Friday, January 27, 2012

Hayatın gerçek tadı

"Neee bu havada Ankara'ya mı gidiyorsun? Delirdin mi sen?" sesleri arasında, karın (çok şükür ki) olağanüstü hal algısı yarattığı İstanbul ahalisinin arabalarını almamaları sayesinde 20:15 uçağına biletim varken, 17:45 uçağına binmek üzereyim. Bu adrenalin dolu günde bana bu iki buçuk saatlik kıyağı yapan Thy'ye ve mesaiyi erken bitiren sevgili sirketime cok tesekkurler. Aksam Kalbur'a gidebileceğim yuppiiii.

Biliyorum bugünkü hakkımı doldurdum gibi ama bir de rötar olmazsa çifte yuppiii.

Wednesday, January 25, 2012

bu aralar gördüğüm garip şeyler

Sıkın kafanıza, bu dertten kurtulun. Deli misiniz kardeş? Reklamı internette gördüm, resmi bi internet sitesinden aldım. Sıkın kafanıza ne ya? Televizyonda görünce bir resim bulur muyum acaba diye google'a "sıkın kafa.." şeklinde yazarken google'ın önerdiği ilk seçenek "Sıkın kafasına" oldu. O da enteresan tabii.


İşe giderken kendi gözlerimle gördüm. Allahın manyağı. Espritüel allahın manyağı.


Fotoğraf çok kötü biliyorum ama mankenci ve suratcı hatta bir de küçük mankenci vitrini beni çok korkuttu. Küçük manken uzaylı değil mi ya?

84!

Eveet zaman uçup gidiyordu ve bu sene de Oscar adayları açıklanmıştı. 26 Şubat'taki ödül törenine 1 ay kaldı. Geleneksel olarak törene 1 hafta kala civarı tahminler ailenizin blogunda olacak. Ben bu işe bir heyecanlanıyorum ki sormayın. Bana ne oluyorsa? Bu sene Oscar'lar keyifli. Güzel filmler bizi bekler. Bazı seneler oldukça balon filmler arasında geçiyor yarış. Bu seneki filmler gayet iyi. Mutlu mesut ve heyecanlı bir Oscar gecesi geçireceğiz.

Tahmin yazısında detaya gireceğiz ama şöyle bir bakarsak, elbette ki adaylıklarla ilgili en hayret verici olay "Extemely Loud and Incredibly Close"un en iyi film dalında aday olmasıydı. Efendim Jonathan Safran Foer benim canımın içidir. Filmi izlemedim, aylardır dört gözle bekliyorum ama onun kitabından uyarlama filmin o listede olması beni çok mutlu etti.

Adayların tam listesi şu şekilde:

En İyi Film
War Horse
The Artist
Moneyball
The Tree of Life
Midnight in Paris
The Help
Hugo
The Descendants
Extremely Loud and Incredibly Close

En İyi Erkek Oyuncu
Demian Bichir "A Better Life"
George Clooney "The Descendants"
Jean Dujardin "The Artist"
Gary Oldman "Tinker Tailor Soldier Spy"
Brad Pitt "Moneyball"

En İyi Kadın Oyuncu
Glenn Close "Albert Nobbs"
Viola Davis "The Help"
Rooney Mara "The Girl with the Dragon Tattoo"
Meryl Streep "The Iron Lady"
Michelle Williams "My Week with Marilyn

En İyi Yönetmen
Martin Scorsese - ''Hugo''
Wood Allen - ''Midnight in Paris''
Michel Hazanavicius – ''The Artist''
Terrence Mallick - ''The Tree of Life''
Alexander Payne ''The Descendants''


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Kenneth Branagh ''My Week With Marilyn''
Jonah Hill ''Moneyball'
Nick Nolte ''Warrior''
Christopher Plummer ''Beginners''
Max von Sydow ''Extremely Loud and Incredibly Close''

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Berenice Bejo ''The Artist'
Jessica Chastain ''The Help''
Melissa McCarthy ''Bridesmaids''
Janet McTeer ''Albert Nobbs''
Octavia Spencer ''The Help''


En İyi Orijinal Senaryo
Michel Hazanavicius – ''The Artist''
Annie Mumolo; Kristen Wiig ''Bridesmaids''
J.C. Chandor ''Margin Call''
Woody Allen ''Midnight in Paris''
Asgar Farhadi ''A Seperation''

En İyi Uyarlama Senaryo
Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash "The Descendants"
John Logan ''Hugo''
George Clooney; Grant Heslov ve Beau Willimon ''The Ides of March''
Steven Zaillian ve Aaron Sorkin ''Moneyball
Bridget O'Connor & Peter Straughan ''Tinker Tailor Soldier Spy''

En İyi Yabancı Film
A Separation (Iran)
In Darkness (Poland)
Monsieur Lazhar (Canada)
Footnote (Israel)
Pina (Germany)

En İyi Görüntü Yönetimi
Guillaume Schiffman ''The Artist'
Jeff Cronenweth ''The Girl the Dragon Tattoo''
Robert Richardson ''Hugo''
Emmanuel Lubezki ''The Tree of Life''
Janusz Kaminski ''War Horse'

En İyi Animasyon
A Cat in Paris
Chico & Rita
Kung Fu Panda 2
Puss in Boots
Rango 


En İyi Müzik
The Artist
The Adventures of Tintin
War Horse
Hugo
Tinker Tailor Soldier Spy

En İyi Şarkı
Man or Muppet ''The Muppets''
Real in Rio ''Rio

En İyi Kurgu
The Artist
Hugo
War Horse
Moneyball
The Girl With The Dragon Tattoo

En İyi Sanat Yönetimi
The Artist
Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
Hugo
War Horse

En İyi Kostüm
Anonymous
The Artist
Hugo
Jane Eyre
W.E.

En İyi Makyaj
Albert Nobbs
Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
The Iron Lady

En İyi Görsel Efekt
Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
Hugo
Real Steel
Rise of the Planet of the Apes
Transformers: Dark of the Moon

En İyi Ses Kurgusu
Drive
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
Transformers: Dark of the Moon
War Horse

En İyi Ses Miksajı
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
Moneyball
Transformers: Dark of the Moon
War Horse



Esen kalınız. Listelerinizi yapınız. Görüşmek üzere!

Sunday, January 22, 2012

Roma'da son akşam

Trastevere Roma'nın rehberlerde pek bahsedilmeyen, ama Roma'ya adım atan herkesin görmesi gereken bir bölge. Nehrin diğer tarafı. Burası tarihi şehir merkezinin aksine, her metrekarenin turistle dolup taştığı değil, elbette turistlerle karşılaşabileceğiniz ama daha çok şehrin yerlilerinin takıldığı, şahane sokaklara ev sahipliği yapan semt.

Bir önceki yazıda kaldığımız yerden devam edersek, çılgınca yağan yağmurdan sırılsıklam olmuş bir halde kendimizi otel odasına attık, kıyafetlerin kuru kalan tek bir santimetrekaresi kalmamıştı. Acaba yağmur diner mi diye bir süre bekleyip, sonunda son geceyi bekleyerek geçirmemeye karar verdik. Kendimizi sokağa attık. Trastevere'ye gideceğiz. Ama nasıl? Elimizdeki ufak haritalar sadece tarihi şehir merkezini kapsıyor. Yağmur altında otobüs duraklarındaki çizelgeleri umustuzca incelerken, yanımızda yaşlı bir teyze belirip yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordu. Bunu gayet güzel bir İngilizce ile sorduğunu da eklemeliyim. Trastevere'ye gitmeye çalıştığımızı öğrenince "Ben de o tarafa gidiyorum, isterseniz beraber gidelim. Otobüse buradan binersiniz ama daha sonra indiğiniz yerden biraz yürüyüp aktarma yapmanız gerekli" dedi. Biz de takıldık teyzenin peşine. Birlikte otobüse bindik. Bu sırada sohbet etmeye başladık. Türk olduğumuzu duyunca "Merhaba, Nasılsınız?" diye söze girdi. Meğer kendisi Fransız bir rahibeymiş. 5 sene Efes'teki bir kilisede çalışmış. İzmir'i ne kadar çok sevdiğinden, orada edindiği Türk arkadaşlarından bahsetti. Aktarma yapmamız gereken yerde bizimle birlikte indi, yolunu uzattı ve bizi diğer otobüse bindirdi. Vatikan'da görevli olduğunu, Roma'ya birkaç sene önce bu yüzden yerleştiğini ve yaptıkları işleri anlattı. Bunları o kadar profesyonel bir şekilde, o kadar dine, Hristiyanlığa hiç değinmeden anlattı ki, sanırsınız bir dış ticaret firmasında finans müdürü. Teyze son gecemizde bizi yol arayarak geçireceğimiz asgari bir yarım saatten kurtardı, bir de böyle komik bir anımız oldu. Trastevere'ye sağ salim vardık. Dükkanlar hala açıktı, sokaklar hareketliydi.

Sepet sepet ricotta, sakın beni unutma! Böyle şirin dükkanlar var. Minicik. Kendi peynirlerini üretiyorlar, koyuyorlar vitrine. Ricotta ne güzel bir peynir. Biz de şanslı bir milletiz peynir konusunda. Yöresel peynirleri keşfettikçe bunu daha iyi anlıyorum.

Trastevere'de pek çok iyi restoran var. Sokakları milim milim gezdikten sonra esıl peşinde olduğumuz yere geldik. Freni e Frizioni. Ayse's World Roma rehberi sunar: şehrin en iyi aperitivosu! Eski bir tamirhaneyi alıp bara çevirmişler. İsim de oradan geliyor. Frenler ve Kavramalar. Sofistike isim, sofistike aperitivo, süper web sitesi. Gördüğüm en geniş açık büfe.
Lilyum'larla süslü büfede içkinin yanına atıştırmalık ne ararsanız var. Ekmeğiniz üzerine sürebileceğiniz mezeler, fesleğenli makarna, pirinç salataları, tavuk parçacıkları. Yani sanmıyorum ki dünyada başka herhangi bir yer spritz için ödediğiniz 4 euro'nun hakkını daha fazla versin. Roma'ya gidince Freni e Frizioni'ye gidilmeli, tek gece bile kalınacaksa aperitivo burada yapılmalı.
Eveeet, günlerdir yaza yaza bitiremediğim Roma hikayemizin sonuna geldik. Roma'ya hoşçakal demek zor. Giderken gözüme takılanlar da bunlar. Hava alanındaki İtalyanca Orhan Pamuk'lar. Kar ve Benim Adım Kırmızı.

Şu an evde salon sehpasını süsleyen eğlenceli çizgi roman. İtalyanca her şeye mi yakışıyor ne?
İşte bu kadar. Bir dahaki sefere kadar hoşçakal Roma!

Tuesday, January 17, 2012

3 günde Roma: 3ün 1i :)

Pantheon şehrin göbeğinde bir mimari harikası. MÖ 27 yılında yapılmış. Bu da demek oluyor ki Pantheon 2000 küsür yıldır orada öyle duruyor, etrafında gündelik hayat akıyor. Dünyada bu kadar eski olup, bu kadar iyi korunmuş olanına çok az rastlanırmış. Raphael'in mezarı da Pantheon'da. Bu şahane kubbeye bakmaktan boynunuz tutulabiliyor.
Sokaklar, sokaklar, sokaklar. Her sokakta başka bir güzellik. Bir güzel düzensizlik. O karşıdaki kapıdan girip, orada yaşayanlarla oturasım var. Neden bu kadar merak ederim evlerin içini, orada yaşayanların hayatını bilmiyorum. Ama çocukluğumdan beri en sevdiğim oyun ışıkları yanan evlerin içine bakmak, ev halkının hayatı hakkında fikir yürütmek.

Sokak keşiflerinde sürprizlerle karşılaşmak kadar, bir noktanın izini sürmek de güzel. Roscioli fırını peşine düştüklerimden biriydi. Burada hem upuzun pizzalar hem de ev yapımı yemekler var. İtalyan usulü fast food. Roma'ya gidip arancina yemeden dönmek olur mu? Arancina şekil 1-A'da gördüğünüz şey. İçine mozzarella konmuş pirinç topu kızartmaları. Arancina kelima anlamı olarak portakal demek. Görüntüsünden dolayı bu adı almış. Evet oldukça yağlı ama kimin umrunda?



Roscioli'nin upuzun pizzaları. İstediğinizden bir dilim kestirip, ister eline al, ister o küçük kaotik fırında Romalılarla birlikte yemeğini ye.
Nehir kıyısı yürüyüşlerine devam. Bu Isola Tibertina üzerindeki hastane.Mini mini nehrin ortasına nasıl yerleştirildiğini hayal edemediğim o bina.
Turist rehberlerinin vazgeçilmezi Roma Forumu. Şehrin ortasında koskoca bir şehir. Bölge bölge nerede ne varmış belli. İçerisinde dolaşmak serbest olmasına rağmen öyle iyi korunmuş ki, Türkiye'de yaşayan birinin sinirinin bozulmaması imkansız.
Ve Kolezyum. İtalyancası daha güzel: Collosseo! Roma'nın bir diğer olmazsa olmazı orada tüm heybetiyle duruyor. Şunu da eklemek gerek: bizim seyahatimizde greve kurban gitmiş olsa da aslında Roma'da çok başarılı bir metro ağı var ve bu yerlerin tamamına çok kısa sürede ulaşmak mümkün. Kolezyum'a henüz varmışken sağanak yağmur bastırdı ve mecburen ziyareti kısa tutmak zorunda kaldık yine de büyülü. Yağmura rağmen uzun kuyruğu beklemeyi göze alırsanız içeride sizi şaşırtacak kadar gerçek bir arena bekliyor.

Bir sonraki yazı Roma yazılarının sonuncusu olacak. İzmir'de yaşamış bir rahibe ile otobüs durağında karşılaşmak, Trastevere'nin güzelliği, Roma'nın en iyi aperitivo barı. Azz sonra!

Friday, January 13, 2012

3 günde Roma: 2nin 2si

Roma gerçek bir açık hava müzesi. Küçük bir sokakta Leonardo Da Vinci'nin bir eseriyle karşılaşmak mümkün. Ya da Michelangelo'nun. Ya da Ninja Kaplumbağalardan herhangi bir başkasının :) Demek istediğim şu ki, aslında Roma'dayken müzelerde zaman geçirmeye fazla ihtiyaç yok. Tüm sokaklar müze. Ama elbette gelmişken gitmeden dönülmeyecek yerler var. Vatikan ve Vatikan müzeleri gibi. O yüzden en son yazıda kaldığımız yerden devam ediyoruz. Grevdeki toplu taşımayı sevgiyle anarak Vatikan'a doğru yürüyoruz.

Vatikan'a giden yolda, Castel Sant'Angelo'yu karşı yakaya bağlayan köprüden önce böyle kesilmiş ağaçlar vardı.. Ama yazık değil mi, böyle ağaç mı kesilir? Ağaçtan geriye kalanlar küçük bir havuz görüntüsündeydi. Var mıdır bir bildikleri bunu yapanların?



Castel Sant'Angelo baya baya Independence Day türü bilim kurgularda kullanılabilecek "gerçek olamayacak kadar devasa" kategorisinde.(Bir başka örnek için bkz. Vittorio Emmanuelle II) İnsan bakakalıyor. Kendi minikliğine şaşırıyor. İtalya'da bu tarihi yapılar hayatın içine öyle güzel gömülü ki, sanki kalenin kapısından törenle imparator çıksa şaşırmayacaksın.



Vatikan kendi kendine bir ülke. Roma'nın ortasında ülke. Oldukça komik. Işıkları geçiyorsunuz, Vatikan'dasınız. Daha önce defalarca Vatikan müzesi önündeki kuyrukta 3 saat civarı beklemişliğim var. O yüzden bu sefer 50 kişilik kuyruk görsem girmeyecektim. Daha önceki Vatikan seferlerimin aksine bu sefer Vatikan Müzesi önünde değil, San Pietro'nun girişinde koskoca bir kuyruk vardı. Biz de zaten içinde pek bir numara olmayan San Pietro'ya değil müzeye girdik. Müzenin girişinde aşağıdaki şu havuz vardı. Herhalde dünyanın başka hiçbir ülkesinde turistler buldukları su birikintilerine bozuk para atmaya bu kadar meraklı değil. Tamam, ben de atıyorum! Bu süs havuzu içinde parıldayan bozuk paralarla ne kadar güzeldi.


Müze ise şöyle bir yer. Her tarafa aval aval baktıktan sonra bir süre sonra güzelliğe alışıyor ve ayaklarınızın ağrımasına odaklanıyorsunuz. Şaşır şaşır bünye kaldırmıyor tabii. Siz benim kazmalığımı bir taraf bırakın ve Vatikan Müzelerine en az 3 saat ayırın. Güzelliğiyle büyüleyen şeyleri uzun uzun inceleyin. Tavana bakarken boynunuz tutulsun :) Sistine şapeli ise ayrı bir konu. Vatikan müzelerinin fotoğraf çekilmeyen yegane bölümünde herkes elinde telefon gizli gizli fotoğraf çekmeye çalışıyor. Haliyle Hristiyanlık tarihinin bu en önemli mekanı sürekli güvenlik görevlilerinin "Silenzio!" ve "No fotooo!" sesleriyle çınlıyor.


Vatikan çıkışında ayaklarım bana imdaat diye bağırıyorlardı. Neyse ki kozmik güçler hemen imdadıma yetişti. Bu altta gördüğünüz choco fresh benim hayatımda önemli bir yere sahip. Bir flake, iki choco fresh. Bunlar bizde neden bulunmaz bilmem. İtalya'da yaşarken yazıyordum. Benim için en önemli aktivitelerden biri süpermarket gezmesiydi. Alacağım şey bir süt, bir ekmek, biraz peynir, iki domates. Bu bahaneyle 2 saat süpermarket gezerdim. Peynir reyonunda, makarna reyonunda tek tek her şeyi inceler bazı şeyleri dayanamayıp sepete atar bazılarını önce internetten araştırmaya karar verirdim. Süpermarket ziyaretlerimin değişmezi ise choco freshti. Markete girer girmez 5'li paketlerden bir taneyi sepete atıp, bir diğerini 2 saat süren serüvenim boyunca yavaş yavaş yemek benim için en büyük akşam eğlencesiydi. Vefa borcu olarak karşıma çıkan ilk markette choco fresh'i elimle koymuş gibi buldum. İçi krema dolgulu olduğu için tüketme süresi çok kısa olan choco fesh çikolata stoğumu mecburen ve üzüntüyle İstanbul'a geldiğimin ilk birkaç gününde bitirdim. Belki buraya da gelir?

Tamam Roma'da hayat daima bohem ama zaman zaman itirazlar da yükselmiyor değil. O bile estetik ama!
Yorgunluğun üstüne yemek keyfi gibisi yok. Yoksa bilirsiniz yemek içmekle hiç aram yoktur. Campo dei Fiori benim Roma'da diğer bir favori noktam. Bu meydanda Mercato isimli şirin restoranda oturup aşağıdaki ıvır zıvır tabağını yedik. Peynirlere ölürüm. Kızarmış sebze ve deniz ürünleri ise yeme de yanında yat. Şarküteri ürünlerini de bir tek burada seviyorum. Bir yılda yediğim toplam salam miktarını burada tüketmiş olabilirim. Ama prosciutto'ya salam dersek bu büyük hakaret olur.
Vatikan Müzesi mi aşağıdaki vitrin mi? Şaka yapıyorsunuz herhalde. İnsanın geri dönesi geliyor İtalya'ya. Peynirle hayat geçebilir. Bu dükkanlardaki peynirlerin tümünü denemeye ömrümüz yetecek mi acaba? Biz 200'er gram peynir paket yaptırdık birkaç çeşit. Ama bu yöntemle bu misyon tamamlanmayacak galiba.
Akşama doğru sorumluluk sahibi birer turist olarak Roma'nın önemli bir kısmının hakkını vermiş ve ayaklarımızı haşat etmiş olarak kusursuz aperitivo'nun peşine düştük. Time Out'u dinledik. Salotto 42. Bir gece önce Fluid'in inanılmaz zengin aperitivosunu yakalayamasa da değişik dekorasyonu ve barın tamamını kaplayan enteresan dergilerle keyfimizi yerine getirdi.
Merak ettiğimiz bir diğer yer vardı. Haliyle zaman sınırlı olunca merak edilen yerler dolayısıyla bir akşamda iki şahane yemek mümkün oluyor. Etabli. Bulması pek kolay değil ama kesinlikle aramaya değer. Mekanına bayıldım. Hem müzik, hem yemekler harikaydı. Çok aç değildik ama aşağıdaki patlıcanlı parmigiano kulesi dolu mideye rağmen kalbimi kazandı, tadı da damağımda kaldı.
Etabli'nin barı da böyle bir yer:

Tuesday, January 10, 2012

3 günde Roma: 2nin 1i

İtalya güzel balkonlar ülkesi. Bol bol yeşil, bol bol çiçek. Sabah kalkınca gördüğün manzara bu olunca için açılmasın da ne olsun. Zaten deli gibi yağmur yağan bir günün ardından yaz gibi olmuş hava. Ben bu yüzlerce yıllık binalara (hiç dokunmadan tarihi bir filmin içindeymiş gibi bir hayat süren insanlara), panjurlara, bu çiçeklere kapılıp gelmiştim. Oldukları gibi duruyorlardı. Yağmur da yarım günlüğüne şehri terk edince sokaklar bana kaldı :) Resepsiyondaki amca kahvaltı 11'e kadar demişti, 10'da kahvaltının yerinde yeller esiyordu. Köşedeki cafe ilk hedef.
Kahvaltını et, çık Spagna'ya doğru başla yürümeye. Ara sokaklarda vitrin keşfi. Eski usul manifaturacı, züccaciye, dondurmacılar. Eski olan her şeyin yok edildiği bir şehirde büyüdüğüm için mi bu kadar çok seviyorum böyle şeyleri ben? Barney Stinson'ın "new is always better" fikrine katılmayanlardanım. Eski daha iyi.
İspanyol Merdivenleri civarı şehrin en hareketli noktalarından biri. Dior'lar Prada'lar da burada sıralanmış halde, elinde bira kutularıyla merdivenlerde takılanlar da. Roma'nın "illa ki fotoğraf çektirilecek nokta"larından biri burası. Normalde Spagna istasyonu sizi tam altta gördüğünüz meydana çıkarır ama belki de 3 günlük Roma tatilinizde tüm toplu taşıma greve girer ve siz her yere yürümek zorunda kalırsınız!
Fena olmadı grev aslında. Bol bol ara sokak gezdik. Elbette sokaklarca vespa. En çok döpiyesli, topluklu kadınların vespa üzerindeki halini seviyorum, en çok onlara aval aval bakıyorum. İşe vespayla gittiğimi hayal edemiyorum.


Bir de bu kapı zilleri. Bizde var mı bunlardan? Bizim apartmana teklif etsem kabul ederler mi? Bir sonraki apartman toplantısında komşulara bir sürprizim var :) Bu altın zilli apartmanda kapı numarası var, ne güzel. İtalya'da kapı numarası olmaması enteresan bir durum değil. Evime yerleştiğimde hayretler içinde kalmıştım. Tamam bina numarası 17, evi nasıl bulacaklar? Zilin üstünde ismin yazıyor, tamam. Kapı numarasına ne gerek var!
Yürüye yürüye Tiber'e vardık. Bu nehrin kenarında yürüyüş insanın ömrünü uzatabilir. Binalar şahane, nehir şahane. Mini mini bir ada bile var bu nehrin üzerinde.


Burası da liseydi. Harry Potter gibi hissedebilir insan kendini  burada liseye giderse :)
Yürüye yürüye Castel Sant'Angelo'ya varacağız neredeyse. Nehrin diğer tarafı, günün diğer yarısı ise az sonra.

Monday, January 02, 2012

hello

Yılbaşında Ankara ne güzeldi.
Kar yağdı.
Tırmık kucağımda uyudu.
Sofralarca yemek :)
Nevra & Esra.
Çok eğlenceli bir yılbaşı gecesi.

2012 güzel başladı.


Thursday, December 29, 2011

2012

Yeni yil. Bak oncekilere sor, ben kendim ve sevdiklerim icin saglik, huzur ve mutluluktan baska bir sey dilemem, hic dilemedim. Aklimdan gecse gecse biraz ask, seyahat filan gecer, baska da bir sey istedigim yok hayattan. Ama lutfen bu sene sevdiklerimi bu kadar ozletme bana. Ve bu, ozlemeye alisarak daha az ozleyerek olmasin, beni onlara yakin tut. Beni saglam karakterli insanlarla karsilastir, hayat beni bozamasin. Egilip bukulmeyeyim, kendime hesap verebileyim. Gucum ve aklim arkamda olsun. Duzgun insanlar, degerlere sahip olan insanlar ne nadir ve ne kiymetli, bunun gozumdeki yerini bana hic unutturma.
Cift yillari daha cok seviyorum. 2011'in hakkini yemek istemem ama aman da ne sahane dedigim bir yil degildi. Ama elbette gelen gideni aratmasin. 2012 herkes icin daha guzel olsun. Dunyanin da sonu gelmesin. Benim daha cok isim var.

Monday, December 26, 2011

3 günde Roma:1

Ben Roma'ya gidip geldim. Hem de üzerinden ne çok zaman geçti! Roma'da geçirdiğim 3 günlük zamanın çoğunda yağmur yağdı ama Roma yağmurla da güzel.. Hava soğuk değildi o yüzden şemsiyeyle mutlu mesut gezilebiliyordu. Ne zamandır gitmesem de, görmesem de, kalbimin yarısını bırakıp geldiğim Roma'ya birkaç sene sonra gitmek ne güzeldi. 3 günde doyamadım ama hakkını vermek için elimden geleni yaptım.

Sokakta İzmir'de 5 sene yaşamış bir rahibeyle mi tanışmadık, greve mi denk gelmedik.. 3 gün için oldukça maceralıydı diyebilirim.

Süper kompakt 3 günde Roma rehberi huzurlarınızda.


Hazırlıklar! Time Out rehberinin Türkçesi yok ama İngilizcesi çok başarılı. Artık yurt dışı için sıradan rehber değil, Time Out rehberini arıyoruz özellikle. Çünkü tüm rehberlerde bulunan turistik bilgilerin dışında harika restoranlar keşfedebiliyoruz. BluExpress Havayolları'ndan İtalya'ya oldukça uygun bilet bulunabiliyor. Otel de booking.com'dan iki dakikalık iş. Hazırlık için bunlar yeterli! Şehri çok iyi biliyor olsanız da mutlaka gitmeden yeni ne var ne yok bakmak gerek. Evet belki metro bıraktığım gibi duruyordu (metrolardaki grev de bıraktığım gibi duruyordu!) ama yepyeni restoranlar, sokaklar gördüm.

Veee gün 1:

Akşamüstü Roma'ya varılır. Hava alanından Leonardo Express ile Termini'ye gidilir. Termini'den metroyla ya da taksiyle otelin bulunduğu yere gidilir. Trevi  (Barberini metro istasyonu civarı) ya da İspanyol Merdivenleri (Spagna metro istasyonu) civarını konaklama için tavsiye edebilirim. Roma'da otel ararken Termini tren istasyonu civarındaki otel patlamasını mutlaka fark edeceksiniz. Termini çok merkezi olsa da gece saatleri için pek tekin sayılmaz. Trevi civarında konaklıyorsanız, ilk durak belli. Fontana di Trevi. Dapdar sokaklarda yürürken birden karşınıza çıkan bu şaheser buraya nasıl yapılabilmiş diye şaşırıyorum her seferinde. Yine bozuk paraları havuza fırlattık, Roma'ya bir sonraki gelişi garantiledik.
Buradan yönü Piazza Navona'ya çevirip, Pantehon gündüz saatinde gezmek üzere önünden el sallayarak  transit geçilir ve güzel sokaklarda yürünür de yürünür. Sonra karın açıkınca, Navona çevresinde Cantina & Cucina. İtalya'ya gelince pizza farz. Bir bufalina bir funghi, e tabii ev şarabı.

Restoran sıcacık dekore edilmiş. Tavandan çiçekler sarkıyor. Aslında her yerden bir şeyler çıkıyor önünüze. Bir milyon detay. Pizzalar da çok lezzetliydi. Piazza Navona gibi şehrin en turistik yerlerinden birinde lezzetli yemek yemekten mutlu ve gururluyuz!

İtalya'yla ilgili en çok özlediğim şeylerden biri aperitivo. Yemekten önce bir bara uğrayıp, açık büfedeki atıştırmalıklardan bir tabak yapıp, içkini içtikten sonra yemeğe gitmek. Öyle garip bir düzen ki, sadece içtiğinizi ödüyorsunuz. Bizde neden aperitivo barı olmadığı açık! İnsanların koca açık büfeden sadece birkaç parça bir şey alıp bir içki içip yarım saat bir saat sonra kalkıp gittiği bir düzene inanmak biraz zor. Sanırım bütün gece kalıp büfenin defalarca tazelenmesine sebep olacak kadar popüler yaparız biz aperitivoyu! Dükkanı da batırırız. Bu adamlar gidiyor azıcık yemek alıyor o büfeden, bir tane içkisini içiyor gidiyor. Tabağı tepeleme dolduran insan görmedim.

Biz yemekten sonra bir iki bir şey içmek için güzel bir bar aramaya başladık. Daha önce rehberden gördüğümüz Fluid'i deneyelim dedik. Fluid'de apertivo devam ediyordu. Gece 2'ye kadar devam ediyormuş. Pek güzel oldu tabii.

Yemekten kalkmış olmak büfeden uzak durmak için yeterli bir sebep olmayabilir! Büfedekileri merak ettik, evet bu da oburluk için başka bir terimdir belki :)Yemeğin üzerine utanmadan güzelce bir tabak yapıp, içkilerle birlikte aperitivo yaptık usulüne uygun olandan baya geç bir saatte. Güzel kokteyller, altına sıvı hapsedilmiş masa yüzeyi. Bütün gece sıvıyı oradan oraya sürükle, bir yandan gelsin bloody maryler (wasabiliymiş, vay be), garip isimli lezzetli kokteyller. Tanıştırayım:
Bu Blue Island.
 Bu Babylon.
Tanıştık, memnun olduk. Güzel yemek ve içkiye fazla para ödemeden ulaşmak ne güzel. Roma'ya geleli daha birkaç saat oldu, bu daha da güzel!

Thursday, December 15, 2011

blog yazma 101 :)

Dün akşam daha önce bahsettiğim blog yazma eğitimini vermiş bulunuyorum. Vatana millete hayırlı olsun :)
Umarım memnun kalmışlardır.
Öğretmen olmak zormuş, karşımda o kadar insanı görünce gerçekten korktum. Tahminimden güzel gitti ama. 2.5 saat su gibi geçti.
6 yıllık blog hayatımda bu eğitim en değişik tecrübeler arasına üst sıradan giriş yaptı!




Monday, December 12, 2011

Çukurcuma!

Evde sehpanın üzeri bol bol İstanbul rehberiyle doldu bile. Hafta sonları bir lokantanın, bir dükkanın ya da sadece sokakların merakıyla semt keşfine çıkmak çok zevkli. Çukurcuma'yı daha önce görmemiştim. Geçtiğimiz hafta sonlarından birinde dükkan gezmeye buraya gittik. Daha çok çok gideceğim ben Çukurcuma'ya orası kesin.

Bir zamanlar niyetlendiğim yeni başlayanlar için İstanbul serisine de bir faydası olsun. Çukurcuma Taksim'e Cihangir'e komşu. Biz Taksim meydanından Sıraselviler boyunca yürüdük, sağımızda Liva sokağı görünce de aşağı doğru yürüdük, kendimizi Çukurcuma'da bulduk. Dükkanlar için ciddi vakit ayırmalısınız, saatler akıp gidiyor. Bir vitrinde şu aşağıdakini görünce çarpıldım kaldım. Bizim evde büyükbabam ve anneannemden kalma bu çakmak ve kültablası senelerdir durur öyle salonda sehpanın üzerinde. Birebir aynısını görünce çok etkilendim, öylece seyrettim.
Elbette her zaman böylesine bir duygu yoğunluğu yok. Duvarlarda gerçek sanat eserleri var.


 Bazen de komik sanat eserleri.



Bu turşucu çok ünlüymüş. Asri Turşucu. Gezerken artık karnım acıkmıştı. Turşu suyu içemedim. Bir dahakine mutlaka. Vitrini çok zevdim. Oturup turşu kavanozu seyretme potansiyelim beni de şaşırtıyor.

Dükkanlar şahane, isimleri ayrı şahane. Teberrukat Ambarı :) Güzel bir internet siteleri de var.



Tüm bu gezi sırasında beni en çok zorlayan şey şu daktilolardan birini alıp eve götürüp götürmeme kararı oldu. Bir de eski telefonlar... Ne kadar eski gibiler ve aslında ne kadar yeni. Beğendiğim telefonun 1200 TL'lik fiyatı biraz umut kırıcı gözükse de sonuçta burası bir karınca yuvası. Eminim ki daha uygunları bulunabilir. Azimliyim!


Eve götüremeyeceğimiz şeyler de var tabii. Sokak ortasında duran küvet de bir nevi sanat eseri! Bir de tek başına bir tiyatro koltuğu vardı. Bildiğin sırtında numarası çivili, oturmadığında kapalı konuma geçen şahane bir tiyatro koltuğu. Düşündük, evde ona bir yer bulamadık. Şimdi hala o dükkanın önünde duruyor mudur acaba?

The Works'e mutlaka uğranmalı Çukurcuma'ya gidince. Biz birkaç eski kitap aldık. Hem oku, hem şahane dekoratif obje. Bir tanesinin içinden de 1947 tarihli bir mektup çıktı. Sanırım içinden mektup çıkacak kitap arasam bulamazdım. Havadan sudan bahseden bir mektup. 60 sene öncenin havadan sudan bahsetmesi bile şimdininkinden nasıl daha güzel olur?