26 Aralık 2007

antalya vol.2 (her şey dahil özel sayısı)

Bu her şey dahil ilginç bir olay-mış. Oldukça değişik sahnelere şahit oldum tatil süresince. Oysa ki küçükken çok severdim ben böyle yerleri. Kocaman açık büfeler, animasyonlar.. Aradan yıllar geçti, e tabi Çelik de değişti. Beklentilerimizin nasıl da yaşla değiştiğinin ne de aleni bir gösterisiyi bu tatil..
*
Benim tatillerde "kahvaltıya yetişmek" gibi bir kaygım yoktur. Yine de gözümü açtığım anda saate bakarım kahvaltı devam ediyor mu diye. Lanet olasıca otellerin kahvaltıları 7buçukta başlayıp 10da biter çünkü. Bazen de 10buçukta. Ben tatilde gece 12de filan uyumam. O yüzden o sabah saatlerinde ben uykumun en güzel yerinde olurum. Ki aslında arasıra bişeyler dürtükler beni. Mesela kalktım ve saat 9buçuk.. Şimdi kalksam yetişebilir miyim, bişeyler kalmış mıdır? gibi düşünceler geçiverir kafamdan. Oda arkadaşı her kimse "Gitsek mi ya?" "Bişeyler yiyip geri uyuruz." "Aman salla ya hadi yat uyu, öğlen bişeyler atıştırız" gibi diyaloglar geçer. Bu tatilde de yetişilen ve gönüllü olarak kaçırılan kahvaltılar oldu. Ama hiç sorun değildi.
*
Otel adeta bir define adasıydı. Her an her köşede bir şeyler pişiyor olabilirdi. Sabah 7:30-11:00 kahvaltı, 12:30-14:00 öğle yemeği, 14:00-16:00 sandviç ve pide saati, 16:00-17:30 açık büfe eşliğinde çay saati ve 19:30-22:00 akşam yemeği. Şaka yapmıyorum. Bu düzenden bihaberdik gittiğimizde, tecrübe ederek öğrendik. Mesela bir seferinde sessiz sakin bir köşede (çay saatinin düzenlendiği kutsal mekanda olduğumuzdan habersiz) hırsla tavla oynarken bir anda insanların akın akın bir yere doğru koştuklarına şahit olduk. Bomboş bir tezhahın önünde sıra olmuş bisürü insan.. Sonradan yemekler yerleştirilmeye başlandı da, biz de olaya anlam verebildik. Çay saatine kadar insanlar açlıktan ölmüşlerdi, yaşasın ki çay saati vardı; yoksa kimse akşam yemeğine kadar dayanamayacaktı.. Ki muhtemelen muhterem otel sakinleri çay saatinden önceki sandviç ve pide saatine de iştirak etmişlerdi. Biz de "Aman! Ya Cerenlere bişey kalmazsa!" diye bikaç parça şey aldık ama Doruk onları devirdi. Acemiliğimizi bu olayla üzerimizden attık, artık canavar gibiyiz :))
*
Şimdi ben böyle diyorum ya, o büfelerin hiçbirine dokunmadım değil elbette. Ama açık büfede insanların psikolojileri gerçekten incelenesiydi. Yani hadi o insanların içinden bazıları bir kaç öğün kaçırdılar da o yüzden o kadar açlar, peki geri kalan güruh? Orada o büfe var ve ben yemek zorundayım. Paramı verdim, tüm imkanlardan faydalanmak, tüm yemeklerden yemek benim hakkım. Evet hakkın ama o da mide yani. Akşam yemeklerinde ise durum iyice tuhaf bir hal alıyordu. Her masada ağzına kadar dolu "soğuk" tabakları, tepeleme doldurulmuş tatlı tabakları. Gerçi bizim de akşam yemeği aranjmanlarımız pek harika sayılmazdı. Aynı tabakta köfte, patates, makarna ve mantı yedim bi akşam. "Çocuklar için rüya tabağı" koyum adını da. Tabii ki bu kadar kalabalık ve her şey dahil konseptiyle çalışan bir otelde yemeklerin kalitesi de belli bir seviyedeydi. Lezzetliydi ama öyle aman aman bişey yoktu açıkçası. Adamlar da haklı tabi, o kadar insanı gece gündüz doyurmak kolay bişey değil. Fazla yemek fotoğrafıyla dönmedim bu tatilden haliyle.
*
Her şey dahil nedense animasyon kavramıyla paralel gidiyor kafamda. Belki de her şey dahil olmayıp da animasyonlu yerler de vardır. Animasyon çok garip bir şey. Hakikaten. Hiç komik olmayan ve bolca gürültü içeren akşam şovları filan. Gerçi bizdeki animasyon pek rahatsız edici boyutta değildi. Hatta boccia diye bir oyuna ben de katıldım. Pek başarılı olamadım, zaten benim olduğum takım kaybetti ve çimlerin üzerinde diğer takıma karşı tapınma hareketi yaptık. Katıldığım tek animasyon bu oldu ve o da hezimetle sonuçlandı! :)
*
Bir gece ne var ne yok diye otel eğlencesine bakmaya gittik. Aslında sebep içki içmeye sadece orada devam edilebiliyor olmasıydı. Oturduk, bir grup çıktı şarkı türkü, biz oturmaya devam ettik. Ben insanları seyrettim. Şimdi aslında çocuklu aileler için böyle yerler cennet. Bütün gün bırak çocuğu animatörler ilgilensin, canı isteyince yemek yesin filan. Bir de tabii çocuk diskosu! Put your left arm in, put your left arm out. In out in out and shake it all around....Ooooo the hookey pookey! Anne-babalar, çocukları kollarını bacaklarını öne arkaya sallarken, gurur ve mutluluk dolu bakışlar ve imrenilesi bir heyecanla onları izliyorlardı. Kötü bir şey söylemeye çalışmıyorum. Ben de küçükken animasyonu çok ciddiye alır ve tüm hareketleri layığıyla yapmaya çalışırdım! :)
*
Çocuk diskosundaki minicik veletleri çekiştirdik Ceren'le utanmadan. Bazı çocuklar ne kadar çekingen, bazıları da acayip cilveli filan. Bir kız çocuğu vardı, Sibel Can gibi göbek atıyordu, Allah muhafaza.
*
Neyse efendim sonuçta bunlar gözlem. Herkes istediği şekilde devam ettiriyor tatilini. Ne işin var bre insan madem bunları biliyorsun da o otelde derseniz size verecek cevabım yok. Ki zaten pişman değilim, çok eğlendim. Yine olsa yine giderim. Aralık ayı için güzel havaya denk gelip de Antalya'ya gitme fikri bundan sonra hep biryerlerde olacak. Hahaha! Hatta kese, masaj bile yaptırdık. Hatta siz kimseye söylemeyin ama arkadaşlarım o otel eğlencesinde kalkıp tanımadıkları otel komşularımızla halay bile çektiler. Kafamız o kadar iyi oldu ki, kapkaranlık ve lazer gösterili otel diskosuna da gittik. Teyzeler ve amcalar nasıl açık büfeden sonuna kadar faydalandılarsa, biz de aslında otelin tüm fasilitelerinden fayalanmışız bakıyorum ki..
*
Zaten ben dans eden çocuklarını seyreden ebeveynlere bakarken kendi kendime "Ulan Ayşe, 10 sene önce bu animasyonlarda Ferhat Göçer'in görev bilinciyle hoplayıp zıplıyordun, şimdi böyle hafif dalgayla bakıyorsun olan bitene, muhtemelen bir 10 sene sonra kendi çocuğun bu sahnelerde "Ooooo the hookey poookey" yaparken onu dünyanın en başarılı dansçısı sanarak gururlanıyor olabilirsin" dedim. Her şey mümkün. Her şey dahil.

8 yorum:

melontheroad dedi ki...

gittiğiniz zaman hava öyle güzel olduğu için çok şanslı olduğunuzu bilin:)antalyaya gittiğinizde yağmur yağmadığı için.
çünkü antalyanın havası her aralıkta böyle olmuyor malesef.yağmur yağınca veya o şiddetli rüzgarlar çıkınca sıkıntıdan patlıyor insan.

titrekkelebek dedi ki...

son paragrafa sonuna kadar katılıyorum:)

seda dedi ki...

önce kendin yaparsın
büyüyünce komik gelir
çocukların yapınca çoh hoş gelir
hayran hayran seyredersin
yaşlanınca torunlarını seyrederken
mest olursun
şahane gelir
doğanın düzeni bu..

Peanut Butter and Black Coffee dedi ki...

Ahahahha! Hakkaten çok güzel demişsin Ayşe yahu - o "ooooo the hoookey pookey" şarkısında ben bile dans etmiştim yani :D ayrıca çocuklarımı izleyip mest olacağımdan da eminim ve kendimden utanıyorum.

cCc dedi ki...

Fotograf manyagı biri olarak converseli fotona bayıldım :)

Ayse dedi ki...

mel,
evet öyle oluyormuş. ben hiç o halini görmedim antalyanın.. nedense hep güneşliymiş gibi geliyor bana :) bitmez tükenmez yağmur da sinir bozucu bişey tabi.

titrek kelebek,
ah yavrucuğum ne de güzel hookey pookey yapıyor, maşallah!:)))

seda,
güzel bişey aslında, bir tür rotasyon işte. her yaptığın bir zaman anlamlı ya da bir zaman saçma olabiliyor hayatta.

azer,
:))) herhalde ben de çocuğumu çılgınca alkışlarken etraftaki çok cool annelere bakıp "bi şöyle olamadık" derim içimden ama yine de alkışlarım :))

ccc,
pek fazla sanatsal öğe barındırmamakla birlikte, bohem hayatın güzelliklerini sergilemesi açısından faydalı bir eser bence de:)

bng dedi ki...

bayıldım gözlemlerine ne güzel anlatmışsın aynı şeyleri düşünürdüm ellerine sağlık çook güzel olmuş..

Otel Ankara dedi ki...

O zaman otelde iyi kilo almışsınızdır, neredeyse her vakit yemek varmış çünkü...