Wednesday, September 17, 2014

Portekiz Road Trip - 2

Veee Lizbon! Zarif bir güzelliği var şehrin. Eski hali çok görkemliymiş belli ki. Şimdi sanki biraz yaşlanmış, biraz bakıma ihtiyacı varmış gibi. Dükkanlar sanki zamanı 70'lerde durdurmuş. Tezgahlar, vitrinler öylece kalakalmış. Rengarenk, kırık dökük seramik karolarla döşenmiş binalara bakmaya doyamıyor insan. 1700'lerde Avrupa tarihinin en büyük depremi burada kaydedilmiş. Bir de çok büyük bir yangın felaketi yaşanmış. Şimdi bile bu kadar şahane anıtlar, kaleler, binalar var şehrin her köşesinde. Kim bilir önceden nasıldı?

Şehri Praça do Comercio'dan gezmeye başlayabilirsiniz. Bu görkemli meydanın bir tarafı deniz, diğer tarafı ise şehrin en canlı caddelerini etrafına toplayan Rua Agusta. Devasa anıt Arco da Rua Agusta'nın altından geçin ve sokakların birine girip diğerinden çıkın. Bir sokakta tanıdık markaları, diğerinde buraya has yerel dükkanları bulabilirsiniz.


Loja Portugueza da Baixa (Rua dos Fanqueiros, 32) en tatlı dükkanlardan biri. Portekiz'de en yaygın hediyelik eşyalar sabun ve konserve sardalya! Bu tablo gibi dükkanda rengarenk paketlenmiş sardalyalar bulabilirsiniz. Ben eve getirdim, dekorasyon amaçlı kullanıyorum :) Daha geleneksel versiyonu için 1930'dan beri yerlilerin konserve aldığı Conserveria de Lisboa'ya (Rua dos Bacalhoeiros, 34) uğrayın. Bir diğer alışveriş önerim ise harika tişörtler bulabileceğiniz Typographia (Rua Agusta,93).


Lizon'da aynı İstanbul'daki gibi bir boğaz köprüsü var Rio Tejo'nun yani şehrin ortasından geçen nehrin üzerine kurulmuş. Nehrin kıyısına gidip manzarayı izlememek olmaz.


Lizbon'un simgesi tramvaylar her yerde. 28 numaralı tramvay turist tramvayı olarak geçiyor ve tüm şehri dolaşıyor. Tek seferlik metro biletleri 2,5 EUR civarında yani pek ucuz değil bu nedenle günlük ya da 3 günlük biletlerden alabilirsiniz. Lizbon yürüyerek kolayca gezilebiliyor ama sadece yokuşlar biraz zorlayıcı.


Bu civarın önemli turistik aktivitelerinden biri  Rua do Ouro'daki tarihi Sao Justa asansörü ile şehre biraz daha yukarıdan bakmak. Kendi kendine oldukça güzel bir makine, binmeseniz de görmek güzel. Zaten önündeki sıra biraz caydırıcı olacaktır :) Rua Agusta'dan dümdüz yukarı devam ederseniz birbirine komşu iki meydanla karşılaşacaksınız. Praça Dom Pedro V (Rossio deniyor) ve Praça de Figueira. Rossio'da yerler dalga dalga taşlarla süslenmiş, meydanın etrafı mimari harikası binalar, tarihi dükkanlar dolu. Görkemli tren istasyonu da bu civarda görüleceklerden.


Bu meydanın yakınındaysanız görmeden geçmemeniz gereken iki klasik var: Birincisi A Ginjinha (Largo São Domingos, 8). Lizbon'a has bu ekşi vişne likörcüsü, minik dükkanında günün her saati tıklım tıklım. Küçük shot bardaklarında birkaç likör yuvarlayıp şehir turuna daha neşeli devam etmenizi öneririm. İsterseniz ve yeriniz varsa bu likörden satın alabiliyorsunuz. Amcaların ciddiyeti takdire şayan.


Hemen yan tarafta Igreja de Sao Domingos'u göreceksiniz. 1200'lerden kalma bu kilise hem depremleri hem de yangını atlatmış, tüm olan bitenin etkilerini görebiliyorsunuz ama yine de oldukça iyi durumda ve haliyle şehrin en önemli yapılarından biri.


Hala yorulmayanlar şimdi Castelo de Sao Jorge ve bahçesine gidebilirler. Yine burada da sizi şahane kalabalık bekliyor olacak, erken gidip onları alt edin! Daha sonra da Se'ye (katedrallere Se deniyor) uğramayı ihmal etmeyin. (Çok güzel anlattım ama bu paragraftaki hiçbir şeyi yapmadık. Kalenin önünde 200 metre kuyruk vardı ve bu tatil için "minimum müze ve tarihi yer, maksimum sokak ve yemek" kararına bağlı kaldık. Siz vaktiniz varsa yapın elbette.)

Yürümekten öldük, hadi artık akşam yemeği!

Öncelikle şunu söylemeliyim, Lizbon'da herkesin yerlere göklere sığdıramadığı yerel restoran Cervejaria Ramiro malesef biz Lizbon'dayken kapalıydı. Buraya çok yakın ayarda bir yer keşfettik ama yine de Ramiro aklımda kaldı. Bir daha Lizon'a gidersem mutlaka uğrayacağım. Anthony Bourdain de gitmişti oysaki :(

Başka bir vahayla başlıyorum: Cais de Sodre civarında, Avenida 24 de Julho üzerindeki Mercado da Ribeira Lizbon'a gelmeden en merak ettiğim yerlerden biriydi. Bir tarafı gündüz sebze meyve pazarı, diğer tarafı ise birçok kiosk'tan oluşan bir yeme içme cenneti. Peynir-şarap, Portekiz mutfağı, deniz ürünleri, balıklar, pizzalar ne ararsanız var. Geceleri oldukça tıklım tıklım ve şenlikli oluyor. Hafta içi bile yemeğe 11'de gelen Portekizlilerin hepsine sarılmak istiyorum!

Manzara şöyle, bildiğin panayır: (Burası Time Out Lisbon tarafından işletiliyormuş bu arada)


Şu fotoğrafı doğru düzgün çekememiş olmayı açlığa bağlıyorum, başka bahanem yok ama çok güzeldi burada olsun istedim. Marlene Vieira'nın şu deneme menüsünü denemelisiniz. Hem tablo gibi, hem de çok lezzetli.


Bacalhau kelimesini her yerde görmeye hazır olun. Morina balığı çok popüler ve kurusu, tazesi, kızarmışı, ızgarası yani her türlüsü sürekli tüketiliyor. Okyanus balığı, bizde pek bilinen bir balık değil. Rehberlerde de hep görünce denemek şart tabii. Humuslu, nohutlu harika bir versiyonunu yedim. Bacahau'ya geçer not veriyorum!


Tabi ki karnımız doysa da gözümüz gördüklerimiz karşısında maalesef kolay kolay doymayacaktı. Sea Me şehrin en iyi restoranlarından biri. Portekiz mutfağının deniz ürünü aşkını Japon mutfağıyla birleştiriyor. Burada kioskunu görünce uzak durmam mümkün olmadı. Morina'nın üzerine bi de aşağıdaki tuna tartarı götürünce artık şehir turunun gece kısmına hazırdık.



Rehberden Lizbon'un nüfusunu okuyunca Doruk'la İstanbul'un neredeyse ellide biri, bize kasaba gibi gelir diye hesap yapmıştık. Lizbon'un nüfusu 500 bin ama sokaklara bakarsanız bu rakama inanmazsınız. Her yer devamlı insan dolu ama İstanbul gibi boğulmuyorsunuz. Gece çıkacaksan gideceğin yer belli: Bairro Alto. Burası birbirine paralel 3-4 sokaktan oluşan bir bölge. Biraz Asmalı Mescit gibi. Pazartesi gecesi gittik, ne kadar dolu olduğuna inanamadık. Şehir her saat yaşıyor. İrili ufaklı barların hepsi dolu. Sokağa atılmış tabureler, minderler üzerinde içkinizi içip etraftaki kabalıkla havaya girmek için ideal. Pazartesi gecesi bile.


Fado için peşinde olduğum yer de Bairro Alto'daydı. Tasca do Chico (Rua do Diário de Notícias, 39). Fado Lizbon'a özel karakteristik ve hüzünlü bir müzik türü. Fado sanatçılarını ne söylediklerini, neden bahsettiklerini ve daha da önemlisi neden bu kadar üzgün olduklarını hiç anlamasanız da bu müziği çok etkilenerek dinleyebilirsiniz. Ben kendimden beklemezdim, öyle oldu. Tasca do Chico'ya vakitli gidin, sürahide sangria'nızı söyleyin ve fadoyu bekleyin. Fado başladıktan sonra ışıklar sönüyor, kapılar kapanıyor, kimse giremiyor. Fado nasıl bir şey derseniz, gelmiş geçmiş en iyi Fado sanatçılarından sayılan Amalia Rodrigues'den şöyle bir şeyler fikir verebilir. Lizbon'a özel bu müzik için mutlaka bir gecenizi ayırın.



Ah Lizbon, sen tek yazıya nasıl sığacaktın ki zaten? Devamı gelecek.

Monday, September 15, 2014

Portekiz Road Trip - 1

Portekiz'e gitmeyi senelerdir çok istiyordum. Nedense Portekiz'in dibindeki İspanya'ya her zaman oldukça uygun biletler bulunabilirken Portekiz biletleri hep göz korkutacak kadar pahalı olurdu. Sonunda geçen kış niyeti bozduk, madem Portekiz'e direk gitmek zor, biz de Madrid'e gider oradan araba kiralarız dedik. Pegasus'tan biletleri aldık, arabayı önceden kiraladık ve gezilecek yerler, otel, restoran plan programa başladık. (Bu arada bu road trip'i (buna ne demek gerek? seyahat da değil sanki tam) bir yerlere kaydetmeye çalışırken Tripline.net'i buldum. Seyahat rotanızı ve nerede kaç gün kaldınız gibi detayları saklayabiliyor ve istediklerinizle paylaşabiliyorsunuz. Tavsiye ederim.) Ayrıca ilk kez bu tatil için hashtag yarattık. Instagram kaç yıl daha var olmaya devam eder bilmiyorum ama #portekizroadtrip ile yüklediğimiz fotoğraflara açıp açıp bakıyorum şimdilik.


Aylardır heyecanla beklediğimiz seyahatimiz talihsiz serüvenler dizisi olarak başladı. Aslında binmemiz gereken uçağa binemedik ve 1 gün kaybettik (bu kısımlarla içinizi daraltmak istemem ama tek söyleyeceğim şey vizeniz uzun süre geçerli olsa da, gideceğiniz ülkenin ne kadar süreyle geçerli pasaport istediğinden emin olun. Doruk'un pasaportunun bitmesine 3 aydan kısa süre var diye bizi delirttiler, neyse sonunda ertesi günkü uçağa bindik.) Başımıza gelenlerden dolayı 2 gece kalmayı planladığımız güney Portekiz'i (yani tatilin deniz kısmını) iptal etmek zorunda kaldık çünkü sadece 1 gece kalmak için fazla uzun bir yol gitmemiz gerekecekti. Böylece rotamız aşağıda listelediğim gibi oldu, güney Portekiz kumsalları başka zamana kaldı :) 2000 km'ye yakın yol yaptık. Portekiz arabayla çok rahat geziliyor, her yer birbirine sadece birkaç saat uzaklıkta ama elbette asıl yolu Madrid'le Portekiz arası.

Yol haritası:
-Madrid
-Evora (civarda uğranacak: Estremoz) (1 gece)
-Lizbon (civarda uğranacak: Setubal, Sintra, Cascais) (3 gece)
-Porto (2 gece)
-Salamanca (yol üzeri durağı)
-Madrid (1 gece)


Yurt dışında araba kiralarken Expedia'yı tercih ediyoruz, en uygun fiyatlar orada oluyor. Madrid'de Expedia'daki fiyatın üzerine zorlunlu sigorta masrafı eklendiğini ve aslında ödeyeceğimizi düşündüğümüz tutarın oldukça üzerine çıktığını gördük. Daha önce yaşamadığımız bir durumdu bu. Siz yaptırmak istemiyorum deseniz de mecbursunuz. Bu yüzden aylarca öncesinden çok ucuza kiraladım diye bizim gibi sevinmeyin, arabayı teslim alırklen sürprizlere hazırlıklı olun! Bu fark nedeniyle Madrid üzerinden gitmek iyi bir fikir miydi, Lizbon'a direk gitsek daha mı iyi olacaktı pek emin değildik :) Ama her türlü yollar çok güzel,  benim gibi araba yolculuğunu seviyorsanız sorun yok.


Son gün planlar değişince Madrid'den Evora'ya gitmeye karar verdik. Burası surlar içinde eski bir şehir. Dünyada en iyi korunmuş tarihi yerlerden olduğu söyleniyor. Evora'ya doğru giderken arabanın sıcaklık göstergesi bizi biraz endişelendirmiyor değildi :) Gelmeden hep baktık, oldukça serin görünüyordu, neler oluyor? Akşam 7'de 38,5 derece gördük. Derece mi bozuk diye dışarıyı kontrol ediyoruz, hayır cehennem gibi. Neyse bu da mesele mi canım, yazın ortası tabii sıcak olacak, mutlu mutlu yola devam ediyoruz. (Bütün tatil boyunca bir daha böyle, hatta 30'lar civarında sıcaklık göremedik ve sürekli üşüdük!) Sınır şehri Badajoz'dan geçiyoruz ve artık Portekiz'deyiz.


Gece Evora'da kalacağız ama çok sevdiğim rehber Where Chefs Eat, Evora'nın çok yakınında küçük bir kasaba olan Estremoz'da harika bir restoran olduğunu söylüyor. Biz de zaten anca akşam yemeğine yakın varıyor olacağız, Estremoz'da yemek yiyip, etrafı dolaşıp Evora'ya öyle geçeceğiz. Böylece Portekiz'de ilk noktamız Estremoz oluyor.Şiir gibi, masal gibi bir yer. Zaman birkaç yüzyıl öncesinde takılıp kalmış gibi. Görkemli bir kale, arnavut kaldırımlar, geniş, sessiz sakin meydanlar.


Bu fotoğrafı çok sevdim. Doruk fotoğraf çekiyor, arkasından tatlı bir köpek onu izliyor.


Sonradan aradım buldum, Doruk'un çektiği foto da buymuş. Sokaklar çok güzel. Sonradan gördük ki tüm Portekiz'de durum bu, sokaklar çok güzel.


Güneşin batışına yakın bir saatte gelmişiz. Aşağıdaki manzarayı görme şansım oldu. Dünyanın en güzel ağacı bence bu! (Balkonumdaki mandalina, işte hemen sattım seni! Tatile çıktığım gün gerçek hayatta ben neydim, ne yapıyordum hemen unuturum.)


Gördüğüm en zarif kale kapısı da Estremoz'da. Dantel gibi.


Estremoz turunu tamamladık, aşırı acıkmış halde Sao Rosas'a oturduk. Evet her şey güzeldi ama çok etkilendin mi dersen, hayır. Yine de bahçe çok hoş. Başta getirdikleri ikramları ve özellikle tuber truffle'ı çok beğendim ama karidesli omlet (evet İspanya gibi burada da omlet akşam yemeği) ve etin pek bir numarası olduğunu söyleyemem.


Yemekten sonra Evora'ya yola çıktık.Daha bir gün önce Portekiz'e gelebileceğimizden bile şüpheliydik; o yüzden her şeyden hemen mutlu oluyoruz. Evora'yı ziyaret edeceklere önerim, hava aydınlıkken şehre giriş yapmaları olur. Şehir tamamen surların içine inşa edildiği için belli bir yere ulaşmak için girmeniz gereken bir kapı var ve şehrin içi labirent gibi dapdar sokaklarla dolu. Oteli bulduktan sonra küçük bir şehir turu yapıp sanki 3 gün gibi geçmiş günün sonunda uyuyakaldık.

Evora güneş doğduktan sonra bambaşka görünüyormuş. Sabah şu manzaya uyanınca, hem de bir Pazartesi sabahı ve her şeyden uzakta, işte bunlar benim hayatta en sevdiğim dakikalar.



Portekiz'e gitmeden önce tüm rehberler size aynı şeyi önerecek: Pastel de Nata isimli tatlıdan mutlaka ye! Portekiz'in bu tatlısı aslında bir çeşit custard pie, yanı fırınlanmış muhallebi gibi bir şey. Çok lezzetli, çıtır çıtır. Pastanelerde bulabileceğiniz bu tatlıyı günün her saati yiyorlar. Biz de ilk gün gözümüzü açtık, pastel de nata ile kahvaltı yaptık. Ben özellikle sabahları hiç tatlı yiyemem. Yurt dışında yemek yemenin beni en çok zorlayan kısmı budur. Bir domares-peynir insanı olarak özellikle kahvaltı için kolay kolay yiyecek bir şey bulamam. Burada da kahvaltılar tatlı ağırlıklıydı, yerlilerin takıldığı Pastelaria Alabaça'da pastel de nata'nın tadına bakıp mantarlı kiş ile kahvaltımı tamamladım.


"Portekiz sarısı" diye bir renk var. Sokaklar hep sarının bu tonuyla dolu. Bir de sokak lambalarından, balkonlardan, her yerden zarif, incecik ferforje işleri fışkırıyor.


Evora sessiz sakin mini mini bir şehir. Yarım günde her yeri yürüyerek görebilirsiniz. Şehrin merkezi Praça (meydan) do Giraldo. Meydanda sizi  Igreja (kilise) das Merces karşılıyor. Meydana açılan sokaklara rastgele girip çıkarak hiç fark etmeden gezebilirsiniz şehrin tamamını.

Igreja de São Francisco kilisesinin içindeki tamamen insan kemiklerinden yapılma Capela dos Ossos hayatımda gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor. Girişindeki "Sizinkileri de bekleriz" yazısıyla Zincirlikuyu Mezarlığı'nı aratmıyor. Ürpererek gezdik, etkilenirim diyorsanız girmeyin.


Kiliseden sonra Jardim Publico'da yürüyüşe çıkıp adamlar 50 bin nüfuslu şehirde bile kocaman kocaman ne güzel parklar yapıyorlar, bizim neyimiz eksik diye düşünebilirsiniz. Oyuncağa benzeyen, sanki ortadaki süs havuzuna uysun diye o renk alınmış minyatür kamyonete de selam söylersiniz.


Sokaklar sizi bir yerlere götürüyor zaten. Siz de fırsattan istifade dar sokakların sizi bir yerlere çıkarmasına izin verin. Roma tapınağı ve katedrali görün.


Bu tembel kedinin fotoğraflarını çektim, yanından yürüyüp gittim, hiç oralı olmadı. Burada hayat sadece insanlara değil, herkese yavaş. İstanbul'dan eğitimli jetgiller olduğumuz için ilk birkaç gün hız düşürmede sıkıntı yaşıyorum. Sonra bu kedi gibi yaşamaya devam edebilirim. Bu arada bizim vaktimiz olmadı ama Evora'nın en iyisi denen Botequim de Mouraria'da öğle ya da akşam yemek yiyebilirsiniz.


Ülkeleri arabayla gezmenin en güzel yanı yol üzerinde harika bir şeyler keşfedebilmek. Evora'dan Lizbon'a yola çıkmışken rehberde yol üzerinde Avrupa'nın en eski megalit kompleksi Cromeleque dos Almendres'in yakınında olduğumuzu gördük ve M.Ö 6.000'lerden kalan yani 8.000 yaşında olduğu (nee!) tahmin edilen bu toplanma alanına gitmezsek ayıp olacağını düşündük. 92 tane dev taş orada 8.000 yıldır duruyor, ancak 1966'da keşfediliyor. O zamandan beridir de insanlık da bunlar ne amaçla ve nasıl buraya getirilmiş, toplanma alanı mıymış, astrolojiyle mi ilgiymiş diye düşünüp duruyor. Ben de buraya gelmeden, henüz yoldayken Lizbon'da akşam ne yesek diye düşünürken birden evrende kum tanesi olduğumu ve 8.000 yılı bırak topu topu 100 yılı bile bulmayan varıklarımızın ne komik ve acıklı olduğu düşüncelerine daldım. Sonra yılda sadece 2 hafta tatili olan bir insan olduğumu hatırladım ve bu fikirleri kafamdan atıp yine ne yiyeceğimizi düşünmeye devam ettim :)


Bu ne uzun bir yazı oldu böyle! Buraya kadar gelebilenleri tebrik ediyorum, ve sizi artık Lizon'a davet ediyorum.

Friday, August 15, 2014

diğer evim Çandarlı

Bu kaçıncı Çandarlı postu bilmiyorum. Burada günler geçirmeye, her şeye hayran hayran bakıp fotoğraf çekmeye doyamıyorum. Çocukluğumun yazları burada geçti, ailem artık burada yaşıyor ama sanki ben buraya şans eseri uğrasam da çok severdim. Sakinlik, pırıl pırıl deniz, taptaze domatesler-peynirler, mis gibi deniz ürünleri. Bir yerden bir yere gitmek en fazla 5 dakika sürüyor, hayat kolay. Burada bir evim olduğunu bilmek bazı zamanlarda beni en çok rahatlatan şey.

Çocukluk yazlarımızı senelerce bir arada geçirdiğimiz kalabalık bir "yazlık grubu"muz var. Sene içinde pek görüşemeyiz, anca doğumgünleri ve özel günlerde ama her sene mutlaka Çandarlı'ya gideceğimiz tarihleri denk getirmeye uğraşırız. Bir araya gelince de aradan hiç zaman geçmemiş gibi kaldığımız yerden devam ederiz. Bu hissi çok seviyorum. Yıllar geçiyor, artık herkes sevgilisiyle-eşiyle-çocuğuyla geliyor, nüfus artıyor.

Bayram sonrası 4 gün geçirdik Çandarlı'da bu sene, benim için her dakikası kıymetliydi.

Neden seviyorum ben burayı. Evdeki miniklerle oynamak, hepsi birbirinden komik hareketlerine kahkahalar atmak, minik patilerine aşık olmak.



Verandada davetsiz misafirlerle karşılaşıp, yeni arkadaşlar edinmek.


Kahvaltı öncesi bir dalıp çıkmak için denize giderken şu manzarayı görmek. Az ilerideki salıncaklarda sallanmanın sanki 3 gün önce olması.


Ve elbette deniz sonrası anne kahvaltısı yapabilmek. Muhammara, mis gibi domates, yumurtalı ekmek..


Dünyada yapmayı en çok sevdiğin 5 şey ne desen mutlaka sayacağım şey: babamla pazar gezmek. Çandarlı pazarı elbette.

Dağınık kasaların birinde eciş bücüş yeni toplanmış domatesler, diğerinde ev yapımı kalıp sabunlar, poşetteki kabak çiçeği de yakarsan senin.


Üstünde çiçeğiyle kınalı bamya görebilmek. Bana göre bu sebze mucizevi. Bakmaya doyamıyorum (tabii sonra yiyorum). Şu an buzluğumda ekşili ekşili pişmek için bekliyor bunlar :)


Bir Çandarlı klasiği olarak günde 10 saat tavla oynamak, üniversite tavlası oynanan masada saatlerce eğlenerek oturmak. Aynı insanların 15 senedir aynı şeylerine gülmek. Aslında oynayan 4 kişiyken, hesap masadan olduğu için etrafta 10 kişinin masa etrafına yerleşip yiyip içmesi.


Annemin sanat eseri sukulentlerinin başına oturup onları incelemek.





Ve sonra evde böyle:


Denizle iç içe rakı masasında da böyle şeyler:


Bilet mi baksam, naapsam?

Wednesday, August 13, 2014

Bayramda Bodrum

Bayramda Bodrum'a gitmek çılgınlık. Ülkenin dört bir yanından buraya doğru gerçekleşen kavimler göçü nedeniyle nüfus 10 milyon civarına çıkıyor. Gerçi diğer tatil yerleri için de durum pek farklı değil. Haliyle normalde tatilden beklentimiz İstanbul'da gördüğümüz şu aşağıdaki manzarayı kafamızdan atmakken, yine trafik haritalarına mahkum oluyor insan. Bu sefer duruma hazırlıklıydık. Bir Bodrum tatilini hiç Bodrum'a inmeden geçirince gerçekten huzurlu bir tatil mümkün! 


Bu sene Bodrum tatili şöyle bir şeydi:

Evde harika kahvaltılar yaptık.


Verandada tembel tembel yayılıp kahve içtik.


Evin 30 saniye ilerisindeki plaja gidip yattık, denize girmek için başka hiçbir yere gitmedik. Evden plaja, plajdan eve dünyanın en güzel döngüsü.


Tüm günü plajda geçirdik. 
En büyük yaz keyfi 1: bira-patates


En büyük yaz keyfi 2: bira-midye dolma (+kazı kazan)
Denizin ortasında trambolin üzerinde zıplamak ve gopro'yla deniz altında saçmalamakla geçen saatler.


Akşam yemekleri için sürprize yer bırakmadık, üssümüz Bitez'den fazla uzaklaşmadan önceden denediğimiz, hep çok sevdiğimiz yerlere gittik.(Rezervasyonları önceden yaptırmazsan Bodrum'da yemek yenemediğini daha önceki yıllarda öğrenmiştik.)

Bağarası ve harika mezeleri (harika mezelerden sonra mutlaka çıtır mantı da istemeyi unutmayın, efsane bir şey)


 Gebora 


Sonra da güzel Bitez'le vedalaştık, tatilin Çandarlı episoduna başladık.