Wednesday, July 16, 2014

Mantar!

Mantarın her türlüsüne bayılıyorum. Çok kısa sürede hazırlanabildiği ve büyük bir hata yapmazsanız lezzetsiz pişirme ihtimali olmadığı için her durumda kurtarıcı. Her tür malzemeyle de uyumlu. Ben kahvaltı dahil tüm öğünlerde sık sık tercih ettiğim mantarla, yakın zamanda çok uydurma ama beklemediğim kadar lezzetli bir sonuç veren bir salata yaptım. İster sabah kahvaltısı, ister akşam yemeği için güzel ve hafif.


Mantar pişirirken en önemli detay kesinlikle mantarları yıkamamak. Süngersi yapısından dolayı suyu içinde tutuyor ve pişerken tüm suyu dışarı veriyor. Nemli bir bez ya da kağıt havlu ile dış yüzeyleri silerek temizlemek mantarınızın çok daha lezzetli olmasını sağlar. İstiridye ve shiitake mantarlarının lezzetlerini özellikle seviyorum.


Mantar, avokado, dilediğiniz tür peynir (avokado ve mantar ikilisine en çok az tuzlu kaşar peyniri ve kimyonlu goudayı yakıştırıyorum), ayçekirdeği ve domates üzerine zeytinyağı, limon ve tuzu azaltılmış soya sosu karışımıyla 10 dakikada hem sağlıklı, hem besleyici, hem de göz doyurucu bir öğün uydurdum, sonuçtan çok memnun kaldım. İnsanlık için küçük, benim gibi sadece kilo aldıran yemekleri seven birisi için mutlu edici bir adım.

Monday, July 14, 2014

Somon Gravlax

Somonu çiğ, pişmiş, füme, her haliyle çok seviyorum. Ne zamandır aklımda olan bir proje için sonunda cesaretimi topladım. Sonuç tam istediğim gibi oldu, keşke daha önce yapsaymışım! Başta gözümü korkutan Somon Gravlax yapımı hiç de zor değilmiş.

İnternetteki tarifler aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor. Benim malzemelerim şöyleydi:

- 600 gram Somon Fileto
- Yarım su bardağı kadar deniz tuzu
- Yarım su bardağından biraz az toz şeker
- 2 çorba kaşığı öğütülmüş karabiber (ben beyaz biber kullandığımı daha sonra fark ettim, böyle de güzel oluyormuş)
- Yarım demet dereotu
- Ben fazladan biraz tütsülenmiş tuz da kullandım. Eğer evinizde varsa füme lezzeti katmak için kullanabilirsiniz.


Somonu alırken dikkat etmeniz gereken ilk şey çok taze olması. Arka derisini temizletmeyin, üzerinde kalsın. Yalnız hiç kılçık kalmaması önemli. Başlamadan filetoda hiç kılçık olmadığından emin olun.

Önce somonu yıkayıp kurulayın. Daha sonra filetoyu içine alabilecek boyutta bir kaba (ben borcam kullandım) tuz, şeker ve karabiber karışımının üçte birini ve dereotunun yarısını karıştırarak yayın. Kalan malzemeyle somonu ovun. Baharat karışımı balığa iyice nüfuz etsin. Daha sonra dereotunu da kaba yerleştirdiğiniz filetonun üzerine yayın.


Dinlendirmeye bırakmadan önceki görüntü aşağıdaki gibiydi. (Ben bunu zaten bu haliyle yiyebilirim)  Daha sonra filetoyu streç filmle iyice kaplayın. Üzerine bir ağırlık koyarak buzdolabına koyun. Uygun boyutta döküm tava tencereniz varsa ağırlık olarak kullanabilirsiniz. Ben evde dönüp dolaşarak sonunda yanyana iki bira şişesini streçlenmiş borcamın üzerine yerleştirdim. Yeterince ağır oldu mu emin değilim. Daha büyük bir fileto kullanıyorsanız daha ağır bir şey bulmanız gerekebilir. İnternetteki tariflerde tuğla koyanı bile gördüm!


Sonraki aşama tariften tarife göre değişiyor. Dolapta bekledikçe somon suyunu bırakacak. 24 saatte bir streç filmi açııp biriken suyu dökün ve filetoyu ters çevirip tekrar dinlenmeye bırakın. Benim gravlax'ım 36 saat sonunda hazırdı ve görüntüsü çok iştah açıcıydı. Filetoyu iyice yıkayın, kurulayın ve üzerine tekrar dereotu serpin. Dilimleme bana göre bu işin en zor kısmı oldu. Çok keskin bir bıçakla ince dilimler kesin. Aynı boyda olacak diye benim gibi delirmeyin, zaten sonradan servis ederken pek önemli olmuyor. Somon Gravlax'ı hazır olduktan sonra dolapta birkaç gün muhafaza edebilirsiniz. Bizde 3 günde bitti.

Somon Gravlax'ı yüzlerce şekilde tüketebilirsiniz. İsterseniz akşam içkinin yanına küçük krakerlerin üzerine biraz krem peynir üzerine yerleştirip, dereotu ve kapariyle şık kanapeler yapın, isterseniz benim yaptığım gibi sade şekilde tabaklara yerleştirin.


Ben bu ara hep alternatif salataların peşindeyim. Avokado somona çok yakışıyor. Fransa'dan getirdiğim Tomme des Pyrenees peynirinin de son kullanım tarihi yaklaşıyor. Hepsini karıştırıp aşağıdaki salatayı yaptım. Ayşe'nin uydurma Somon Gravlax salatası biraz kapari, dereotu, light soya sosu ve zeytinyağıyla yaza çok yakıştı!


Thursday, July 10, 2014

Tatile gidemiyorlarsa balkonda balık yesinler

Siz de tatile gidemeyip sosyal medya aracılığıyla üzerinize saldıran tatil fotoğraflarıyla mı boğuşuyorsunuz? Yanıma hoş geldiniz. Madem Temmuz sonundaki bayrama kadar şehirdeyiz, o zaman bu günleri güzelleştirmenin yollarını bulmak gerek.

Ben bu ara evi balkona taşıdım, orada yaşıyorum. Akşam saatlerinde güneş gidip, havada hafif bir serinlik olunca harika oluyor. Geçenlerde Cumartesi akşam evde olunca ilk defa (evet 3 senedir ilk defa) evde balık yapmaya karar verdim. Açtım anneme sordum, anlattı. Güzel bir balık alınca zaten lezzetli olması kaçınılmaz. Biraz süsleyip püsleyip yanına da fırında patates yapınca hafif ve şık bir akşam yemeği oldu.

Önce:
Kağıt serilmiş fırın kabına deniz çuprasını yerleştirip üzerine dilimlenmiş limon dilimleri ve defne yaprağı. Taze biberiye aradım, bulamadım. O yüzden üzerine biraz da kuru biberiye serptim. Balığın kesik orta kısmını tuzladım. Balık fırında pişmeye hazır.

Diğer tarafta 2 büyük patatesi yarım saat haşladım. Soyup dilimledim. Kabaca doğranmış 1 büyük soğan ve yarıya bölünmüş bir baş sarımsağı  da yanına ekledim. Bol zeytinyağı, tuz, kekik ve kırmızıbilerle iyice harmanladım. Patates de pişmeye hazır.

İkisini birlikte önceden 200 derecede ısıtılmış fırında 20 dakika pişirdim.

Daha önce fırında sarımsak yapmadıysanız mutlaka denemelisiniz. Böyle bir lezzet yok.


Sonra:
Hiçbir şey yapmadım. Her şeyi kaplara çıkardım. Sadece patatesin üzerine biraz maydonoz ekledim.

Balkonda akşam yemeği için her şey hazır oldu!


Monday, July 07, 2014

Nopa

Nopa Nişantaşı'nda Atiye Sokak'ta Salomanje'nin hemen yanında açılmış yeni bir restoran.Şehrin ortasında, özellikle Nişantaşı'nda geniş bahçeli, ferah yerler bulmak zor. Oldukça büyük ve yeşil avlusuyla yaz ayları için harika. Çok şık bir de barı var. Sade ve kafa karıştırmayan bir menüye sahip. Özellikle başlangıç seçenekleri beni cezbetti. Servis çok başarılı, servis elemanları yemekler konusunda bilgili.


Yemeğin başlangıcında masaya kendi yapımları trüflü tereyağı ve fırından yeni çıkmış ekmekler geliyor. Trüf dendi mi akan sular durur. Tereyağı da çok lezzetli olmuş. Bunu evde yapmanın bir yolunu bulmak gerek! Masaya gelen tüm ekmekleri bu tereyağıyla bitirmemek için irade gerekiyor.


Daha sonra peynir tabağı. Peynirler 2 farklı püre (ayva) ve chutney (domates) ile birlikte servis ediliyor. Sunum da harika. Kendi yapımları keçi peyniri topları, bir kavanoz zeytinyağının içinde geliyor. Camembert, pecorino, stilton. Miktarlar 2 kişi için gayet uygun. Ben bütün akşamı böyle geçirebilirim.


Bana göre yemeğin kraliçesi tuna tartardı. Bundan tekrar yemek için sabırsızlanıyorum.


Nopa'nın en çok etleri konuşuluyor, gelmeden önce okuduğum yorumlar hep bu yöndeydi. Ne yazık ki sipariş ettiğimiz Nopa Special'dan memnun kalmadım. Lokum olarak bildiğimiz et ve kendi yapımları sosis, fırınlanmış enginar ve sarımsakla servis ediliyor. Et tatsız tuzsuzdu, ancak sosla desteklenince lezzetli bir hale geldi. Malesef vasat bile demek zor. Parmesanlı patates kızartması ise elbette harikaydı ama sonuçta patates kızartmasının takdir edilecek kadar güzel olması çok da mühim olmasa gerek.  Buraya kadar her şey çok güzeldi ama ana yemekte aradığımı bulamadım.


Yemeğin finalini daha lezzetli yapabilmek isterdim ama sırf harika başlangıç seçenekleri ve bahçe bile Nopa'ya tekrar şans vermek için yeterli. Yaz bitmeden uğrayın, barda içkinizi içip birkaç atıştırmalaık söyleyin. Rezervasyonsuz yer bulmak zor, gitmeden birkaç gün önce aramakta fayda var.

Nopa
Teşvikiye Caddesi Atiye Sokak No:6 Nişantaşı
Telefon: (212) 327 58 68

Tuesday, June 10, 2014

Kılıç Ali Paşa Hamamı

Etrafımdaki herkes konuyla çok ilgilendi o yüzden belki merak eden vardır diye yazayım dedim. Ben hayatım boyunca hiç hamama gitmedim. Yani geçen hafta sonuna kadar gitmemiştim. Aylardır planlıyorduk, sonunda rezervasyonumuzu yaptırdık, heyecan içinde Karaköy'deki Kılıç Ali Paşa Hamamı'nın yolunu tuttuk. Böyle muhteşem bir şey olduğunu bilsem hiç boşa zaman kaybeder miydim? Bildiğiniz tüm spa'ları, masajları unutun, kurtuluş KESE'deymiş!


Hamam için özellikle İstanbul'da çok fazla seçenek var. Fiyatlar değişiyor. Hürrem Sultan Hamamı, Cağaloğlu Hamamı, Çemberlitaş Hamamı benim en sık duyduklarımdı. Birkaç ay önce Karaköy'de tesadüfen Kılıç Ali Paşa Hamamı'nın önünden geçtim. Merak edip içeri girdim konuştum. 1500'lerden kalma hamamın renovasyonu 2012'de bitmiş. İçerisi harika, pırııl pırıl. Kendinizi film setinde hissedebilirsiniz. Hamam her gün sabah 8'den, akşam 23:30'a kadar açık. Sabah 8'den 16:00'ya kadar kadınlar, 16:30'dan sonra erkekler. Özellikle hafta sonu gidecekler için rezervasyon iyi fikir.


Jelatin'ciğimle Cumartesi 14:00'deki randevumuza heyecanla gittik. Gelirken yanımızda hiçbir şey getirmemize gerek olmadığını söylemişlerdi. Çantamıza sadece bikinilerimizi ve yedek iç çamaşırlarını atıp gittik. Bizden önce gelin hamamı olacağını söylemişlerdi. Hamamın güzel avlusunda (otuduğum yerden manzaram tam da yukarıdaki fotoğraftı) beklerken bir form doldurmanız gerekiyor, o sırada şerbet ikram ettiler. Gelin hamamı nedeniyle gelin şerbetiymiş. Ben ne olduğunu bilmiyorum ama orman meyvelerinden oldukça lezzetli bir meyve suyuydu. Daha sonra asma kattaki soyunma odalarına yönlendirdiler. Kilitli bir dolabınız oluyor, eşyalarınızı orada bırakıyorsunuz. Bu sırada peştemal ve terliğinizi veriyorlar. Daha sonra zaten kendinizi size ne yapacağınızı söyleyen tatlı ablaların eline bırakın gitsin :) Hamam seansı yaklaşık 1 saat sürüyor. Dilerseniz servis almak zorunda değilsiniz, kendi kesenizi kendiniz yapabilirsiniz. Bence kendinizi usta ellere teslim edin ve tadını çıkarın. Kese yaptırmak meditasyon gibi bir şeydi. Benimle ilgilenen kişi Emine'ydi, çok çok memnun kaldım. Tüm yıkanmalar, keseler, köpükler bittikten sonra tekrar avluya, bu sefer minderler üzerinde dinlenmeye geçiyorsunuz. Yüzünüz için mentollü havlular getiriyorlar, bunları yüzünüze kapatıyorsunuz maske gibi. Jelatin Hanım bütün bu ritüele benden çok daha hakimdi, mentollü havluya benim kadar heyecanlanmadı. Dinlenirken ayran içti, o da yaygın bir şeymiş. Ben yasemin çayı içtim, sanki yogadan çıkmış gibi :)


Hamam sonrası için deodorant, saç kurutma makinesi, kulak çubuğu gibi gerekebilecek şeylerin hepsi var, yalnız kullan at tarak ve saç şekillendiricilerin eksikliğini hissettik. Giderseniz bunları yanınızda götürmelisiniz. Gelelim faturaya. Ücret 130 TL, her şeyimi kendim yaparım derseniz 100 TL. Çok daha uygun fiyata başka yere gidiyorum, çok da memnunum diyorsanız bana da haber verin. Düzenli bir hamam müşterisi olmak istiyorum!

Tabii sonrasında Karaköy'de bulunmanın avantajını kullanarak, şahane başlayan hafta sonumuzu serin Sultaniye Emir kadehleriyle Unter'de devam ettirdik.


Kılıç Ali Paşa Hamamı
Kemankeş Mah. Hamam Sok. No:1 34425 Tophane Karaköy, İstanbul
Telefon: +90 (212) 393 80 10

Wednesday, May 07, 2014

Cote d'Azur - 3. bölüm

En son Cannes'a uğruyoruz ve mini mini Cote d'Azur turunu tamamlıyoruz! 

Cannes

Cannes yürüyerek 1-2 günde her yerini görebileceğiniz çok şirin, tablolardan fırlamış gibi bir şehir. Fransızlar burayı çok akıllıca kullanmış ve basit bir sahil kasabasından ekonomiye dev katkı sağlayan bir festival şehri yaratmışlar. Cannes'da yıl boyu festivaller ve fuarlar var. En önemlisi Mayıs'taki Cannes Film Festivali ama bunun dışında da yıl boyu önemli fuarlar var. Ben de bunlardan biri için Cannes'daydım.


La Croisette sahil şeridi boyunca uzanan ana cadde. Kumsalda restoranlar ve cadde boyu büyük markaların mağazaları var. Cannes turunuza buradan başlayıp beğendiğiniz ara sokaklara girip çıkarak kendinizi şehrin tepelerine ulaşmış bulabilirsiniz. Rue d'Antibes yine hareketli ana caddelerden. Alışveriş için nispeten daha çok seçenek var. Şehrin onca turistikliğine rağmen parklarda küçük toplarla bocha oynayan yerli amcalarda da karşılaşacaksınız. Majestic Hotel, Palais de Festivals'in önündeki meşhur kırmızı halı, Carlton Hotel ve eski şehir tarafı şehrin önemli görülmesi gereken yerleri.


Ara sokaklarda ise çok tatlı dükkanlarla karşılaşabilirsiniz. Özellikle çiçekçiler harika. Elbette dönmeden önce süpermarket alışverişimizi yapıp camembert'lerimizi getirmeyi de unutmuyoruz! Cannes alışveriş yapmaya çok da uygun değil, her şey inanılmaz pahalı.


Avrupa'da çoğu yerde olduğu gibi burada da kahvaltıda pek bir numara yok. Gerçi yumurta severler için her yerde omlet bulmak mümkün. Ben kruvasan ya da reçel yiyemediğim için mecburen omlet yedim. Üç gün üstüste omlet yiyince senelik yumurta tüketimimi gerçekteştirmiş oldum. Aşağıda gördüğünüz yer Pastis. Cannes'ın en güzel cafelerinden biri. Kahvaltı için olmasa da öğlen mutlaka uğrayın. Ayrıca tavsiye edebileceğim yerler şehrin en iyi restoranları arasında gösterilen Da Laura ve Le Petit Paris. Buralara kadar gelmişken tartar yememek olmaz. Tartar çiğ kıymadan yapılıyor bu yüzden çiğ et konusunda kendinize güvenmiyorsanız pek de hoşunuza gitmeyebilir! Le Petit Paris isterseniz tartarı biraz pişirerek de hazırlıyor. Başlamak için iyi olabilir!


Ve rivierada olmanın en güzel yanı: Normalde karşımıza çıkmayan her türlü deniz yaratığını çılgınca ve sıkılana kadar yiyebilmek! Bunun için en doğru adreslerden biri Astoux et Brun. Gelsin salyangozlar, ıstakozlar, istiridyeler! Bu minik salyangozları yanında gelen küçük iğnelerle yiyorsunuz. İstiridyeler, kerevitler ve deniz minareleri içinse eller iş başında. Bunları kibarca yemenin yolu yok! İstediğiniz kadar uğraşın, elleriniz bir süre deniz canlısı kokuyor :)



Şimdi bunu koymasam olmaz değil mi? :) İş sebebiyle gittiğim bir partide Kıvanç Tatlıtuğ da vardı. Oh la la! 


Cote d'Azur'u pek de hakkını vererek gezemedim. Özellikle St. Paul de Vence, Grasse gibi mutlaka görülmesi gereken kasabalarda aklım kaldı. İş için gidince bu kadar oluyor, gezmeye gidilecek seferlerde!

Monday, April 28, 2014

Cote d'Azur - 2. bölüm

Nice

Burayı rivieradaki diğer yerlerden çok daha farklı değerlendirmek gerek çünkü Nice koskocaman bir şehir. Adam akıllı gezmek için birkaç gün ayırmak gerekiyor. Pırıl pırıl denizin dibince palmiyeleriyle, kartpostal sokaklarıyla gerçekten çok güzel bir şehirle karşılaştım. Bu zamanda bile tıklım tıklımdı, yazın nasıl oluyordur tahmin edemiyorum!


Sahile atılmış masalara ve denizle aynı renk şemsiyelere bayıldım. Görüntüyü katletmeden çok güzel yerleştirmişler her şeyi.


Sahildeki ana caddede turlarken şehrin önemli binalarıyla karşılaşıyorsunuz. İkonik Negresso Oteli de bunlardan biri.


Daha sonra sahilden ayrılıp eski şehrin iç taraflarına girerseniz harika bir çiçek pazarı kurulduğunu göreceksiniz. Pazarı erken saatlerde gezmeye çalışın, öğleden sonra tezgahlar yavaş yavaş kapanıyor. Bu güllere bayıldım. Sanki elde özenle sarılmış gibiler :)


Zarif panjurlu binalar, ülkenin adını almış ince uzun balkonlar. Elbette şehrin turistikliğini hissettirecek ölçüde kalabalık ve tek tip cafe ve restoranla dolu eski şehir tarafı ama yine de sokak aralarında küçük cafelere de rastlamak mümkün. Bu civarda gittiğim her yerde İtalyan restoranı bolluğu vardı. Fransa'dayken elbette en iyi pizzanın peşine düşecek değilim! Buraya gelmişken denemeniz gereken şey adını Nice'den alan Nicoise salata. Temel olarak ton balığı, ançüez, zeytin, yumurta ve bazen fasulyeden oluşan salata özellikle öğle yemeği için süper tercih.


Aslında Nice'e gelmişken bu civardaki güzel kasabalara uğramalısınız. St.Paul de Vence'a gidemedim, çok aklımda kaldı. Daha önce bahsettiğim gibi buraları gezmek için en ideal yöntem araba kiralamak. Biz Nice'e trenle geldik ve St.Paul de Vence'a sadece saatleri takip etmek gereken otobüslerle ve 45 dakikada ulaşılabiliyor. Zaten pek de vakit olmadığı için burayı atlamak durumunda kaldım. Arabayla gidin her yeri görün! Mümkünse iş gezisi sırasında olmasın!



Nice'de gezerken labirent gibi sokaklarda sürekli harika şeyler göreceksiniz ama özellikle Le Comptoir de Mathilde'i ıskalamayın. Kendi yaptıkları çikolatlardan ya da şerbetlerden alın ya da hiçbir şey almayacaksanız bile harika dükkana bir göz atın.


Monaco 

Şehre (ülkeye!) trenle gelirseniz direk bu manzarayla karşılaşacaksınız. Her tarafından zenginlik fışkıran Monaco'yu gezmeye başlamak için gayet güzel bir nokta! Şimdi bilmeyenler için önce açıklama. Monaco Vatikan'dan sonra dünyanın en küçük 2. ülkesi. Monte Carlo ise Monaco'nın en büyük semti. Nüfus 40.000. Vergi yok gibi bir şey. Kişi başı en yüksek gelire sahipler. Allah sahibine bağışlasın dışında söyleyecek bir şey bulamıyorum. Aman küçük burası, sıkılır insan!


Her taraftan önünüze çok lüks butikler, oteller, arabalar yani aslında lüks kavramı içine sığdırabileceğiniz ne varsa o çıkacak. Kendinizi sefil hissetmeniz çok mümkün. Avuç içi kadar bir yerde her 2 dakikada bir Ferrari görünce biraz kafası karışıyor insanın tabii. Uğradığımız diğer yerler gibi burada da çok havalı bir marina var ve sanırım ülke nüfusu kadar tekne gördüm. En yüksek gelirin yanı sıra, kişi başına düşen tekne sayısı olarak da birinci sırada olabilirler.


Monte Carlo'nun simgesi meşhur kumarhaneyi kaçırmanız mümkün değil. Giriş ücretsiz. İçerisi dışardan göründüğü kadar görkemli değil. Hatta böyle estetik bir binanın içinde rengarenk ışıklar saçan çirkin aletler olması oldukça absürt geldi bana. Sadece belli bir miktar paranın üzerinde harcayacak olanların girebildiği kısımlar var. Belki de bu ışıklı aletleri biz halka sunuyorlardır ve asıl şık masalar zenginler rahat rahat para harcayabilsin diye o girip de göremediğimiz kısımlarda! Kumarhanenin hemen çaprazında ünlü Cafe de Paris var. Elbette fiyatlar biraz yüksek ama bir şeyler içmek için oturulabilir. Fransa'yı gezerken mutlaka yemeniz gereken steak tartar'ı burada yemeyebilirsiniz!


Şehri gezmek çok kolay. Yürüyerek birkaç saatte her şeye hakim olabilirsiniz. Biz yukarıdan aşağı dolaşarak gezdilk ama aslında tren istasyonundan hemen aşağı inebileceğiniz asansörler var. Döneceğiniz zaman asansörle tren istasyonuna geri gitmek daha mantıklı.


Bir balkona aşık olunabilir. İçimdeki balkona tırmanıp çiçek ve bitkileri inceleme istediğini buraya bir şekilde aktarabilmeyi istedim!


Kapanışı bu tabakla yaptım.İtalyandan bir yere kadar kaçabiliyorsun!


Son yazı Cannes hakkında olacak. Ve bilin bakalım orada kim Kıvanç Tatlıtuğ ile fotoğraf çektirdi! (32 yaşında bildiğin ergenlik yaşadım) :) Sonra da günlük hayata dönüyoruz artık.

Monday, April 21, 2014

Cote d'Azur - 1. bölüm

Nisan başında birkaç günlüğüne Cannes'a gidip geldim. Yoğun programlı bir iş gezisi olduğu için elimden geleni yapsam da oraların hakkını pek de verebildiğim söylenemez. Bir ara mutlaka sadece gezmeye gidip turistik merkezlerde daha az vakit geçirerek, aslında aklımda kalan küçük kasabaları görmek ve yemekten asla bıkmayacağım deniz yaratıklarından daha da fazla yemek istiyorum.

Şimdi öncelikle Fransa'nın güneyindeki harika sahil şeridi Cote D'Azur'un, detaylıca gezmesi oldukça kolay ve eğlenceli bir yer olduğunu söyleyerek başlayalım. Her şey birbirine çok yakın. Ben kendi uğrayabildiğim yerlerden bahsedeceğim ama size önerim toplamda 4-5 gün kadar kalıp, mutlaka bir araba kiralayarak kendi rotanızı belirlemeniz ve nereyi daha çok severseniz orada daha çok kalmanız olacak. Nice'i merkez alarak hareket etmek daha mantıklı olabilir.

Ben tren ve otobüs kullanarak seyahat ettim. Araba en iyi seçenek çünkü özellikle trenin ulaşmadığı küçük kasabalara gitmek için büyük kolaylık. Bu kasabalara her istediğiniz zaman otobüs bulmanız mümkün değil.


Yukarıdaki haritayı önüme alıyorum ve batıdan doğuya doğru harekete geçiyorum!

St-Tropez:

Buraya Cannes'dan ulaşmak için önce St. Raphael'e trenle gidip, daha sonra otobüse binmek gerekiyor. 2,5 saat kadar bir yolculuk sonunda St.Tropez'e varıyorsunuz. Yaz aylarında Nice ve Cannes'dan tekne ile de ulaşılabiliyormuş.

St. Tropez küçük ve şirin bir kasaba. Dünya çapındaki ününü tam olarak neye borçlu olduğunu pek anlayamadım :) Belki de yazları dünya jet sosyetesini ağırladığı söylenen plajları görmediğim içindir. İnsanı mutlu eden dar sokaklarda gezerken mini mini butiklere ve Chanel vs. ne kadar marka varsa rastlayabiliyorsunuz. Marina da elbette trilyonluk devasa yatlarla dolu. Böyle bir kitleyi ağırladığı için fiyatların da oldukça yüksek olduğunu tahmin edebilirsiniz. Bridget Bardot da artık buranın yakınlarında bir yerlerde emeklilik günlerini geçiriyormuş.



Sokaklarda dolaşın, mağazalara girip çıkın, harika pastacıların vitrinlerine bakmakla kalmayıp ismini buradan alan bol kremalı bir "Tropezienne" yiyin, daha sonra da gözünüze kestirdiğiniz yerde soğuk beyaz ya da roze şarapla birlikte deniz ürünleri festivaline başlayın. Biz akşamüstü sofraya oturduk bu yüzden aslında aklımda olan ve sadece akşam servis veren Auberge des Maures'de yiyemedik. Siz yolunuz düşerse burayı tercih edin, belki bu tatlı şey de hala kapıda bekliyor olur :)


Biz Le Girelier'de oturduk ve rozelerle birlikte hafif bir akşam yemeği yedik. Fiyatlar Fransa ve Cote D'Azur geneline göre oldukça yüksek. Eğer aynı gün farklı bir yere de uğrayacaksanız yemeği St. Tropez'de yemeyin!




Güneşi batırdık, yola çıktık. Marina o saatlerde iyice güzelleşmişti.


St. Raphael:

Burası geçerken uğrayabileceğiniz küçük bir kasaba. Bir iki saatte her yeri turlayabilirsiniz. Sahil boyunca neredeyse her şehir ve kasabada rengarenk atlı karıncalar var, St. Raphael'deki de en güzel manzaralılardan biriydi!


Antibes:

Burası favorilerimden biri oldu. Cannes'dan kısacık bir tren yolculuğuyla ulaşabiliyorsunuz. Tren garından merkeze doğru yürürken yine bizi harika bir marina karşılıyor. Sanırım bu civarda yatı olmayan bir tek biz varız. Olsun, kasabada pazar kurulmuş! Burada mutlaka ev yapımı kuru domates, patlıcan, enginar ezmelerinden ve binbir türlü aromayla (kimyon!) hazırlanmış hardallardan alın. Elbette ev yapımı sabunlardan da.. Benim geri dönmeme daha birkaç gün vardı bu yüzden peynirleri seyretmekle yetinmek zorunda kaldım.





Labirent gibi sokaklarda dolaşıp, etrafta her balkonu başka renk çiçekle süslenmiş evlere baka baka gezmekten başka bir tavsiyem yok. Arada sırada fırınlardan harika kokular gelecek. Bununla da iradenizi test edebilirsiniz. Bu arada Fransa'da deniz sezonu açılmış. Hiç beklemediğim bir anda aşağıdaki sahil manzarasıyla karşılaşınca birden içim mutlulukla doldu!




Bu yazıda anca bu kadar! Bir sonraki yazıda Cannes, Nice ve Monaco.