalara hayret ve hayranlıkla bakakalmak ve şaşırtıcı detayları iyice incelemek için sergiye en az yarım gününüzü ayırmalısınız. Her biri ayrı birer harika olan odalardan benim favorim en alt fotoğraftaki tiyatro kulisi oldu. Tuvalet masalarının üzerindeki ıvır zıvırdan, aynaların kenarına iliştirilmiş siyah beyaz fotoğraflardan gözlerimi alamadım.
*
Küçükken Barbie evlerine ve içindeki eşyalara bayılırdım. Sergideki mini mini yemek takımları bana eski oyuncaklarımı hatırlattı. Çocukken, herhalde kendi cüssem de fazla büyük olmadığı için, o Barbie eşyaları ile aramızdaki boyut farkına pek oralı olmadığımı farkettim. Bu sefer kendimi Güliver gibi hissettim.
**
Sergi 14 Şubat'a kadar Çengelhan'da. Gitmişken elbette müzenin diğer kısımları da geziliyor, Rahmi Koç'a "Vay be, helal olsun!" deniyor. (Bunları kendisinin yüzüne söylemek istiyorsanız, müzede balmumu heykeli var.) Commodore 64'ler hatırlanıyor, Beta kasetli videoya bakınca "Ben bunları çok iyi hatırlıyorum, gerçekten sergilenecek kadar geçti mi üzerinden?" diye kafa yoruluyor. Divan'da Türk kahvesi içiliyor, mutlu mesut geri dönülüyor. Ah, bir de Ankara'da bu kadar yabancı turist ne arıyor diye düşünülüyor. Müze girişi 6 TL.
*
Hava çok soğuk olmasaydı Kale çevresinde gezme planımız vardı ama gerçekleştiremedik. Daha güzel havalarda buralara gelmek ve aktarlardan alışveriş yapmak gerekiyor. Bu aralar Ankara buz gibi. Bu şehrin soğuğu da sanırım sadece burada zaman geçirmiş kişilerce anlaşılabilecek bir şey. Yine de İstanbul'daki kar yağışını seyredip, lütfen o soğuk ve yağışlı hava dalgası bir kerecik olsun Ankara'yı teğet geçsin istiyorum. Ben kar görmeden bir kış geçirirsem hiçbir şey eksik olmaz. Karın bir keyfi varsa eğer bizim ne kar tatilimiz var, ne de sömestirimiz, sevinecek ne var?
*
Beni çok hareketli bir hafta bekliyor. Salı günü İstanbul'a kalkacak o uçağın başına kar yüzünden bir şeyler gelirse, zaten dünya klasmanında saygı değer bir yere sahip olabilecek kış düşmanlığım konusunda yeni bir aşamaya geçmiş olacağım. Ama öyle bir şey olmayacak.
*
İşi düşünce Secret'a, pozitif düşünceye, yüzde yüz düşünce gücüne inanan Ayşe. Bir gideyim geliyim, bu konuyu tekrar değerlendireceğim. Şimdilik aklımla odadaki eşyaları savurabileceğime bile inanıyorum, aynı Matilda gibi.

Friday, January 22, 2010

Filim adamı

Size muhteşem bir siteden söz etmek istiyorum! Belki grafikleri, tasarımı vb. öyle etkileyici değil, reklamlar göz yoruyor ama bence bu tip arşivlere ihtiyaç duyanlar için inanılmaz bir kaynak, hem de Türkçe. Daha önce bahsetmiştim. Ben seyrettiğim filmleri bir türlü düzgün bir arşive yerleştiremiyorum. Her taraftan excel dosyaları ve post-itler fışkırıyor ama ben yine de adam gibi tutamıyorum bu listeleri. Babamın çok başarılı bir exceli var ama o elimizdeki filmleri kapsıyor. Ve yönetmenlerini ve oyuncularını ve imdb puanını ve filmin yılını. Ama o liste canlı bir liste olduğu için tek tek izlediklerimi ve izlemek istediklerimi ayırmak mümkün olmuyor. Çünkü bizde olmayan izlemek istediğim filmler de var elbette. Bir de listenin kontolü babamda tabii, bende değil. Bu, evdeki kumada gibi bir şey.

Filim adamı resmen imdadıma yetişti. Oldukça büyük ve sürekli genişleyen bir arşive sahipler. Hesabınızı oluşturup, izlediğiniz ve izlemek istediğiniz filmleri, hatta başucu filmlerinizi listeleyebiliyorsunuz. İzleme listenize aldığınız bir filmi izledikten sonra da onu izlediklerim listenize aktarıyorsunuz. Gerçekten hayran kaldım ve filmlere tıklamaktan parmaklarım ağrıdı. Henüz sitenin onda birini bile taramış değilim. Şöyle bir güzellik yapmışlar, taramayı bıraktığınız yeri hatırlıyor site, böylece geri döndüğünüzde kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz. Hesabım bu. Filim adamı seni çok seviyorum. (Ben böyle hayret, mutluluk, tapınma duyguları içindeyken siteye sevgi dolu bir mail attım, hemen de cevap verdiler; daha bir sevdim onları.) Artık film arşivlerimi buradan tutacağım, önümüzdeki 50 yıl içinde sitenin başına bir şey gelmemesini umuyorum :) Ayrıca, bir de kaşınıyorum tuşu var, çok hoşuma gitti :) Tıklayınca şu ana kadar izlediğiniz filmlerin toplam süresini gösteriyor. Ben şu an işaretlediklerime göre hayatımın 2 ayını film izleyerek geçirmişim :)
*
Yan tarafa da bir "Benim Sinemalarım" linki ekledim. Nasıl da mutluyum!


Ve konuyla tamamen alakasız olarak:


Balmain beni neden yoruyosun?

Ah ne güzel!

Sonunda 7,830 euro'dan 5,481'e düşmüş benim ceket. Offf.




Thursday, January 21, 2010

çift yıllar bana iyi gelir dedim ben size.



şşşş.

Tuesday, January 19, 2010

fal :)

Tahmin etmediğim boyutta ilgilenen oldu bu fal konusuyla. Aslında tahmin etmeliydim bunu çünkü biz de yıllardır bir tane düzgün falcı arar dururuz, bir kişi birine iyi dese hemen peşine düşeriz. Bahsettiğim kişinin adını ve telefonunu buraya koymak istemiyorum ama mail atanlara göndereceğim.
*
Bize tuttu, size tutmaz filan, sonra kızmak yok :)
*
Hahah aslında bunu yazarken aklıma geldi. Mesela ben bunu uydurmuşum, aslında Nevra'ya göndereceğim hepinizi :)))

Sunday, January 17, 2010

lunedi

Cuma günü Ayşegül'ün kahkahaları eşliğinde, Haber Türk'ün Ankara ekinde çıktığımı öğrendim. Aman ne güzel değil. Sanmayın ki blogla filan ilgili. Bildiğiniz şık-rüküş köşesine. Hem de üzerime "Sadelik de bir yere kadar" diye yazmışlar! Bazı gençler de gecelere böyle sade katılıyorlar filan demişler Yahşi Batı'nın galasındaki kıyafetim için. Sanki sinemaya kırmızı tuvaletle mi gidecektik? :) Neyse, internette bulunabilir bir yazı olmadığı için memnunum. Aldığım puanı merak ediyorsanız da kıyafetim "vasat" (bi çakıcam) olmasına rağmen neşeli hal ve tavırlarımdan dolayı geçer puan almışım. La havle vela kuvvete. İlk haber oluşum böyle mi olacaktı Allahım.
*
Günün devamında son zamanların en deli gece eğlencesine imza attık. Saat 8'de dışarı çıkıp, gecenin sonunda Zeki'ye bile gidip (en son annemlerle beraber gitmiştim herhalde 10 sene oldu), eve benim için rekor sayılabilecek saat 4 civarında döndük. Çok eğlenip dağıtmanın da bedeli biraz ağır oluyor. Çok içince uyuyamama sendromlu bir grup insan olarak sabah 9'da ayağa dikilip, zombi zombi 3 saat süründük ve ayrıca gece boynumda olan, kendi ördüğüm bej atkının şu an nerede olduğu belli değil. Gece de öyle kötü olmamıştım ama sabah felaket. Daha önce duymadığınız bir tavsiyede bulunayım: İçki karıştırmayın! (Bir de eve dönerken hava yemyeşildi ama tüm ısrarlarıma rağmen kimse bu konuyla ilgilenmedi.)
*
Cumartesi o durumdan kendimizi kurtaracak gücü toplayıp dışarı çıkmamız için gerçekten çok önemli bir şey olmalıydı. Biz de uzun zamandır planladığımız falcı buluşmasını gerçekleştirdik. Sayfa sayfa not aldık ablanın anlattıklarını. Kadın üçümüze birden bu kadar isabet ettiren ilk varlıktı, sanırım artık kadrolu bir falcımız oldu.

Haftasonu enerjimizi topladığımız tek aktivite bu olunca, geriye sadece yayılarak bol bol film izlemek ve battaniyemi örmek kaldı. Ki bazen bu her şeyden iyi geliyor.

Thursday, January 14, 2010

Fw: Fw: FW: fw : forward mail yayınlıyorum

Sizce insan hangi yaşa kadar genç sayılır? Hangi yaştan sonra artık ihtiyardır?
*
Bu zor sorunun yanıtını ben Erdal İnönü'nün anılarında bulmuştum.
O da hukuk profesörü Vasfi Raşit Sevig'le yaptıkları bir sohbette öğrenmiş "doğru cevabı"...Sevig Hoca, aralarında Erdal İnönü'nün de bulunduğu öğrencilere hangi yaşı ihtiyarlık sınırı kabul ettiklerini sormuş. Hepsi farklı yaşlar söylemişler.O, hiçbirini beğenmeyip kendi cevabını vermiş: *
"İnsan, yaşamına yeni bir yön verme iradesini gösterebildiği sürece gençtir. Bu iradeyi gösteremeyip 'Artık yaşamımı değiştiremem' diyorsa gençliği gitmiş demektir."

*
Finito.
Ayıkla pirincin taşını.

Bir de benim kategori var. Hayatından çok şikateçi olmasa da yine de yuvarlanıp gitmeyi kabul etmeyenler, "Değiştiririm, değişecek, değişmeli, hayatın sonuna kadar böyle olmaz" deyip de bir türlü nereden başlayacağını bilemeyenler. Bir yerde, bir zaman doğru bir şeyler olacağını bilerek algılar açık halde yaşamak mı, yoksa sürekli küçük ihtimaller taşıyor olsa da her kapıyı zorlamak mı gerekiyor? Belki de o şans geldiğinde o iradeyi kullanabilmek aslında önemli olan. Fırsatların yanından basıp gitmesine izin vermemek. Bir de elbette fırsatları doğru teşhis edebilmek.
*
Düşünüyorum da, akşam oturup Aşk-ı Memnu seyredecek birinin ağzından çıkmaması gerektiği kadar gaz sözler bunlar.
*
"Artık yaşamımı değiştiremem" diyen kimse var mı gerçekten?

Wednesday, January 13, 2010

sushiler ve sütyenler

Etsy'den sushi derlemesi. Bunları gerçekten insanlar kendileri mi yapıyor diye merak ettim. Nasıl olabilir ki? En ilginci yüzük. O chopstickler hemen biryerlere takılıp kırılır muhtemelen ama yine de bana göre sanat eseri.
*
Etsy'de göğüs kanseri için de birçok satış yapıldığını gördüm. Bazı ürünlerden satın alınca sizin adınıza kanser araştırma derneklerine bağış yapılıyor. Vakıf elbette Susan G. Komen vakfı. Kanser araştırmaları konusunda her zaman adı geçen bir vakıf ama Türkiye'de değil. Bunu görünce aklıma geçen hafta Facebook'ta başlayan durum güncellemesi furyası geldi. Sütyen rengini tüm dünyaya açıklamanın göğüs kanseri hakkında farkındalık yaratacağına inanan sevgili hemcinslerimin, saftirik bir gayret mi yoksa ufak bir heyecan arayışı mı olduğunu anlayamadığım katılımlarına bir kez daha güldüm. Böyle saçma bir şey olabilir mi? Bir insanın kendi sütyen rengini açıklamasının dünyada gerçekten bir şeyleri değiştireceğine inanması gerçekten mümkün mü? Yok değilse, bunu nasıl eğlenceli buluyor olabilir? Aman da aman çok hanımefendi aile kızı değilim tamam da, bu kadar da değil.

Tuesday, January 12, 2010

aklımıkaybedecegim.com = etsy

Pasta, kurabiye, cupcake kolyelere ne kadar süre baktığımı bilmiyorum. Battaniyem biterse üç tane alacağım. Bitmezse de iki tane :) Coming up next: Sushi koleksiyonu!












Monday, January 11, 2010

bulamaç

Geçenlerde Ayşe Arman şöyle bir yazı yazmış. Benim de Dilayra sayesinde haberim oldu. Yazı gönderenleri okuyunca çok hoşuma gitti. Herkes bır bır konuşuyor çekip gitmek hakkında ama işte birileri yapmış, demek ki olabiliyor. Asıl dikkatimi çeken de yazının sonundaki şu kısım oldu:

*
"Sade bir hayat için... BAKIN OKURLAR NERELERİ ÖNERİYORLAR?
Likya- Fethiye... Bodrum- Çömlekçi Köyü... Çandarlı- İzmir... Dikili- Bodrum... Sapanca-Kırkpınar... Bağla Köyü-Bodrum... Marmaris- Bozburun... Urla-Çeşmealtı... Giresun... Tuzla... Bozcaada... Datça... Mazı Köyü-Bodrum... "

*
Sürekli yazarların hatasını bulmak gibi bir derdim yok. Yalnız Dikili Bodrum'da değil, birkaç yüz kilometre ötesinde İzmir sınırları içinde yer alır. Bu tüm online haritalardan toplam 5 saniyede edinilebilcek bir bilgidir. (Bodrum'da bir Dikili olma olasılığı var mı?) Neyse, fark ettiyseniz Çandarlı'nın da adı geçmiş. Hem yolu oradan geçen şanslı azınlıktan olduğum için mutlu oldum, hem de "Eyvah! Çandarlı bu şekilde afişe edilmeye devam ederse bütün sakinliği gider!" diye düşünüp korktum. Bişey olmaz aslında. Yine herkes konuşur konuşur, topu topu 3-4 kişi kıçını kaldırmayı becerir. Ben bile oranın olduğu yerde sakin sessiz beklediğini bilerek senede 3-4 gün gideyim diye bekleyip dururum. Oranın muhteşem peynirleri de öylece bekler durur.

çın çın çın çın

Gerçek hayata dönersek:

Yahşi Batı'nın galası.- Ama Cem Yılmaz'ı göremedik, hangi salonda olduğunu bile göremedik hatta!-

Ayşegül ve Baran'ın doğumgünü çakışması sonucu toplu doğumgünü karaokesi. Aynı insanlar çıkıp "I will survive" sonra 5 dakika sonra da "Elveda Meyhaneci" söyleyince etraftaki gruplar bizi muhtemelen deli sanmışlardır. Neyse, no problemo.

Sonra sonra:

Battaniyem.

Kaldı son 60 parça.

Demek oluyor ki 30 saat.

Sanırım bu da demek oluyor ki 1 ay.

Şubat ayı sonunda bitmiş olursa kendime bir hediye alayım bari.

Artık gerçekten bir cupcake kolye istiyorum. Etsy'den kendime bir tane ısmarlayacağım şubat sonuna bitmiş olursa.

*

*

*

Annemin yaptığı bu tabloyu çok sevdim.
Ofise götürüp tam karşıma astım.
*
Bir de bu filmi seyrettim. Ağzım açık kaldı. Hala aklım orada. Spor yaparken film seyretmek iyi oluyor. Zaten eğer benseniz bir şey seyretmeden spor yapmak mümkün olmuyor. Bu sefer koşu bandının üzerinde hüngür hüngür ağlayarak bir ilke imza attım. Allahtan bir spor salonunda değildim. Bu Saoirse Ronan galiba daha büyümeden Meryl Streep olacak. Atonement'da harikaydı, bu sefer oradaki performansını da aşmış. Kendisi 1994 doğumlu. İnsan yaşlandığını böyle şeylerden anlıyor. Benden 12 yaş küçük birinin Oscar adaylığı olabiliyor; vay anasını sayın seyirciler.
*
Evet. Çorba ya da kış türlüsü ile yarışır karışıklıktaki postuma burada son verirken, yeni gelen haftanın bir halta benzemesini temenni ediyorum.

Wednesday, January 06, 2010

Sinema en çok kışın zevkli.

Kendimi filmlere kaptırma konusunda garip bir kararlılık gösteriyorum. Herhangi bir başka şeyde böyle bir konsantrasyon sağlamam ise mümkün değil. Bir film izlerken hemen içine giriyorum, orada yaşıyormuşum gibi hissediyorum. İşte bu yüzden evdekiler kulağıma bağırsalar bile duymayıp, onları eğlendiriyorum. İyi ki kitaplar ve filmler var. Yoksa etrafımızda görmek istemediğimiz şeylerden, yanı başımızdaki vıcık vıcık konuşmalardan, görüntülerden kaçıp neye sığınacaktık?

Takvim:
*
Önce Altın Küre geliyor, Oscarların habercisi oluyor. Adaylar yaklaşık 15 gün önce açıklandı. Geçen sene yazarların grevi sebebiyle ödüller, basın toplantısı gibi küçük bir organizasyonla açıklanmıştı ama bu sene bir hayli şaşaalı sunucu listeleri var karşımızda. Geçen senenin de sicilini temizlemek adına, güzel bir tören yapılacağını sanıyorum.

Veee en zevkli aşama. Havada uçuşan tahminler!
*

Evet evet İstanbul ama biliyorsunuz birkaç senedir filmlerin önemli bir kısmı Ankara'da da gösteriliyor. Sizi çok seviyorum sevgili !f yetkilileri. Aynı duyarlılığı Filmekimi yetkililerinden de bekliyorum.


Kodak Theatre'da yapılacak töreni bu sene Steve Martin ve Alec Baldwin sunacak. Ben ikisini de aslında pek fazla sevmem. Hugh Jackman iyiydi, neden değiştirdiler? :)


Program daha belli değil. Bu sene Kızılay'dan biraz açılıp, daha kolay gidebileceğimiz salonları da kullanmalarını diliyorum! Ya da en azından Çağdaş Sanatlar Merkezi daha çok kullanılsın!


*
p.s: Avrupa Film Ödülleri 12 Aralık'ta verildi. Şimdi 12 Aralık'ta ödül verirlerse tabii diğer ödüllerle aynı zaman dilimini kapsayamıyor. Bu da biraz karışıklığa sebep oluyor. Akademi, Slumdog Millionaire'e ödülü çoktan vermişti, hatta film neredeyse tacını devredecek. Aynı şekilde Kate Winslet The Reader'la ödül alalı neredeyse 1 sene olacak.. Yalnız, Das Weisse Band'ın ayak sesleri de elbette duyulmayacak gibi değil. Ben çok beğendim, bu sene favorim. Bence ödüllerin Şubat-Mart gibi verilip, 2009 senesinin tamamını kapsaması en mantıklısı.
*
p.s2: Cannes'a daha çok var. En çok onu sevmeme rağmen, bu takvime giremiyor kendisi henüz.
*
p.s3: Akşam Yahşi Batı'nın Ankara galasına gideceğim, ne güzel!
*
p.s4: Fotoğrafı Mayıs 2006'nın son günlerinde çekmişim. Geçen hafta dese biri, inanırdım.

tükenmeden alın! :))

MAG Ocak!