2 Nisan 2010

smith, num num ve üç silahşörler

Susam yemiyorum ben, belki biliyorsunuzdur. Ama çalışılan uzun saatlerin gözü kör olsun! Öğle yemeğinin üzerinden 7 saat geçmişken ofise gelen simit, karnıyarık muamelesi bile görür. Burada ilginç olan ise elbette simit ve karper peynir değil, çok yaratıcı simitçimiz.

Smith house nedir ya?

Smith :)
Sipariş vermek isterseniz de numarası hazır!
Yurdum insanı temalı forward maillerine katkıda bulunabilirim.

*

*



Nevra ile sinema planımız yine şu yandaki tabloya tav olmamızla sona erdi. Hakkımızı yiyemem, Nevra'yla haftada en az bir kere sinemaya gitmeyi başarıyoruz ama aslında olaylar şu şekilde gelişmese Gordion Cinebonus'tan premimum üyelik bile alabiliriz:

Senaryo 1:

Nevra'yla gün içinde konuşuruz, "Akşam sinemaya mı gitsek?" deriz. Nevra işten, benden daha erken çıktığı için direk bizim eve gider. Ben işten çıkıp eve giderim. Nevra'yı bizim evdeki mavi kanape üzerinde kaykılmış ve üzerinde battaniyesiyle sanki 10 saattir orada yatıyormuş gibi bir halde bulurum. Annem bize ölene kadar yemek yedirir. Bir şişe şarap açarız. "Gitmesek mi?" deriz. Babam "Ohooo burada bir sürü film var, ben size daha güzelini bulurum" der. "Tamam öyle yapalım" deriz. Film izlemeyiz, şişenin dibini görürüz.
*
Senaryo 2:

Sinemaya gideceğimiz yerde buluşuruz. "Ne yiyelim?" deriz. "Girmesek de oturup içsek mi?" deriz. Öyle yaparız.
*
*


Ankara sanat yaşamıyla aramdaki bağ olan Selçuk geçen hafta Üç Silaşörler'e bileti olduğunu söylediğinde ben yine her zamanki gibi çok sevindim. Dün akşam iş çıkışı koştura koştura Opera sahnesine gittik. İlk defa bu kadar uzun süre alkışlanan bir temsil gördüm. Balerinler, baletler, dekor, kostümler her şey o kadar büyüleyiciydi ki.. En çok Dartagnan'ı sevdik. En son bale tecrübemiz olan Harem'de zaman zaman konuyu kaçırmış, tahminlerimizin birbirinden ne kadar alakasız olduğuna da biraz eğlenmiştik. Üç Silahşörler ise başından sonuna çok rahat takip ettiğiniz, çok eğlenerek izlediğiniz bir gösteri. Ankara'dakilerin kaçırmamasını tavsiye ediyorum. Küçücük Ankara Opera sahnesinde böyle görkemli olabiliyorsa, mesela o şahane sahnelerde sergilenen Rus baleleri insanı nasıl hipnotize ediyordur acaba?
*
Bu akşam Baranlarla Hoks'a yemeğe gidiyoruz. Bu hafta çok yoruldum. Hafta sonu dinleneceğim. Planımı uygulamaya Hoks'a giderek başlıyorum, evet.

9 yorum:

Hera dedi ki...

Ayşe, minik bir hatırlatma, dans terminolojisinde "balet" kavramı yoktur. O tamamen bizim uydurmamızdır, bale dansı yapan tüm sanatçılar balerindir.

sevgiler:)

Ayse dedi ki...

ama kendileri bile "baletim" diyorlar? :)

( f ) ( k ) ( h ) dedi ki...

simit olayına bişey diyemicem de şu sinemaya gidelim deyip de içmeye gitmeler sanırım herkesin yaptığı bişey.. :]

aman sinema sonra gideriz deyip basıp içmeye gitmek.. :]

Adsız dedi ki...

merhaba;
uzun süredir yorum yazmıyordum.
senin bloğunu seviyorum hatta bütün arşivini okudum fotolar ise çok güzel kaç kez geriye dönüp baktığımı hatırlamıyorum.

eski bir post unu hatırlatmak istedim.
Wednesday, March 29, 2006
Yaninda da Turkiye'de de cikmasini dort gozle bekledigim Vogue!

biliyorsun vogue dergisi mart ayından beri Türkiye'de yayınlanıyor bununla ilgili bir post yazarsın diye bekledim ama yazmadın:))

dergiyle ilgili düşüncelerin nelerdir?
arzu

el*ff dedi ki...

Kıskançlık...
Bu gösteriyi izleme isteği oluştu içimde müthiş şekilde...
Ankara da yaşamak isteme sebeplerimin başındadır Ankara Devlet Tiyatrosu , Opera ve Balesinin varlığı :))

HaNdE... dedi ki...

senaryo 1 e bayıldım!!! :):)

pinkpowder dedi ki...

numnum'daki favori pizzamı görünce gece gece canım çekti çok kötüsün :)

Ayse dedi ki...

fkh,
Öyle mi dersin? Zevkli ama çok:)

arzu,
Sanırım bunun için iki sebebim var:
1. Üzerinden 4 sene geçmiş ve artık moda dergileriyle hiç alakam kalmamış. Hatta bana komik gelmeye başladılar. Gidip de para vermem mümkün değil ama bir cafede rastlarsam da göz gezdiriyorum zaman zaman. Sıkılıyorum genelde, bana pek tat vermiyorlar. Moda dergileri ile de değil aslında moda-üst baş işleriyle alakam kalmadı galiba, biraz boş gelmeye başladı. Güzel ayakkabılara olan tutkum sabit kaldı sadece.

2. İtalyan Vogue bambaşka bir şeydi. İçinde o kadar yaratıcı işler oluyordu ki, gerçekten bir ay boyunca incelenebiliyordu. Her bakışta da hoşuna gidiyordu insanın.

Türk Vogue'a da rastladığım bir yerde göz gezdirdim. Sıkıldım açıkçası. Zaten ben konu hakkında söyleyecek sözü olan biri değilim, anlamıyorum bu işlerden :) Sadece yukarıdan yeni bir kutsal kitap indirilmiş gibi davranılmasıyla, her tarafta Vogue standları kurulmasıyla, Hüseyin Çağlayan'ın Vogue diyişiyle ve Türk kızlarının bu zamana kadar Vogue'suz nasıl yaşayabildiğine dair bir yazı yazılabilir belki :)

elif,
Tavsiye tavsiye. Belki bunun için gelinmez ama Ankara'ya yol düşerse güzel olur.

hande,
:) Biz de o gün yediğimize içtiğimize pek bayıldık vallahi!

pinkpowder,
Benim ilk denememdi. Gerçekten güzeldi!

Sequoia dedi ki...

küçük yer olunca baleymiş operaymış çok zor oluyor buralarda yahu -gitmeyi isterim tabi- amma da ezikledim yaşadığım yeri (: